Facebook
RSS

Bu dönemde orduların büyümesi ve nakdî mübadelenin zaman zaman zayıf­laması maaşların aynî olarak ödenmesini zorunlu hale getiriyordu. Zamanla dev­let aradan çekilip ordu toprağa bağlandı ve askerler maaşlarını toprak gelirlerinin paylarına düşen kısmından elde etmeye başladılar. Böylece, birçok yerde vergi toplayıcısı ve kiracısı haline gelen kumandanlar, maiyetlerindeki askerlerin mas­raflarına karşılık olarak hesaplanan gelirleri tahsil ettikleri ve rütbelerine göre değişen büyüklüklerdeki toprakların iktâ’ sahipleri olmuşlardır.67

Emevî fetihleri, dünya ticâretinin müslümanlar eline geçmesini sağlamıştı. Bu devlette kara ticâreti önemli iken, Abbasîler’de deniz ticâreti ön plana geç­miştir. XII. yüzyıla kadar Hıristiyanlar, İbn Haldun’un söylediği ileri sürülen bi­raz da mübalağalı bir deyişle, Akdeniz’de bir tahta parçası bile yüzdüremez hale gelmişlerdi. Yani, Akdeniz müslümanların denetimi altındaydı. Bu, Avrupa ile ticâretin İslâm hakimiyeti altında sürmesine sebep oluyordu68

Uzun yıllar başkalarının egemenlikleri altında kalmış olan insanlar, İslâm’a kolaylıkla kucak açabiliyorlar, yeni hayata çabucak intibak edebiliyorlardı. Bu sebepten gerek Araplar, gerek müslüman olan yabancılar barış havasına kolaylık­la girip ticâret ve ziraat hayatına geçebiliyorlardı. İldim farklılaşmasına rağmen bu geniş topraklar üzerinde güvenliğin sağlanmasıyla girişilen ticarî faaliyetler, mübadele hacmini yüksek bir seviyeye çıkarmıştı.

VII ve XI. yüzyıllar arasında Moğol istilası dönemine kadar Atlas okyanu­sundan Çin sınırlarına, Hind okyanusundan Kafkaslara ve Hazar denizinin kuze­yine kadar uzanan bölgelerde, bir İslâm ortak pazarı çerçevesinde yoğun bir ticarî faaliyet görülmekteydi. Uzakdoğu-Avrupa ticâreti müslümanların denetimi altına girmişti. Buna İspanya ile Fransa’da Poitiers’ye kadar olan kısımlar hariç Avrupa’yı ve Afrika’da Büyük Sahra’nın kuzeyinde kalan bölgeler ile bir süre sonra İslâm ülkesine katılacak olan Hind’i dahil etmezsek, haritamız az çok ta­mamlanmış olur.

Müslümanların Uzakdoğu ticâret yollarını ellerine geçirmeleri ve Avrupa’yla ticarî münasebete girişmeleri mübadelenin daha geniş bir sahaya yayılmasına se­bep olmuştur. Müslüman tüccarlar için Hind, Çin, Türkistan ve Rusya içleri yaban­cı yerler değildi. Rusya’da, İskandinavya’da, İngiltere’de, İrlanda’da yapılan kazı­larda elde edilen İslâm paraları, ulaşım imkanlarının kısıtlılığına rağmen, İslâm pa­ralarının hakimiyetinin ve ticâretin ne kadar geniş sahalara yayıldığını gösterir.69

Orta Asya’dan İspanya’ya kadar uzanan İslâm fetihleri, eski dünyanın iktisadî bakımdan değerli bölgelerini İslâm toprakları haline getirmişti. Yeraltı ve yerüs­tü sulama kanalları ile donatılmış Türkistan, verimli topraklarıyla Mezopotamya ve Mısır, buğday ve zeytinyağı deposu Kuzey Afrika, ileri maden teknolojisine sahip Kafkasya ve Avrupa’nın Balı’daki kapısı İspanya İslâm toprakları olmuş­tu. İran, Mezopotamya, Suriye, Türkistan ve Mısır çok gelişmiş el sanatlarına ve küçük sanayiye sahiptiler. Dünyanın başlıca altın madenlerine ulaşan yollarla ipek ve baharat yollan gibi belli başlı ticâret yolları müslümanların elindeydi.

Büyük limanlar ve tersaneler, yetişkin denizciler ticarî genişlemenin ön şart­larıdır. Basra Körfezi ve Kızıldeniz ulaşımı, Suriye-Mısır limanları, İspanya’da-ki Vâdiyü’l-kebir (Quadalkivir) nehri ile bağlantılı Cebelitarık ve Sicilya boğaz ve limanları kısaca bütün Akdeniz müslümanların denetimi altındaydı.

Avrupa-Ortadoğu-Orta Asya arasındaki yollar ve Kuzey Afrika’daki ulaşım organizasyonları ile kervan yollarındaki büyük şehirleri müslümanlar denetliyor­lardı. Soyları Fenikelilere kadar uzanan ve dış ticârette uzmanlaşmış kadrolar da müslüman olmuşlardı. Bunlar, ‘Doğulu’ anlamında ‘Syri’ adı ile anılıyorlardı. Eski Babil para ve fınans geleneğine de müslümanlar varis olmuşlardı. Siyah Af­rika, Endonezya, Türkistan ve nihayet Çin İslâm etkisi altına girmişti. Bu ortam­da Akdeniz ile Hind Okyanusu’nun âdeta birleştirildiğini görüyoruz.

Fetihler daha çok iklim şartlarının belirlediği sınırlarda duruyor ve ziraî fa­aliyetler önem kazanıyordu. Ziraat ve sanayide emeğin rolü önemlidir. Hür işçi­lerin önemi giderek artmakla birlikte büyük ölçüde köle istihdam edilmekteydi. Nüfus artışı ve şehirleşme refahla birlikte bunalımlar getirmiş ve emeğin bu re­fahtan aldığı pay nisbî olarak düşmüştür.

Tarım ve sanayide hür işçilerin önemi giderek artmakla birlikte, büyük ölçü­de köle istihdam edilmekteydi. İktisadi gelişmenin bir parçası olan sınaî gelişme­yi teknolojik ilerleme değil, müsait siyasî hadiselerin ortaya çıkardığı imkanlar sağlıyordu. Zaten ihtiyaca göre üretim zihniyetine dayanan İslâm ekonomisinde teknolojik gelişme de ihtiyacının bir fonksiyonu olabilirdi. Nitekim bu sistemde, kendiliğinden teknik gelişmelerle kamçılanan ve yeni tüketim arzuları oluşturan bir üretim tarzı görülmemiştir.

Abbasîler’de eyaletlerden elde edilen harâc, öşür ve sadaka gelirleri, mahal­li harcamalar çıktıktan sonra Beytü’l-mâl’e, yani merkezî hazineye gelir kayde­dilirdi. Vergilerin bir kısmı ayni, bir kısmı ise nakdî idi. Harun Reşid devrindeki (786-809) bir bütçeden, merkeze yapılan ödemelerin arttığını görüyoruz. Buna göre, 1 dinar 22 dirhem kabul edilmek suretiyle 5 milyon dinarlık değere aynî ilavelerin de katılmasıyla 125 milyon dirhem elde edilmektedir. Nakit para 404.780.000 dirhem olduğuna göre, toplam safi gelir 530 milyon dirhemi bul­maktadır.70 Bu dönemde ödemelerde altının çok daha büyük miktarlarda kulla­nılmaya başlanması, bir yandan iktisadî faaliyetlerin, bir yandan mübadele hac­minin, bir yandan da altın arzının genişlediğini gösterir.

Muktedir (908-932) zamanında lüks ve israf sebebiyle bütçe açıkları başgöstermişti. Buna rağmen, bu halife zamanında hazırlanan 918-9 yılı bütçesinden anlaşıldığına göre, birçok eyalet Bağdat’a muazzam vergi gelirleri göndermeye devam ediyordu. Roma İmparatorluğu’ndan zaptedilen eyaletlerden Bağdat’a al­tın akıyor ve çok kere hemen Doğu’nun (Hindistan’ın) yolunu tutuyordu. Bu büt­çeden öğrendiğimize göre, elde edilen gelirler, Mekke ve Medine’ye, Hac yolla­rına, hudut kalelerinin bakımına, hakimlere, zabıta memurlarına, posta idarelerine harcanıyordu. Bununla birlikte en büyük harcama kalemini saray masraflarıy­la asker maaşları oluşturuyordu. Bundan başka, halifeler ve yakınları muazzam meblağlar toplayabiliyorlardı.

Hazine açıklarının kapatılması yolu olarak da müsadere usûlü geliştirilmiş­ti. Muktedir, mesela 914 yılında bir mücevhercinin 4 milyon dinar kıymetindeki servetini müsadere etmişti. 50 bin dinardan 100 bin dinara kadar para cezaları hiç de nadir değildi. Menkul servetin emniyetsizliği toprak satın alımlarını çoğalttı. Malı korumak için aile vakıfları da etkin bir yol olabiliyordu. Para darlığı iktâ’ sistemine hız kazandırmıştı.

Cehbezler, başlangıçta harâc katipliği gibi kamu maliyesiyle ilgili işlerle uğ­raşırlarken, Abbasîler devrinde mukataa iltizamlarını üzerlerine almaya başladı­lar. Devlet, kredi kaynakları olan cehbezleri himaye etmekteydi.

VII1-XI. yüzyıllar arasında yeni büyük şehirler ortaya çıkmıştı. Zaten İslâm medeniyetini, Semerkand’dan Kurtuba’ya kadar uzanan bir şehir medeniyeti ola­rak tanımlamak yanlış değildir. Bu büyük alan üzerinde muazzam bir kültürel ve iktisadî etkileşim ortamı doğmuştu.71

İslâm’ın yayıldığı sahalarda karşılaştığı kültürlerle uzlaşmayan tarafları ayık­lanmaya çalışılırken yeni müslüman olanların İslâm ilkelerine ters düşmeyen ik­tisadî malî, hukukî, siyasî birikimleri İslâm’dan sayılmıştır. Böylece her ırk, renk ve dilden insanın kalp, kafa ve kol güçleriyle müşterek İslâm medeniyeti oluştu­rulmuştur. İslâm’ın daha ilk yüzyılında İmâm A’zam Ebû Hanîfe gibi Arap olma­yan müslüman ilim ve fikir adamlarıyla karşılaşmamız bizi şaşırtmamalıdır.72

İslâm’ın yeni müslüman olanların getirdikleri unsurlarla ve tercüme faali­yetleri sonucu eski Yunan, Hind ve İran kültürleriyle karşılaşması ve kabile ha­yatından şehir hayatına doğru oldukça süratli bir şekilde yer değiştiren müslümanların karşılaştıkları yeni şartlar, kaynağını Kur’an ve Sünnette bulan çeşitli ilimlerin sistemleştirilmesine sebep oldu. Bu etkileşim alanı sanılandan da geniş­tir. Avrupa’da yapılan arkeolojik kazılarda çıkan, üzerinde kufi yazıyla ‘Bismillah’ yazılı bronz bir haçın ele geçirilmesi, İslâm’ın kültürel yayılmasını göster­mesi bakımından hayli ilginçtir.73

Tefsir, Kur’an’ı gelişen dünyaya ve ortaya çıkan yeni şartlara göre yorumlayabilmek; Usûlü’1-hadis, İslâm ilkelerinin ikinci kaynağı olan sünnetin kaybol­maktan kurtarılması; Usûlü’l-fıkh ve fıkh gelişen farklı coğrafyalara dahil cemi­yetlerin ihtiyaçlarına İslâmî çözümler bulmak gayesiyle hukuk usûl ve nizamı kurmak endişesinden; Kelam, İslâm inanç ve düşüncesinin özellikle Yunan’la olan çatışmasından doğmuştur.

İktisadi refah sosyal kutuplaşmalar ortaya çıkarırken, geleneksel İslâmî ahlâk ve hayat tarzında değişmeler ortaya çıkmıştır. İslâm’ın getirdiği, maddenin bir imtihan vasıtası olarak sadece Allah rızasına uygun biçimde kullanılınca bir kıymet ifade edebileceği görüşü zedelenmiş, sonuçta siyasî mücadeleler ve içti­maî huzursuzluklar baş göstermişti. Hz. Peygamber’in zaten gittikçe azalmakta olan arkadaşlarının (ashab) çoğu h. 35’ten itibaren meydana gelen siyasî çekiş­melerden uzak kalmaya ve İslâmî hayat tarzını saf haliyle korumaya çalışmışlar­dır. Bunların yetiştirdikleri nesil (tabiûn) zamanında (I-II/VII-VIII. yüzyıllar) ga­nimetler çoğalıyor, ziraî ve ticarî faaliyetler gelişiyor, Muaviye (661-680) zama­nında başlayan servet yığılmaları genişliyor, günümüzde de etkisi süren siyasî fa­cialar ortaya çıkıyordu.

İşte bu durumun belirginleştiği VIII. yüzyılda, Hz. Peygamber ve arkadaşları­nın yaşayışını örnek alarak Kur’an’ın getirdiği ilkeleri sürdürmek isteyenler, ta­savvuf hareketini başlattılar. Hicrî I/VIII. yüzyılda Ebû Haşim Sufi (öl. 150/769) ile başlayan bu teşebbüsler tasavvuf hareketinin doğmasına sebep oldu. İlk muta­savvıflar, bütün güçleriyle, iktisadî refahın bozduğu ahlâkî dengeleri, Kur’an ve Hz. Peygamber’den kaynaklanarak yeniden kurmak istiyorlardı.74 Bunlar bir yan­dan ferdî derinleşmeye yönelirlerken, diğer yandan da sosyal hayatta etkili olu­yorlardı. Ahlâkî kavramlara muhteva kazandırıyorlar, katettikleri ruhi mertebele­ri anlatabilmek için yeni yeni ıstılahlar kullanarak tasavvufu ilimleştiriyorlar ve ilerde sosyo-ekonomik sistemde etkili olacak kurumların temellerini atıyorlardı.

Bunun yanında, Abbasî hilafeti Batınîler gibi iç, Moğollar ve Haçlılar gibi dış tehditlerle zor durumdaydı. Selçukluların tarih sahnesine çıkmaları böyle bir ortamda gerçekleşmiştir.

Nüfus artışı ve şehirleşme, esnaf ve işçilerin birlik oluşturmaları için gerek­li içtimaî-iktisadî ortamı teşkil etmişti. Manevî-ahlâkî ortam ise tamamen İslâmî muhtevaya sahip fütüvvet (gençlik) idealinin öteden beri gençler arasında yaygın bulunmasıyla, hatta I/VII. yüzyılda teşkilata müncer olmasıyla zaten mevcuttu. Bütün bunlara, refahla birlikte bunalımların ortaya çıkması ve emeğin bu refah­tan aldığı payın nisbî olarak düşmesi ilave edilebilir.

Sonuçta, yerli-ayrılıkçı kültürlerin ideolojik desteğiyle Aşağı Mezopotam­ya’da zenci kölelerin başlattığı Karmâtî hareketi ortaya çıktı. Bu bir noktada, IX. yüzyılda Harun Reşid (786-809) devrini geride bırakan ve sosyal kutuplaşmaya, sömürüye ve sömürücülerle işbirliği yapan Abbasî hilafetine karşı geniş emekçi ve köylü yığınların içtimaî tepkisini ifade ediyordu. Olayın bu yönüyle müslü­man esnaf birlikler oluşturmaya başladılar (III/IX yüzyıl). Fakat tepkinin diğer yönü, yerli kültürlerin direnişi haline dönüştü ve halka yönelen bir tehdit halini aldı.

Bu olumsuz durumlara rağmen, Marc Bloch İslam Ekonomisinin, Bizans dünyası ile birlikte XII. Yüzyılın sonuna hatta XIII. yüzyılın ortalarına kadar Batı üzerinde gerçek bir üstünlüğe sahip olduğu görüşündedir. Bunun son yüzyılı Selçukluların hakimiyeti altındadır.

İslam’ın doğuşundan Selçukluların İslam Medeniyetine mirasçı oldukları döneme kadar geçen 400 yıllık sürede İslam’ın iktisadi ve kültürel üstünlüğü ilkelerine ve bu ilkelerin geleneksel oluşundan kaynaklanıyordu. Yine İslam eski kültür ve medeniyetlerin mirasını korumuş ve geliştirmişti. Ayrıca İslam bunların olumsuz yönlerini ortadan kaldırabilecek kudrete sahipti.75 İşte Selçuklular daha sonra Osmanlılar bu kudrete varis olmuşlardır.

YAZAR: PROF. DR. AHMET TABAKOĞLU

————————————————————————————————————————————————

67 Turan, 1967.

68 Barkan, 1957,38-40.

60 Sahiliioğlu, 1989,58-71.

70 S.A. Sıddıki, 1972.230-234

71 Lombard, 1983,20-23.

72 Barkan, 1957,59

73Dawson, 1976,271

74İbn Haldun, 1311,278.

75Lombard, 1983, 186.

Sitemize yeni eklenen makale ve içeriklerden haberdar edilmek ister misiniz? E-mail adresinizi sistemimize kaydedin, sizi haberdar edelim. (Lütfen geçerli ve sürekli kullandığınız e-mail adresinizi kaydediniz.)