Facebook
RSS

Yatırımları finanse edebilmek amacıyla dışarıdan borç alma yoluna gitmek ülke üzerindeki tehlikelerin en büyüklerindendir. İslâm ümmetinin karşılaştığı belaların, sıkıntıların en önemlilerinden olan dış borçlar, aynı zamanda ülkenin sömürülmesine neden olan bir yoldur. İngiltere Mısır’ı borçlandırma yolu ile sömürmüştür. Fransa Tunus’u borçlandırma yolu ile işgal etmiştir. Batı, son günlerinde Osmanlı Devleti üzerindeki nüfuzunu borçlar yoluyla yayabilmiştir. Birinci Dünya savaşından önce Batı ülkeleri, borç olarak para verip ardından da verdiği bu borçlar aracılığı ile ülke içerisinde nüfuzlarını yaymışlardır. 1864-1875 yılları arasında Mısır Hükümetinin aldığı dış borç miktarı 95 milyon Sterlin’e ulaşmıştı. Bu olayın hemen ardından 1875 yılında Mısır maliyesini incelemek amacıyla “Kiif” heyeti Mısır’a geldi ve Mısır maliyesinin düzeltilmesinin zorunlu olduğu yönünde bir rapor hazırladı. Rapor gereğince Mısır maliyesinin sürekli kontrol altında tutulması, Mısır “Hidivi”nin heyetin kontrolü altında bulunması ve heyetin onayı olmadan borçlanmaya gidilmemesi gerekiyordu. Bunun üzerine 1886 yılında yerel gelirlerden borçlara tahsis edilen paraları toplamak üzere “Borçlanma Fonu” adı altında bir fon oluşturuldu. Böylece Mısır hükümeti içerisinde yabancı bir hükümet kuruldu. Aynı yıl “ikili denetleme sistemi” oluşturuldu. Oluşturulan bu sistem gereğince Mısır maliyesi iki koldan kontrol altında tutulacaktı. İngiltere, hükümete ait kamu gelirlerini, Fransa da harcamaları kontrol altında tutacaktı. Ardından“ikili kontrol sistemi” daha da geliştirilerek hükümet içerisinde iki tane Avrupalı bakana görev verildi. Buna göre Maliye bakanlığına bir İngiliz, Çalışma bakanlığına da bir Fransız getirildi. Sonuç olarak İngiliz’ler, Mısır’ı sömürmek için dış borçlar aracılığı ile Mısır’a girmeyi başardılar.

Tunus’ta da aynı olay gerçekleşti. Tunus’ta yönetimde bulunan Tunus Bey’i Avrupa’dan borç aldı. Yedi yıldan daha az bir süre içerisinde Tunus’un Avrupa’dan aldığı borç miktarı yüzelli milyon Frank’a ulaştı. Avrupa ülkeleri Tunus’a girebilmek için bu borçları bahane olarak kullandılar. Fransa, İngiltere ve İtalya’nın da onayı ile “Mali heyet” oluşturulmasını önerdi. Bunun üzerine Tunus’ta yönetimi elinde bulunduran Bey, Tunuslu bir görevlinin başkanlığında Fransız, İngiliz ve İtalyan’lardan oluşan bir heyetin oluşturulması için 1870 yılında bir karar çıkardı. Tüm borçları bir hesapta toplama, faizleri sınırlandırma ve bu borçların ödenmesi için tahsis edilen gelirlerin idaresi bu heyete verildi. Bu yolla Fransız’lar Tunus’u sömürmeyi başardılar. Batı devletlerin tamamı da sömürgecilikte aynı yolu izlemektedirler.

Günümüzde ise batılı ülkeler sömürgecilikte daha farklı bir yol izlemektedirler. Buna göre borçlandırmak istedikleri ülkelerin ekonomik gücünü uzmanlar göndererek incelemekte yani onların mali sırlarına vakıf olduktan sonra kredilerin nerelerde ve hangi alanlarda kullanılacağını belirlemektedirler. Günümüzde batı, bir ülkeye borç verip ardından da o ülkenin sıkıntıya düşmesini ve böylece de borç alan ülke üzerindeki etkisinin artmasını beklememektedir. Borç alan ülkeyi sıkıntıya düşürecek, fakirleştirecek projeleri uygulamaya zorlamakta, bunun için belirli şartlar koymaktadır. Dolayısıyla borç alan ülke, zenginleşeceği yerde daha da fakirleşmekte, Batının üzerindeki nüfuzu iyice artmaktadır. Bazı ülkelerde olduğu gibi, alınan dış borçların belirlenen alanlarda harcanıp harcanmadığının denetlenmesi için de Amerikalı görevliler gönderilmektedir. Bu nedenle dış borçlanma ülkedeki fakirliği artırmaktan başka bir işe yaramamıştır. Bunun en büyük delili Türkiye, İran ve Mısır’dır. Bu ülkelerin her biri milyarlarca dolar dış borç aldılar. Çok büyük miktarlarda dış borç almış olmalarına rağmen ekonomik durumlarında gerileme olduğu hissedilmektedir. Hatta borç almadan önce daha iyi olan ekonomik durumlarının borç aldıktan sonra daha da kötüye gittiği görülmektedir. Türkiye ve İran’da hükümetlerin hazırladıkları resmi raporlarda ve sorumluların yaptıkları açıklamalarda bu durum belirgin bir şekilde gözlemlenmektedir. Yardımlar hakkında Türkiye Başbakanı İsmet İnönü ve İran’ın eski Başbakanı Ali Emini’nin; Amerikan yardımlarının Türkiye ve İran’ın gerilemesine neden olduğu yolundaki açıklamaları bunun en güzel delilleridir.

Mısır’da ise durum halktan saklanmak istenmektedir. Ekonomik rakamlarla oynama yapılarak, ekonomideki gerileme halktan gizlenmek istenmektedir. Ancak Mısır halkının ekonomik durumu, Mısır Cüneyh’inin sürekli değer kaybetmesi, bütçe açıkları ve Kahire sokaklarında kaldırımlarda uyuyan yüzlerce insan Mısır ekonomisinin gerilediğinin gözle görülen canlı örnekleridir. Üstelik ekonomideki gerilemeyi görebilmek için çok uzaklara gitmemize ne gerek var? Birçok Amerikalı yaptıkları açıklamalarda verdikleri borçların, borç alan ülkelerin fakirleşmelerine neden olduğu yolundaki açıklamalar da bunun bir başka göstergesidir. 12 Temmuz 1962 yılında Amerikan Yüksek Mahkeme yargıçlarından biri olan Yargıç William Douglas, Sebatel’deki Mason toplantısında yaptığı konuşmada açıkça şunları söylemektedir: “Amerikan yardımları nedeniyle durumları daha da kötüye giden birçok ülke vardır…” “Bu ülkelerdeki üst düzey sorumlular Amerikan yardımları sonucunda servetlerine servet katarlarken halklarının büyük bir bölümü açlıktan helak olmaktadırlar….” “Birleşik Devletler Geri kalmış ülkeler arasındaki konumunu kaybetmeye başladı. Truman ve Eizenhover döneminde ülke dışarısında Komünizme karşı uçaklarla, bombalarla, tüfeklerle ve Dolar’larla mücadele ediyorduk. Mali yardımlar ekonomileri düzeltmek için değil derebeylerin konumlarını yükseltmek için kullanıldı. Bu yardımlar ekonomik adaleti gerçekleştirmek üzere halka yardım etmek için değil, toprak ağalarının servetlerine servet katmak için kullanıldı.” Yalnızca bu ifadeler bile, yatırım projelerinin finansmanında dış borçlara dayanmanın ne denli tehlikeli olduğunun açıklanması için yeterlidir. Üstelik bu yardımlar daha önceleri olduğu gibi borçlanan ülkeler üzerinde borç veren ülkenin nüfuzunun iyice yayılmasında bir araç olarak kullanılmaktadır. Sömürgecilikte yeni bir yöntem olan dış borçlar, borçlanan ülkeleri zenginleştirmemiş tam tersine daha da fakirleştirmiştir.

Özellikle Amerikan yardımları, Amerika’nın diğer ülkeler üzerindeki nüfuzunu yaymak ve Amerikan istilası için kullanılan bir üsluptur. Askeri yardımlar denendi ancak bunda başarı sağlanamadı. Ardından şartsız yardımlar kullanılmaya başlandı ancak bunda başarı sağlandı. Bu üslubun Amerika’nın istediği her şeyin gerçekleşmesini sağlayan bir üslup olduğu görüldü. Ancak verilen şartsız yardımlar sınırlı kaldığı sürece şartsız olmaya devam edecektir. Ancak bu borçlar geri kalmış ülkelerin ekonomilerinde önemli gelişme sağlayacak yatırım projelerinde kullanıldığında şartsız olmaktan çıkacaktır. Alınan borçlar ekonomik gelişmeyi sağlayacak projelerin finansmanında kullanılmak istendiğinde bu yardımların sürekliliğinde köklü değişiklikler yapılır ve şartlar konulur. Konulan şartlar aracılığı ile Amerika yine borçlanan ülkeler üzerindeki nüfuzunu yayma ve hedeflerini gerçekleştirme imkânını elde eder. Bu borçlar; geleceğin toplumunu kurmak için yapılan mücadele aşamasından sanayileşme ve kalkınma projelerinin gerçekleştirilmesi aşamasına intikal edildiğinde yatırım projeleri savaşan güçlerin elinde siyasi bir silah haline gelir. Yatırım ve sanayileşme projelerinin gerçekleşmesinde karşılaşılabilecek herhangi bir gerileme, bu türden projeleri uygulayan sistemin felsefesinde ve siyasetinden bir gerileme, başarısızlık haline gelir. Dolayısıyla alınan bu borçlar borç alan ülke açısından yardım olmaktan çok, borç veren ülkenin elinde borçlanan ülke üzerindeki siyasetini, felsefesini ve çıkarlarını gerçekleştirmede her an kullanmaya elverişli siyasi bir silahtır. Bu nedenle Amerika borç vermedeki amacını gizlememektedir. Amerika’da yayınlanan resmi raporlarda borç vermekteki hedefin Amerika’nın ve “Hür Dünya”nın güvenliğini sağlamak olduğu açıkça ifade edilmektedir. 1962 yılının sonları ile 1963 yılının başlarında dış ekonomik ve Askeri yardımlar ve bu çerçevede yapılan faaliyetler konusunda Amerika’da gürültü koptu. Bunun üzerine Kennedy, dış yardımları ve dış yardım faaliyet imkân-larını artırma yani yardımları ve bu yardımların veriliş hedefini araştırmak üzere General Locas Clay başkanlığında bir araştırma komisyonu oluşturdu. Buna rağmen dış yardımlar konusunda koparılan gürültüler bitmek bilmedi. 1963 yılının Mart ayının son haftasında, General Clay başkanlığında oluşturulan komisyonun hazırlayıp 1963 Mart ayının üçüncü haftasında Başkan Kennedy’ye sunduğu rapor yayınlandı. Bu raporda Amerika’nın verdiği yardımların hedefi, yardımlarda kullanılan kriterler ve veriliş esasları şu şekilde açıklanıyordu: “Dış yardımların veriliş nedeni, Birleşik Devletlerin Milli güvenliğini ve hür dünyanın güvenliğini sağlamaktır.” Bu kriter Askeri yardımlar dahil olmak üzere bütün yardımlar için geçerli bir kriterdir. Komisyon, bu kriterin bu yardımların varlık sebebi olduğunu söylüyordu. Ayrıca komisyon, verilen yardımların veriliş amacına yönelik ve belirlenen kurallara yani “Birleşik Devletlerin Milli Güvenliğini artırmak ve Hür Dünyanın güvenliğini sağlamak” kuralına uygun olması için yardımları koordine eden yönetime birtakım önerilerde bulunmuştur. Bütün bunlar, Amerika’nın dış yardımlardan maksadının geri kalmış ülkelerin kalkınmasını sağlamaktan öte, Amerika’nın ve hür dünyanın güvenliğini sağlamak olduğunu göstermektedir. Diğer bir ifade ile dış yardımlar, Amerika’nın ve hür dünyanın çıkarlarını gerçekleştirmek ve korumak, buraların Amerika’nın çiftliği haline gelmesini sağlamak ve borç alan ülkeler üzerindeki egemenliğini gerçekleştirmek için verilmektedir. Bu nedenle Amerika her ülkeye yardım almaları için baskı yapmakta ve onları yardım almaya zorla-maktadır. Bu amaçla Amerika, Endonezya’ya baskı yaptı, önüne birçok engeller koydu, Amerika’dan borç alıp boyun eğinceye kadar Endonezya’da birçok kargaşalıklar, gösteriler çıkardı. Mısır’la birleşmesinden önce Suriye’ye de aynı baskıyı uyguladı. Suriye Amerika’dan borç almayı ret ettiğinde Suriye’nin önüne birçok engeller koymaya başladı. Bunun üzerine Suriye, Mısır ile birleşme anında 75.7 milyon Dolar Ekonomik yardım aldı. Suriye, Mısır’dan ayrıldığı zaman Amerika dış borç almaya devam etmesi için yeniden Suriye üzerinde baskı yapmaya başladı.

Amerika borç vermek için yalnızca bu üslubu kullanmaz. Borç vermesine izin verilen devletlerarası kuruluşları da bu amaç için kullanır. Çünkü Amerika’nın devletlerarası kurumlar üzerinde de egemenliği vardır. Üstelik alınan borçlar -borç alma izni ister Amerika’dan çıksın ister başkasından çıksın- devlet ya da borçlanan kurumlar tarafından harcanır. Alınan borçlar ise genelde tüketim projelerinin finansmanında veya genel hizmetler alanında kullanılır. Üretim projelerinde kullanılmaz.

Bütün bu açıklamalar göstermektedir ki alınan dış borçlar, servet artışına değil tam tersine borç veren devletlerin/kurumların isteklerine boyun eğmeye neden olduğunu göstermektedir.

Alınan dış borçların üretim projelerinin finansmanında kullanıldığını varsaysak bile, finansman dış borçlanma yoluyla gerçekleştirildiği için ülke üzerindeki tehlikesi kalkmaz. Öte yandan dış borçlar kısa vadeli ya da uzun vadeli olarak alınmaktadırlar. Kısa vadeli borçlanmanın hedefi iç kargaşalıklar çıkarmaya yönelik olarak borçlanan ülkenin parasının değerini sarsmaktır. Zira borçlanan ülkenin vadesi gelen borçları, borçlanan ülkede kullanılan milli para ile ödemesi kabul edilmez. Ödemelerin Amerikan Dolar’ı ya da İngiliz Sterlin’i gibi uluslararası geçerliliği olan bir para birimi ile ödenme mecburiyeti vardır. Borçlanan ülkenin elinde kısıtlı miktarda Amerikan Dolar’ı veya İngiliz Sterlin’i bulunduğundan dolayı borçlu ülke ya borcunu ödemede yetersiz kalacak ya da elinde bulundurduğu dövizi zorunlu olarak sahip olması gereken sanayi girdilerini almada kullanacağı için gerekli olan yabancı paraları çok yüksek fiyat ödeyerek almak zorunda kalacaktır. Yüksek fiyatla yabancı dövizleri satın alması ise ülkenin kullandığı yerel para biriminin değerinin düşmesi demektir. Bu durumda ise ülke, Uluslararası Para Fonuna sığınmak mecburiyetinde kalacaktır. IMF ise Amerika’nın öngördüğü çerçevede hüküm verecektir. Çünkü Amerika hem IMF hisselerinin büyük bir bölümünü elinde bulundurmakta hem de IMF üzerinde egemenliğe sahip bir ülkedir. Borçlanan ülke IMF’ye müracaat etmek istememesi halinde ise dövize sahip olabilmek için elinde bulundurduğu malları piyasa fiyatından daha ucuz bir fiyattan dış pazarlarda satmak mecburiyetinde kalacaktır ki bu durumda ise zarar etmesi yine kaçınılmazdır.

Uzun vadeli borçlar ise kasten uzun vadeli olarak verilmektedir. Birikmesi ve biriktikçe daha da artması için ödenmesinde kolaylık gösterilir. Sürekli biriken ve artan dış borçlar nedeniyle ülkenin ödemeler dengesi açık verir. Ülke bu borçları nakit olarak ya da altın ve menkul mal olarak ödemekte zorlanır. Dolayısıyla borçlarını arsa, arazi ve çoğu kere de fabrikalar gibi gayri menkul mallarla ödemek mecburiyetinde kalır. Böylece borç veren ülke borçlanan ülkede gayri menkul mala sahip olur. Sahip olduğu bu gayri menkul mallar, borçlanan ülkeyi sömürmesi ya da işgal etmesi için elinde bir araç bulamadığı zaman, borçlanan ülke üzerindeki nüfuzunu yayması veya borçlanan ülkeye girmek için elinde bir bahane haline gelir.

Konumu itibari ile dış borçların tehlikeleri özetle bunlardır. Bütün bu tehlikelerine ilave olarak dış borçlar faizle alınmaktadır. Faiz ise şer’an haramdır. Dolayısıyla bu borçları almak da haramdır. Yukarıda sıraladığımız tehlikeler dikkate alınmasa bile dış borçların faizli krediler olduğundan dolayı haram olduğu unutulmamalıdır. Üretim projelerinin finansmanında kullanılsa bile borç almak doğru değildir. Yatırımların finansmanının ülkenin kendi kaynakları ile yapılmasından başka yol yoktur.

YAZAR: ABDURRAHMAN El MALİKİ




Sitemize yeni eklenen makale ve içeriklerden haberdar edilmek ister misiniz? E-mail adresinizi sistemimize kaydedin, sizi haberdar edelim. (Lütfen geçerli ve sürekli kullandığınız e-mail adresinizi kaydediniz.)