Facebook
RSS

Ticaret bir alım-satım işlemidir. Malın malla değişimidir. İster Devlet Başkanının otoritesi altındaki bölgelerde yapılan karşılıklı mal değişim olsun, isterse devlet başkanın hakim olmadığı topraklarda yapılan mübadele olsun, ticaret malın malla değişimidir. İç ticaret inceleme ve araştırmayı gerektirmeyecek kadar açıktır. Şeriatın getirdiği alım-satım ile ilgili hükümlerin uygulanması yeterlidir. Direkt devlet tarafından herhangi bir gözetime, kontrole ihtiyaç yoktur. İnsanların alışveriş ile ilgili İslâm hükümlerine bağlanmaları konusunda genel bir kontrolün yapılması ve bunlara muhalif davrananların cezalandırılması yeterlidir. Tıpkı icara ve evlilik benzeri muamelatla ilgili hükümlere muhalefet edenlerin cezalandırılmaları gibi. Dış ticaret ise izah edilmeyi ve açıklamayı gerektirmektedir. Ekonominin kaynaklarından birisini oluşturan dış ticaret, ticaretin temel taşlarından birisini oluşturmasının yanı sıra özel

hükümleri bulunan bir konudur. Çünkü ülkenin servetini artıran ticaretin bir bölümünü de dış ticaret oluşturmaktadır.

Ticaret incelenirken üzerine oturduğu esasın açıklanması gerekir: Yani şu sorulara doğru cevabın bulunması lazımdır: Kendisiyle ticaretin yapıldığı mal mı, ticarette asıldır yoksa malın sahibi olan tüccar mı asıldır? Yani değişime konu olan malın sahibi olan tüccara bakmadan, ticari işlemlerde mübadelesi yapılan mal mı dış ticaretin araştırılmasında esastır, yoksa malın menşeine bakmadan ticari işlemi gerçekleştiren tüccar mı esastır? Ki bu durumda dış ticaretin araştırılmasında tacir esas olup ticareti yapılan mal tüccara tabi olarak tüccarın hükmünü alır mı? İşte bu soruya verilecek cevap yalnızca belli bir metod üzere ticari işlemlerin yapılmasını gerektirecek ve cevaba göre de dış ticaret ile ilgili hükümler konulacaktır.

Ticaret olayını incelediğimizde ticaretin, belirli iki tüccar arasında ve muayyen bir mal üzerinde yapılan bir işlem olduğunu görürüz. Ticaret, mala sahip olan tüccara bakılmaksızın yalnızca malın mübadelesi değildir. Ticari işlemin vakıası da ticarette malın değil tüccarın esas olduğunu göstermektedir. Çünkü, ticari işlem ancak iki tacirin bulunmasıyla mümkün olur. Mal ister hazır olsun isterse olmasın, ister imal edilmiş olsun isterse henüz imal edilmemiş olsun, ister mevcut olsun isterse henüz mevcut olmasın durum değişmez. Dolayısıyla ticarette mal değil tacir esastır.

Ticaretin vakıası işte budur. İster alıcı olsun ister satıcı olsun, alışveriş işlemini yapan tacirin bu vakıaya göre hareket etmesi gerekir. Ticaretin araştırılmasında, satıcının sahibi olduğu ve alıcının da satın alarak sahibi olmak istediği mal değil, ticari işlemi yapan tacir esastır. Bu nedenle ticarette malı esas almak hatalı bir yaklaşımdır.

Kapitalistler ve Marksistler dış ticaret konusunda malı esas aldılar. Bu nedenle ticari konuyu mal sahibi üzerine değil de malın menşei üzerine oturttular. Dolayısıyla da devletler arasındaki ticari ilişkiler malın menşei üzerine kurulmaktadır. Yani dış ticaretle ilgili ticari işlemler, malın esas alınması üzere yürütülmektedir. Bu, birkaç açıdan hatalıdır:

1. Bu uygulama devletin vatandaşlarına iç ticareti tamamen serbest bırakırken dış ticareti ise ancak devletin izni ile serbest bırakmasına neden olmaktadır. Çünkü malın üretim yeri/menşei, mallarının ülkeye girişinin yasaklandığı bir ülke ise, tüccar tebaadan olsa bile o malın ülkeye sokulmasına izin verilmez. Eğer mal, mallarının ülkeye girişine izin verilen bir ülkeye ait bir mal ise, tacir tebaadan olmasa bile o malın ülkeye sokulmasına izin verilir. Bu durumda ülkedeki tüccarların üretkenlikleri sınırlandırılmış ve ancak belli ülkelerle ticaret yapmalarına izin verilmiş olur. Böylesi bir uygulama, ümmetin dış ticaretten elde edeceği serveti olumsuz yönde etkilemesinin yanı sıra aynı zamanda bir zulümdür. Çünkü ticareti yapılan malın kârı tüccara aittir. Devlet, bu kârdan tebaasını men eder ve tebaanın dışındakilere izin verirse kâr ülke dışına çıkmış olur.

2. Devletin vatandaşları gümrük vergilerini öderken yabancılar ödememektedirler. Çünkü mal esas alındığı zaman, gümrük vergisi tüccar esas alınarak değil malın menşei esas alınarak mal üzerine uygulanmaktadır. Devlet, bazı ülkelerin mallarına vergi uygularken bazı ülkelerin mallarını ise vergiden muaf tutmaktadır. Vatandaşlardan birisi mallarına vergi konan bir ülkenin malını getirdiği zaman o kişinin gümrük vergisi ödemesi gerekmektedir. Fakat gümrük vergisi uygulanmayan bir ülkeden yabancı bir kişi bir mal ile gelirse o kimse gümrük vergisi ödemez, gümrük vergisinden muaf tutulur. Hatta o kişinin tabi olduğu ülke bizim mallarımızdan vergi alsa bile. Örneğin bizim mallarımıza vergi uygulayan bir İngiliz vatandaşı, aramızdaki karşılıklı vergi muafiyeti bulunan Alman menşeli bir malı ülkemize soktuğu zaman İngilizden gümrük vergisi alınmamaktadır. İngiliz vergiden muaf tutulmaktadır. Çünkü mal Alman malıdır. Vergi ise mal sahibi tüccardan değil mal üzerinden alınmaktadır. Bu ise ülkenin zararına bir durumdur. Vatandaşa ilave vergi yükü getirmek demektir.

3. Malın esas kabul edildiği devletlerle yapılan ticari anlaşmalarda, anlaşma yapılan ülkenin malının satılmasından başka hiçbir fayda yoktur. Üstelik ticari kazançtan da faydalanılamamaktadır. Zira, herhangi bir şahıs satın alınmasına izin verilen ülkenin malını satın alıp kârını elde ederken vergi, anlaşma yapılan ülkenin vatandaşına yüklenir. Ticaret yalnızca ülkede üretilen ürünlerin satılması değildir. Ticarette ticari kâr esastır. Yoksa düşmanlarımız da bu malları ülkemize sokabilirler ve kârı ile beraber bedelini de alırlar. Bu ise düşmanlarımızın bize karşı güçlenmeleri demektir.

İşte bütün bu sebeplerden dolayı malı ticarette esas kabul etmek hatalı bir düşüncedir. Ticari araştırmalarda ve ticaret ahkâmında tacirin esas alınması gerekir. Bu nedenle İslâm, dış ticarette malı değil taciri esas almıştır ve malı tacire tabi kılarak tacirin hükmünü uygulamıştır.

Dış ticarette tacirin esas alınmasına gelince: Ticaret alım-satım işlemidir. Dolayısıyla alım satım hükümlerine tabidir. Alım-satım hükümleri, sahip olunan malla ilgili olarak konulmuş hükümler değil mala sahip olan kişi ile ilgili olarak konulmuş hükümlerdir. Satan ve satın alanla ilgili hükümlerdir. Satılan veya satın alınan malla ilgili hükümler değildir. Allahu Teâla şöyle buyurmaktadır: “Allah alışverişi helal kıldı” [1] Yani alışveriş insanlara helal kılınmıştır. Bu ayet, malla ilgili değil insanlarla ilgili bir hükümdür. Ayette alışverişin helal olması insanlar açısındandır. Alışverişin, satılan mal açısından helal kılınması ile ilgili bir hüküm değildir. Rasulullah (sav) şöyle buyurmaktadır: “Alıcı ve satıcı ayrılmadıkları sürece serbesttirler.” [2] Bu hüküm de, alım satıma konu olan malla ilgili bir hüküm değil alan ve satanla ilgili bir hükümdür. Ebu Hüreyre’den rivayeten Rasulullah (sav) şöyle buyurmaktadır: “Nebi (sav) hasatla (çakıl taşı) ve ğararla (bilinmeyen, olmayan şeyin) satışı yasakladı” [3] “Hasat” satışı, satılacak olan şeylerin üzerine taşları atmak demektir. (Yani bir kişinin diğerine “ben sana bu çakıl taşının üzerine düşeceği koyunları satıyorum” demesi ve ardından da elindeki çakıl taşlarını atmasıdır.) Ğarar satış ise, denizdeki balığı satmak gibi bir satıştır. Hadis, birtakım satış çeşitlerini yasaklamaktadır. Bu tür satışlardaki yasaklama, satılan veya satın alınan mal açısından değil insanlar açısındandır. Dolayısıyla hüküm ancak alıcı ve satıcı için geçerli bir hükümdür. Hüküm, malı göz önüne almadan malın sahibi ile ilgilidir. Bu nedenle dış ticaretle ilgili hükümler tüccar açısından farklılık arzetmektedir. Şeriat, malı göz önüne almadan mal sahibini yani tüccarı esas alarak dış ticareti çözüme kavuşturmuştur. Ticareti yapılan mala itibar edilmez. Bunun için ticareti yapılan mal esas alınarak, tüccarı saf dışı bırakıp dış ticarete çözüm getirmek doğru değildir. Mal sahibini dikkate almadan dış ticaret ile ilgili hükümleri malla ilgili hükümler haline getirmek şer’an caiz değildir. Yani malı esas almak, malın menşeine bakmak ve taciri göz ardı etmek caiz değildir. Çünkü hüküm, mal için değil malın sahibi olan tacir içindir. Şer’i nass da mal hakkında değil mal sahibi hakkında gelmiştir. Yani şer’i nass, malı dikkate almaksızın tacirle alakalıdır. Taciri göz ardı edip malla ilgili değildir. Dolayısıyla hükmü, mal ve malın menşei ile alakalandırmak hem şer’i nasslara hem de şer’i hükme muhaliftir. Bu nedenle de şer’an caiz değildir.

Burada şöyle bir itiraz ileri sürülemez: “Şeriat, mal sahibini dikkate almadan birçok mal türünü çözüme kavuşturmuştur. Örneğin şeriat, sahibine bakmadan toprak üzerine harac koymuştur. Dolayısıyla ticaret konusunda da sahibine bakmadan mal üzerine hüküm koymak caizdir.”

Böyle bir itiraz ileri sürülemez. Çünkü şeriat, hem, sahibini dikkate almadan mal hakkında hem de malı dikkate almadan sahibi ile ilgili olarak hükümler koymuştur. Bunların her biri diğerinden farklıdır. Dolayısıyla iki farklı şeyi birbirine karıştırmak ve birisine ait hükmü diğerine uygulamak doğru değildir. Şer’i nassın gösterdiği sınırlar çerçevesinde kalmak gereklidir. Şeriat haracı, haraci arazi ile ilgili bir hüküm, öşürü de öşri arazi ile ilgili bir hüküm olarak belirlemiştir. Altın, gümüş, hurma, buğday, tuz ve arpa gibi hakkında nass bulunan muayyen mallar için faiz hükmünü koymuştur. Hüküm bunlara hastır. Özellikle altın ve gümüş hakkında sarf (değiştirme, bozdurma) hükmünü getirmiştir ve hüküm yalnızca bu ikisini kapsamaktadır. Bunların tamamı malla ilgili hükümlerdir ve nass da hususi olarak bunlarla ilgili olarak gelmiştir. Zira hüküm malla ilgilidir.

Fakat alışveriş ile ilgili hükümler ise mal ile ilgili değil mal sahibi ile ilgili hükümlerdir. Bu tür hükümler, icare, hibe, borç, şufa hakkı gibi malik olan şahısla ilgili hükümlerdir. Sahip olunan malla ilgili hükümler değildir. Ticaret, alım satım işlemi olduğu için, ticarete alış-veriş ahkâmı uygulanır. Ticaretle ilgili hükümler, mal sahibi ile ilgili hükümleri içerir malla ilgili hükümleri içermez. Bu nedenle hükmün, muayyen bir ferde ait bir mülk olmasından dolayı satılan veya satın alınan malla alakası vardır. Yoksa hüküm, özellikle malla ilgili bir hüküm değildir. Mal, hükümde malikine tabidir. Dış ticaretle ilgili hükümler malla ilgili hükümler değil mal sahibi ile ilgili olarak konulmuş hükümlerdir. Haraç ile ilgili hükümlerin ticaret konusuna uygulanması doğru değildir. Bunlardan birisi mal ile ilgili hükümler kapsamına girerken diğeri ise malın sahibi ile ilgili hükümler kapsamına girmektedir. Buradan hareketle dış ticaretle ilgili hükümlerde malın türü değil tüccar dikkate alınır. Bunun için dış ticaretle alakalı hükümler, şeriatın onlara bakış açısından dolayı yani Allah’ın onlar hakkında koyduğu hükümden dolayı, fertlerle alakalı hükümlerdir. Buna göre dış ticaretle ilgili hükümlerin ne malla ne de malın menşesi ile alakası vardır. Ancak tacirle ilgilidir. Çünkü dış ticaretle ilgili hükümler alıcı ve satıcı ile ilgilidir. Ticareti yapılan malla ilgili değildir. Bu hükümler ticareti yapılan mal göz önüne almadan tacirle alakalıdır.

Ticareti yapılan malın, hükümde tacire tabi olmasına gelince: Dış ticaret, Daru’l Harb ve Daru’l İslâm hükümleri kapsamına girmektedir. Daru’l İslâm’la ilgili hükümler açısından İslâm, dini değil vatandaşlığı yani devlete tabiiyeti esas alır. Devletin tebaası sayılmada, devletin benimsediği dine veya uyguladığı ideolojiye değil devletin tabiiyetini taşımaya itibar edilir. İslâm Devletinin tabiiyetini taşıyan herkes ister müslüman olsun isterse olmasın İslâm Devletinin tebaası sayılır. Şeriatın belirlediği sınırlar çerçevesinde devletin onun üzerinde onun da devlet üzerinde hakkı ve devlete karşı sorumlulukları vardır. Onun ihtiyaçlarının karşılanmasından, canının, malının, namusunun ve güvenliğinin korunmasından, yaşantısından, refahından, adalet ve huzurunun sağlanmasından devlet sorumludur. Bunlar müslüman ve gayri müslim ayırımı gözetmeksizin herkes için geçerlidir. Çünkü onların hepsi devletin tebaasıdır. Tebaa olmada onları bir araya getiren faktör, İslâm akidesine bağlılık değil İslâm Devletine tabi olmaktır.

Daru’l-Harb’e gelince: İslâm tabiiyetini taşımayan herkes müslüman olsun olmasın yabancı sayılır. Onlarla hükmen harbi muamelesi yapılır. Fakat müslüman olan kimsenin kanı ve malı helal olmaz. Malla ilgili hükümlerde ve diğer hükümlerde aynen müslüman olmayanlara yapılan muamele gibi muamele görürler. Nafaka (devlet tarafından temel ihtiyaçlarının karşılanması) hakkına sahip değildirler. İslâm Devletinin tebaasından olan birisine mirasçı olamaz, miras bırakamaz. İzinsiz olarak ülkeye giremez. Her konuda yabancı gibi muamele görürler. Nebi (sav) müslüman olan kimsenin İslâm Devletinin otoritesi altına girmesini istiyordu. Girdiği zaman onu devletin tebaasından sayıyor ve tebaalık hakkını ona da tanıyordu. Eğer girmezse, devletin otoritesi dışında kalırsa onu yabancı sayıyor ve tebaalık haklarından onu mahrum ediyordu. Süleyman b. Büreyde babasından şu hadisi rivayet etmektedir: “Rasulullah (sav) bir ordunun ya da bir seriyyenin başına bir komutan tayin ettiği zaman ona, özellikle takvalı olmasını ve beraberinde bulunan müslümanlara karşı hayırlı muamele etmesini tavsiye eder ve ardından da şöyle derdi: “Allah yolunda Allah’ın adı ile savaşınız Allah’ı inkâr edenlerle savaşınız ancak hile yapmayınız, hıyanet etmeyiniz, çarmıha germeyiniz, çocukları öldürmeyiniz. Müşrik düşmanlarınla karşılaştığın zaman onları üç şeye çağır. Bu üç şeyden hangisine olumlu cevap verirlerse onu kabul et ve onlardan elini çek: (Birincisi) Onları İslâm’a çağır. Olumlu cevap verirlerse kabul et ve onlardan elini çek. Sonra da onları ülkelerinden Muhacir’lerin (müslümanların) ülkesine hicret etmeye çağır. Eğer göç ederlerse, hicret edenlere verilen haklara ve sorumluluklara onların da sahip olacağını onlara bildir. Eğer müslümanların ülkesine hicret etmek istemezlerse bedevi müslümanlar gibi olacaklarını bedevi müslümanlar hakkında geçerli olanın onlar hakkında da geçerli olacağını, müslümanlarla beraber cihad etmelerinin dışında feyden, ganimetten hiçbir pay alamayacaklarını onlara bildir.” [4] Rasül (sav), müslüman olan bir kimsenin İslâm Devletinin otoritesi altına girmeye çağrılmasını emretti. Girmezse yabancı sayılacağını ve “Bedevi Araplar gibi olacaklarını” bildirdi. Onların, Devletin mali işleri kapsamına giren; fey, ganimet, zekât, vergiler, temel ihtiyaçlarının karşılanması gibi konularda ve bunların dışındaki mali konuların hiçbirinde hakları yoktur. Müslüman olmaları nedeniyle yalnızca onların kanları ve malları masumdur. İslâm’a göre tebaalık, İslâm’a inanma ile değil tabiiyeti taşıma ile kazanılır. Burada Rasülün(sav) şu sözüne dikkat etmek gerekir. “Sonra onları Muhacir’lerin ülkesine göç etmeye çağır. Eğer göç ederlerse Muhacir’lerin lehine olanların onların da lehine, aleyhine olanların onların da aleyhine olacağını onlara bildir.” Bizim lehimize olanın onların da lehine ve bizim aleyhimize olanların onların da aleyhine olması yani bütün hükümlerin onları da kapsaması için bu nass, hicret etmeyi şart koşmaktadır. Bunun ters anlamı ise şöyle olur: Eğer onlar İslâm diyarına göç etmezlerse müslümanların lehine ve aleyhine olanlardan faydalanamazlar. Yani hükümler onları kapsamaz. Üstelik hadis, mali hükümlerle ilgili şu hususu da iyice vurgulamaktadır: “Müslümanlarla beraber cihad etmelerinin dışında feyden ve ganimetten hiçbir pay alamazlar.” Diğer mali hükümler de fey ve ganimet gibidir. Nassın ilk kısmının mefhumundan şu sonuç çıkarılmaktadır: Bize verilen haklardan onlar faydalanmayacak ve bizim yapmamız gerekenleri onların da yapması gerekmeyecektir. Yani hükümler onları kapsamına almamaktadır. Nassın ikinci kısmından çıkan sonuç ise şudur: Cihad etmelerinin dışında onların feyden ganimetten pay alma hakları yoktur. Aynı şekilde mali hakların hiç birisinden de hak alamazlar. Böylece hüküm, bütün hükümleri özellikle de mali hükümleri kapsamaktadır. Ancak bu genellik: “La ilahe illallah” deyinceye kadar insanlarla savaşmakla emrolundum. Eğer bunu söylerlerse kanlarını ve mallarını korurlar” [5] hadisi ile tahsis edilmiştir. Bu hadisle onların canları ve malları istisna tutulmuştur. Yani onlar, müslüman olurlarsa veya müslüman iseler, öldürülmezler ve malları ganimet olarak alınmaz. Ancak onların mallarının ganimet olarak alınmaması, mali hükümlerin onlara uygulanacağı anlamına gelmemektedir. Sadece hadisin delalet ettiği hususlardan onlar muaf tutulurlar. Yani malları koruma altındadır, ganimet sayılmaz. Fakat geride kalan mali hükümler diğer hükümler gibi nassın açık olarak bildirdiği üzere onları kapsamaz. Çünkü nassta şu ifade geçmektedir: “Eğer böyle yaparlarsa Muhacir’lerin kazandıkları hakları onlar da kazanacak, Muhacir’lerin üzerine düşen görevler onları da kapsayacaktır.” Bizim kazandığımız hakları onların da kazanmalarının ve bizim yapmamız gereken vacibleri onların da yapmalarının şartı, onların İslâm ülkesine göç etmeleridir. Eğer göç etmezlerse hem bizim kazandığımız hakları kazanamayacaklar hem de bizim yapmamız gereken vacibleri yapmakla sorumlu olmayacaklardır.

Bu şartlara göre ithalat veya ihracat yapan tüccarlar üç sınıfa ayrılırlar. Bunlar:

1. Devletin tebaasından sayılan müslümanlar veya zimmiler.

2. Aramızda anlaşma bulunanlar.

3. Harbi (fiili savaş halinde bulunan) kimseler.

Devletin tebaasından sayılan kimseler içerde olduğu gibi dışarıda da ticari faaliyetlerini aynen yürütebilirler. Tebaadan olan kimseler hangi ülkeden olursa olsun istedikleri malları ülkeye sokabilirler. Herhangi bir şart ve kısıtlama olmaksızın istedikleri malı istedikleri ülkeye ihraç edebilirler. Çünkü Allahu Teâla’nın: “Allah alışverişi helal kıldı” [6] ayeti genellik ifade eden bir ayettir. Her türlü alışverişi kapsar. Dolayısıyla iç ve dış ticareti de kapsar. Müslüman bir kimseyi ya da zimmiyi ülkeden mal ihraç etmekten veya ithal etmekten men eden nass yoktur. Tam tersine alışverişin helal olduğunu belirten nass genel olarak kalmaktadır.

Müslüman veya zimmi bir kimse sahip olduğu bir malı ithal etmekten men edilmediği gibi sahip olduğu bir malı ihraç etmekten de men edilmez. Sahip olması caiz olan her malı, müslümanın ya da zimminin izine, ruhsata vb. herhangi bir şeye ihtiyaç duymaksızın ihraç etmesi veya ithal etmesi caizdir. Bir malı ihraç etmesi veya ithal etmesi hususunda müslümana veya zimmiye devlet tarafından herhangi bir kayıt konulursa devlet, Allah’ın mübah kıldığı bir şeyi haram kılmış ve dolayısıyla da Allah katında günah işlemiş sayılır. Koyduğu şartın iptal edilmesi ve fesh edilmesi için devlet aleyhine müslümanlardan herhangi bir şahıs tarafından Mezalim Mahkemesine dava açılabilir. Buna göre dış ticaret, devletin bütün vatandaşları hakkında tanınmış genel bir mübahlıktır. İhracat veya ithalat için ruhsat almaya gerek yoktur.

Ancak, muayyen bir malın ithalinden ya da ihracından dolayı bir zarar ortaya çıkıyorsa bu durumda, “Mübah olan bir bütünün parçalarından biri zarara neden oluyorsa yalnızca zarara neden olan parça haram olur, bütünün mübahlığı devam eder” fıkıh kuralı gereğince sadece zarara neden olan malın ithali veya ihracı yasaklanır geride kalan bütün malların ithali veya ihracı mübah olarak kalır. Çünkü Nebi (sav) Tebük yolu üzerinde bulunan Semud kuyusundan ordunun su içmesini yasaklamıştır. Buna göre hakkında haram emri çıkan ve kullanılması men edilen Semud kuyusunun suyunu kullanmak haramdır. Fakat suyun mübahlığı devam etmiştir. Bu nedenle herhangi bir malın ihracı ya da ithali zarara yol açıyorsa sadece bu mal ihraçtan ve ithalden men edilir.

Aynı şekilde “fiilen savaş” halinde olduğumuz ülkelerle tebaanın ticaret yapmasına izin verilmez. Bu tür ülkelerle yapılacak ithalat ve ihracatla ilgili şer’i hüküm şöyledir: Eğer bu ülkelerden yapılacak ithalat onları güçlendiriyorsa, onlardan mal ithali tamamen yasaklanır. Bu hususta müslüman olan ile olmayan kimse arasında fark yoktur. Çünkü Darü’l Harb hükümleri müslümana da gayri müslime de uygulanır. Fiilen harbilerin ülkelerinden kesinlikle hiçbir şey ithal edilmez. Aynı şekilde onlara mal ihraç edildiğinde bu ihracat onları güçlendiriyorsa, gelişmelerine yardımcı oluyorsa, ihracat yapanlar ister müslüman olsun ister müslüman olmasın ihracat mutlak surette engellenir. Çünkü bunların tamamı fiilen harp halinde olduğumuz bir ülkeye yapılan ihracattır. Bu ihracat ise onları yani düşmanı güçlendirir. Bunun için Darü’l Harb hükümleri, müslüman ve gayri müslim ayırımına bakılmaksızın Daru’l-Harb sakinlerinin tamamına uygulanır. Buna göre İsrail’den ithalat-ihracat yapmak kesinlikle onu güçlendirir ve de haramdır. Hatta onu güçlendiren faktörlerin en önemlilerindendir. İsrail’e karşı alınan kararlar gereğince uygulanan ekonomik ambargo devam etmekte iken Akabe körfezinin açılmasından sonra İsrail’in güçlenmesi ve ferahlaması bunun en basit delilidir. Çünkü İsrail’e yapılan ihracat İsrail’i içerisinde bulunduğu güç durumdan sıkıntıdan kurtarmış onun gelişmesine yol açmış üstelik onun gelişmesine yardımcı olarak güçlendirmiştir. Savaş halindeki bir düşmana yardım etmek, sıkıntıdan kurtarmak haramdır, hem de haramların en büyüklerindendir. Aynı şekilde düşmanı güçlendirmek de haramdır. Bu nedenle ithalat veya ihracat yaparak İsrail’e karşı uygulanan ambargoya muhalefet etmek haramdır ve bunu yapan da günahkârdır. Bu haramlılık sadece Arapça konuşanlar veya İsrail’e komşu olanlar için geçerli olan bir haram değil bütün müslümanları kapsayan bir haramdır. Bunun için İsrail’e ithalat yaptıkları veya İsrail’den ihracat yaptıkları zaman Türkler de, İranlı’lar da günahkârdırlar. Aynı durum dünyadaki bütün müslümanlar için de geçerlidir. Bu açıklamalara göre iki durumun dışında tebaanın ithalat ya da ihracat yapması mübahtır:

I. Bir malın ithalinden veya ihracından dolayı zarar ortaya çıkması. Bu durumda yalnızca o malın ithali ve ihracı yasaklanır.

II. Bizimle “fiilen savaş” halinde olan ülkelere yapılan ihracat ve ithalat. Bu ülkelere yapılacak ihracat veya ithalat en düşük seviyede olsa dahi onları güçlendiriyorsa veya halkının ferahlamasına yardımcı oluyorsa veya onları herhangi bir sıkıntıdan kurtarıyorsa ihracat ve ithalat tamamen yasaklanır. Bu tür bir ticareti yapan haram işlemiş olur. Allah tarafından azaba müstahak olur ve İslâm Devlet tarafından cezalandırılır.

Devletin tebaası açısından durum budur. Anlaşmalı olanlara gelince: Onlarla anlaşma metninde yazılı şartlara göre muamele yapılır. İster memleketimizden mal alsınlar isterse ülkemize mal ithal etsinler, onlarla yapılan sözleşme şartlarınca hareket edilir. Nebi (sav): “Müslümanlar şartları üzeredirler” [7] buyurmaktadır. Çünkü anlaşma bir ahiddir, söz vermek demektir. “Akitleri yerine getiriniz.” [8] ayetince sözde durmak farzdır.

İngiltere, Amerika ve Rusya gibi aramızda anlaşma olmayan “hükmen harbilere” gelince: Onlar Ülkemize girebilmek için özel olarak izin almadıkları sürece ülkemize giremezler. Onlara verilen eman ülkemize girebilmeleri için verilen bir izindir. Harbi olan bir kimseye canı için verilen bir eman onun malı için de geçerlidir. Buna göre harbi tüccar ancak devletten alacağı izinle malını ülkemize sokabilir. Ticaret malını beraberinde ülkemize getirirse kendisi için geçerli olan izin malı için de geçerli olur. Fakat beraberinde getirmek istemeyip, başkası vasıtası ile veya herhangi bir nakliye aracıyla getirmek isterse malı için ona izin vermek caizdir. Ancak izinsiz olarak ülkemize mal getirmesi kesinlikle mümkün değildir. Yabancı bir kimsenin malını ülkemize sokabilmesi için ithal ruhsatı alması gerekir. Devlet yabancı bir kimseye ruhsat verip vermemede serbesttir. Yani yabancının ithal edeceği mala ithal izni verme hakkı devlete aittir. Dilerse verir dilemezse vermez. Ancak bir yabancı yani harbi, ülkeye girmişse ülke içerisinde dilediği malın ticaretini yapma, istediği ve sahip olduğu herhangi bir malı ülke dışına çıkarma hakkına sahiptir. Bunun için izin almaya gerek yoktur. Çünkü kendi için aldığı izin aynı zamanda malı için de geçerlidir. Hatta bu izin ona verilmiş bir emandır. Dolayısıyla aldığı eman, onun malının, canının ve namusunun müslümanlar ve zimmiler gibi korunmasını gerekli kılar. İhracında zarar görülmedikçe sahip olduğu herhangi bir malı ihraç etmekten engellenmez. Eğer herhangi bir malın yurt dışına çıkarılmasında bir zarar varsa yalnızca bu malın çıkarılması engellenir diğerleri engellenmez. Nebi (sav)’in sözü de bu doğrultudadır. “Müslümanların zimmeti tektir. Kim bir müslümana hıyanet ederse Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzerine olur.” [9] Müslümanların zimmeti ifadesiyle onların emanları, himayeleri kastedilmektedir. Müslümanlardan herhangi bir kimse eman verirse, bütün müslümanların onun emanını korumaları, emana riayet etmeleri gerekir. Müslümanın birisine eman vermesi, o kişinin ülkeye girmesinin, çalışmasının ve ticaret yapmasının mübah olması demektir. Ancak Halife emanı yani izni sınırlandırırsa o zaman bu izne göre hareket edilir. Eğer Halife, örneğin oturma iznini bir ayla veya yalnızca oturma hakkı ile veya yalnızca muayyen bir işte çalışma ile sınırlandırılmışsa v.b. Halifenin koyduğu şartlara bağlanmak farzdır.

İsrail gibi, aramızda “fiilen harp” halinin bulunduğu harbilere gelince: Onlar, savaş meydanında kendileri ile çatışma içerisinde olduğumuz kimseler gibi sayılırlar. Dolayısıyla onlardan müslüman olmayanların, kanlarını ve mallarını helal sayarız. Doğal olarak da ister müslüman olsun ister müslüman olmasın Darü’l Harbden Darü’l İslâm’a hicret etmedikleri sürece onlardan herhangi bir kimsenin ticaret yapmasına imkân tanımayız.

Dış ticaretin hükmü işte budur. Dış ticaret, fiilen savaş halinde olanlara yasaktır. Hükmen harbi olanların ise kesinlikle izin almaları gerekir. Anlaşmalı olanlara da anlaşma hükümleri uygulanır. İki durumun dışında tebaadan olan müslüman ve gayri müslimlerin herhangi bir kayıt ve şarta bağlı olmaksızın dış ticaret yapmaları mutlak olarak mübahtır.

Gümrük vergilerine gelince: Devleti tebaasından olan herhangi bir kimseden, ister ithal ettiği bir mal olsun isterse ihraç ettiği bir mal olsun herhangi bir maldan gümrük vergisi alamaz. Ukbe b. Amir Rasulullah (sav) den şunu işittiğini rivayet eder: “Müks sahibi cennete giremez.” [10] Müks özellikle gümrük vergisi demektir. Ebu’l Hayr’dan: Rüveyfi İbni Sabit’ten şu hadisi duydum: Dedi ki: Rasulullah (sav)’in şöyle dediğini duydum: “Müküs sahibi muhakkak ki cehennemdedir. Dedi ki: Yani aşir alan” Aşir ise, dışarıdan gelen ticaretten onda bir (öşür) alan kimseye denir. İbrahim b. Muhacir’den: Ziyad b. Hadir’i şöyle söylerken işittim: “İslâm’da öşür alan ilk aşir benim. Kimden öşür alıyordunuz? diye sorduğumda: Ne müslümandan ne de aramızda anlaşma bulunan kimselerden öşür alıyorduk. Beni Tağleb hıristiyanlarından onda bir alıyorduk.” Abdurrahman b. Makal’dan Dedi ki: “Ziyad b. Hadir’e kimden onda bir alıyordunuz diye sordum. Ziyad: “Müslümandan ve aramızda anlaşma bulunanlardan onda bir almıyorduk. Öyleyse kimden alıyorsunuz? diye sorunca: Biz onların ülkelerine gittiğimiz zaman bizden onda bir aldıkları gibi bizde harbi tüccarlardan onda bir alıyorduk.” Buna göre tebaadan olan herhangi bir kimsenin ticaret malından herhangi bir vergi alınmaz. Ama tebaanın dışındakilerden yani yabancılardan ister müslüman olsunlar isterse olmasınlar bizlerden aldıkları miktarda onlardan vergi alınır. Ebu Mucaz Lahik b. Humeyd’den gelen rivayete göre: “Bizim ülkemize geldikleri zaman harbilerden nasıl (vergi) alalım? diye Ömer’e sordular. Bunun üzerine Ömer onlara: Siz oraya gittiğinizde onlar sizden nasıl alıyorlar? diye sorunca: Onda bir alıyorlar dediler. Ömer: Öyleyse siz de onlardan öyle alınız” dedi. Ömer bu kararı bütün sahabenin gözleri önünde aldı ve hiçbir sahabe buna karşı çıkmadı. Karşı çıkabilme imkânının bulunmasına rağmen sahabenin karşı çıkmaması bunun bir icma olduğunu göstermektedir. Ancak yabancılardan gümrük vergisi almak vacib değil caizdir. Devletin, onları vergiden muaf tutması veya muayyen mallara vergi muafiyeti uygulaması caizdir. Müslümanların maslahatına uygun gördüğü şekilde devlet uygulama yapar. Çünkü yabancılardan gümrük vergisi almak vacib değil caizdir.

Ticaretle ilgili olarak anlatılan bu sistem “Ticaret Yapma Hürriyeti” anlamına gelmektedir denilebilir. Fakat durum öyle değildir. Çünkü ticaret hürriyeti ülkeler arasında herhangi bir kaydın, sınırlamanın olmaksızın ticari mübadelenin yapılmasını, gümrük vergisinin ve ithalatın önüne engellerin konmamasını gerektirir. Yani devletin dış ticaret üzerindeki kontrolünün kalkmasını gerektirir. İslâm’daki ticari sistem ise buna muhaliftir. Çünkü devlet, diğer ülkelerle yapılan ticarete gördüğü çıkarlar gereği birtakım şartlar ve sınırlar koyabilir. Ticaretteki mutlak mübahlık yalnızca vatandaşlar için geçerlidir. Aynı şekilde vatandaşların kayıtsız şartsız dış ticaret yapmalarının mübah olması da “Ticaret Yapma Hürriyeti” türünden bir olay değildir. Çünkü devlet, bazı malların ithalatını bazı malların da ihracatını yasaklayabilir. Örneğin devlet, ülkeden ihracının zarara sebep olduğu stratejik önemi bulunan ve düşmanın kuvvetlenmesine yol açan malların ithalini yasaklar. Özellikle fiilen muharip ülkeleri güçlendiriyor, sıkıntıdan kurtarıyor ve destekliyorsa mal ihracını ve ithalini engeller. Ayrıca içki, haşhaş, afyon gibi İslâm’ın ticaretini nasslarla yasakladığı ve İslâm’ın nazarında “iktisadi mal” sayılmayan malların ticareti de mutlak surette haramdır. Bu nedenle İslâm’daki ticaret sistemi, “ticaret hürriyeti”nden tamamen farklı bir sistemdir.

YAZAR: ABDURRAHMAN El MALİKİ

————————————————————————————————————————————————–

[1] Bakara: 275

[2] Buhari, Buyu’, 1940; Müslim, Buyu’, 2825; Tirmizi, Buyu’, 1166; Nesei, Buyu’, 4404; Ebu Davud, 2998; İbni Mace, Ticârât, 2173; Ahmed b. Hanbel, Mükessirîn, 4338; Daremi, Buyu’, 2438

[3] Ahmed b. Hanbel, Mükessirîn, 9255

[4] Ahmed b. Hanbel, Ensâr, 21952

[5] İbni Mace, Feth, 3917

[6] Bakara: 275

[7] Buhari, İcârah

[8] Maide: 1

[9] Buhari, Hac, 1737

[10] Ebu Davud, Harâc, 2548; Ahmed b. Hanbel, Şamiyyîn, 16656; Daremi, Zekâh, 1606




Sitemize yeni eklenen makale ve içeriklerden haberdar edilmek ister misiniz? E-mail adresinizi sistemimize kaydedin, sizi haberdar edelim. (Lütfen geçerli ve sürekli kullandığınız e-mail adresinizi kaydediniz.)