Facebook
RSS

Faizli bir işlemde, adına belli bir faiz oranı tesbit edilen sermayenin, maça galip başlatılan takım gibi, bu faiz oranı nisbetinde kazancı garantilemekte, fakat bu kazanç, söz konusu faiz oranı ile sınırlı kalmaktadır. Emek (teşebbüs) ise, muhtemel bütün riskleriyle, ancak -o da mümkün olursa- söz konusu faiz oranının üstünde bir kazanç sağladığı takdirde bir gelir elde edebilmekte, faiz oranının altındaki kazanç oranlarında ise zarar etmekte ve çoğu zaman yaşandığı gibi, büyük ihtimalle iflâstan kurtulamamaktadır. O, çalışıp didindiği hâlde çökerken, öbürü âdeta derin uykusunda zirveleri tutmakta veya zayıf bir ihtimal de olsa, kazancı önceden belirlenen oranı aşmayacağı için muhtemel daha yüksek kazançlardan mahrum kalabilmektedir. Sistem muhakkak surette ya emeğin ya da sermayenin zararına işlemekte ve faiz oranı baştan kesinleştiği için, bu haksızlığı önlemek asla mümkün olmamaktadır.

Şu hâlde faizin temel özelliği, onun her hâlükârda taraflardan birini behemehâl zarara uğratması ve bu zararı önlemenin hiçbir şekilde mümkün bulunmamasıdır.

Kur’an, faiz konusunda, “Eğer böyle yapmazsanız (faizden vazgeçmezseniz), Allah ve Resûlü tarafından size savaş açıldığını biliniz. Eğer faizcilikten tövbe ederseniz, sermayeleriniz sizindir. Böylece ne haksızlık eder, ne de haksızlığa uğrarsınız.” (Bakara, 2/279) buyurmaktadır. Âyette, mefhumu muhalifi (muhâlif mânâsı) ile, “Eğer faizden vazgeçmezseniz, ya haksızlık eder, ya da haksızlığa uğrarsınız” denmektedir. Bu haksızlığın kaynağı, emeğin hakkı askıda bırakılırken, sermayenin payının belli bir faiz oranı şeklinde önceden belirlenmesidir.

Bu haksızlığın tüketim amaçlı borçlarda tamamen borçlu aleyhinde tezahür ettiği açıktır. Zira borçlu, anaparasını dahi tedarik etmekte zorlandığı borcun bir de faiz yükünü ödeme durumuyla karşı karşıya kalmaktadır.

Üretim amaçlı faizli işlemlere gelince; sabit faiz nisbetinin borç muamelesinin başında tesbit edilmesi sebebiyle, işin sonunda, ya borçlu ya da alacaklı mutlaka haksızlığa uğrayacaktır. Meseleye borç alan müteşebbis açısından bakacak olursak; ticaret, üretim ve yatırım teşebbüsleri risklerle doludur. İktisadî şartların nasıl tezahür edeceğini önceden kestirmek çok zor, hattâ imkânsızdır. Kâr etme ihtimalinin yanında, hiç kâr edememe, hattâ zarar etme ihtimalleri de vardır. Faizli kredi ile girişilen teşebbüs sonucu kâr edilememesi, hattâ zarar edilmesi hâlinde bile alacaklıya anaparasıyla birlikte ayrıca faizin ödenmesi borçlu açısından apaçık bir haksızlık sebebi olmaktadır. Zira borçlu müteşebbis, üç türlü zararı birden göğüslemektedir: Sarf ettiği emeğin boşa çıkması, borç aldığı anaparanın zararı ve sabit faiz yüzdesinin ödenmesi.

Alacaklı, vadesi geldiği zaman hem anaparasını hem de faizini aldığı hâlde, borçlu, saydığımız bu külfetleri yüklenerek büyük bir haksızlığa uğramaktadır.

Konuya, borç veren sermaye sahibi açısından bakacak olursak; her ne kadar insanlık tarihi boyunca faizli işlemlerden genellikle borçlular zarar görmüşse de, bu sistemde her hâlükârda hükmünü icra eden haksızlık, bazen de sermaye sahibini zarara uğratabilmektedir. Verdiği ödünce karşılık alacağı faiz önceden belirlenmiş ve sınırlanmış olması sebebiyle, sermaye sahibi, borç verdiği müteşebbis bu parayla çok büyük kârlar elde etse bile, ancak önceden belirlenen miktar kadar bir pay alabilecektir. Bu durumda da, ödünç veren haksızlığa uğramış olmaktadır.

Gerçi, pratikte faiz alanın zarar ettiği çok görülmez; bu, ancak olağanüstü durumlarda ve faiz oranının kâr paylaşım oranının altında kaldığı şartlarda olabilir. Faiz, sadece faiz alanla verenden birini, hattâ bunların her ikisi de aynı toplumda yaşadığı için, belki ikisini de değil, bütün toplumu zarara uğratmaktadır. Çünkü faizi yüklenen borçlu, bir müteşebbis veya bir üretici ise, sözgelimi, ayakkabı üretimi yapan bir fabrika sahibi ise, bankadan veya bir zenginden % 50 faizle 10 milyar liralık kredi alsa, bunun karşılığında bankaya ödeyeceği 5 milyar lira doğrudan doğruya maliyete binecektir. 10 milyar liraya mal olacak, diyelim ki 1000 çift ayakkabı bu defa 15 milyara mal olacak ve bir çift ayakkabının maliyeti, faiz yüzünden, 10 milyon liradan 15 milyon liraya çıkacaktır. Fabrika sahibi, her çiftten % 10 kâr etse, faizsiz durumda bir çift ayakkabı elinden 11 milyon liraya çıkarken, faiz alması durumunda 16 milyon 500 bin liraya çıkacak ve faiz kâr miktarını da etkileyerek, piyasadaki pahalılığın başlıca faktörlerinden biri hâline gelecektir. Nitekim, günümüz ekonomistlerinin pek çoğu, faiz hadlerini yükseltmenin pahalılığı getireceğini, düşürmenin ise pahalılığı önlemek demek olduğunu kabul etmektedirler. Bugün bankalar kanalıyla müesseseleşen faiz, bir yandan dev bir asalak sınıfın doğmasına yol açarken, diğer yandan, üretimin önündeki en büyük engellerden biridir. Çünkü, “tatlı kâr” gibi görünen, fakat vereni de alanı da zarara uğratan faiz, birikmiş paranın ileriye dönük kâr alanı olarak üretime değil, muaccel kâr alanı gibi göründüğü için kendisine çekmekte ve rant ekonomisinin temelini oluşturmaktadır. Ayrıca faiz, özellikle yoksul üçüncü dünya ülkelerinin ekonomilerinin sırtındaki en büyük kamburdur. Ondan, faiz ödeyen, başkaları kadar olmasa da, toplumdaki pahalılıktan, aldığı faizden çok daha fazlasıyla etkileneceği için faiz alan ve bütün toplum etkilenmektedir.

Ülke ekonomileri ve uluslararası ekonomilerde faiz, fakir fertleri ve fakir ülkeleri daha fakir, zenginleri ve zengin ülkeleri daha zengin yapan korkunç bir çarktır. Bu çark, ülkeler arası münasebetlerde döviz, yani faizli borcu veren zengin ülkelerin parası üzerinden işlediği için, fakir ülkeler aleyhine, onları ezen bir hüviyet arz etmektedir. Meselâ, zengin ülkeden onun parasıyla ödenmek üzere kredi alan yoksul bir ülke, hem borcunu, hem borca terettüp eden faizi ödemek durumunda olduğu gibi, böyle ülkelerin paraları da döviz karşısında genellikle sürekli değer kaybettiği ve en önemli sebebini faizin teşkil ettiği pahalılık ve enflasyon karşısında eridiği için, bu defa çok daha büyük çöküntüye girmektedir.

Diyelim ki, % 10 faizle 1 milyar dolar kredi alan bir ülke, krediyi aldığı anda parası dolar karşısında 10’a 1’lik bir değere sahipse, 1 milyar dolarlık borcunu faiziyle birlikte ödemesi için, hazinesinden kendi para birimi cinsinden 11 milyar çıkaracaktır. Ama bu sürede parası dolar karşısında % 10 değer kaybetmiş olsa, bu defa hazinesinden 11.1 (11 milyar 100 milyon) milyar çıkacaktır. Bir de, böyle bir ülkenin parasının çok değersiz ve ani krizlerle sürekli değer kaybettiği düşünülürse, durumun vehameti daha da ortaya çıkacaktır. Kısaca, milletlerarası ekonomik münasebetler, önceki asırlarda banknot değil de, bizzat üzerindeki yazılı değere sahip madenî paralar üzerinden cereyan eder ve dolayısıyla döviz diye bir şey söz konusu değilken, artık hem, aslî değerleri aynı, fakat tamamen üzerindeki nominal (itibarî) değerlere göre farklı banknotlar, bir de zengin ülkelerin paraları üzerinden, hem de faize dayalı olarak yürüdüğü için, günümüzde ülkeler arası farklar bir türlü kapanmamakta, bu usûl, ekonomik ve ona dayalı daha başka sömürü türlerinin âdeta temelini oluşturmaktadır.
Faizden doğan sömürü ve haksızlığın önlenmesi mümkün değildir. Ayrıca, haksızlığın kime yapıldığı önemli olmayıp, onun her çeşidi ve herkese yapılanı aynı derecede kötüdür. Fakir bir insanın uğradığı haksızlık kötü ise, meşru yollarla zenginleşmiş bir insanın uğradığı haksızlık da kötü olmalıdır. Oysa hak konusundaki duyarlılık, ayırım yapmaksızın herkesin hakkını kollamayı gerektirir.

YAZAR: PROF. DR. İSMAİL ÖZSOY




Sitemize yeni eklenen makale ve içeriklerden haberdar edilmek ister misiniz? E-mail adresinizi sistemimize kaydedin, sizi haberdar edelim. (Lütfen geçerli ve sürekli kullandığınız e-mail adresinizi kaydediniz.)