Facebook
RSS

İktisadi olaylara aynı zamanda sosyal olaylar gözü ile bakılabileceğine göre, faizin ve faiz sebebiyle meydana gelen tüm olumsuzlukların iktisadi etkilerine de sosyal etkileri gözüyle bakılabilir. Nitekim iktisadi aksaklıkların mevcut olduğu ülkelerde; yani işsizliğin yüksek, gelir düzeyinin düşük, gelir dağılımının bozuk olduğu… vb toplumlarda insanlar, Platon’un deyimiyle, içlerinde zehir taşıyan başıboş bir kitle gibidir. Bu insanların kimi borca boğulmuştur, kimi yüz karasına, kimi de her ikisine. Mallarını ellerinden alanlara ve bütün yurttaşlara kin besler, gizli gizli toplanıp onlara kötülük etme yollarını aralar. Bütün düşünceleri devleti yıkmak, düzeni değiştirmek olur.[1]

Bu mutsuz insanları görmezden gelen zenginlerse, borç verip faiz almaktan başka bir şey düşünmezler. Zehirli iğneleri, yani paralarıyla darda kalan yurttaşları sokmaya devam ederler. Onlar sermayelerini büyüttükçe toplumda da yabanarıları ve serseriler, çoğaldıkça çoğalır.[2]

Binaenaleyh biz bu yazımızda, faizin toplumsal zararlarına ana hatlarıyla değinmeye çalışacağız.

1. Sosyal Ayrışma ve Zıtlaşma Tehlikesi

Faizin neden olduğu birçok ekonomik problemden birisi olan enflasyon, sosyal yapıyı ve sosyal sınıflar arasındaki ilişkileri olumsuz yönde etkiler. Gelir ve servetin enflasyon sebebiyle adaletsiz bir şekilde dağılması, orta sınıfın erimesine yol açarak toplum piramidinde çok yüksek gelirliler ve çok düşük gelirliler, zenginler ve fakirler diye yekdiğerinden keskin bir şekilde ayıran iki kutbun oluşmasına yol açar. Sosyal sınıflar ve tabakalar arasındaki mesafenin çok açılması, başlı başına bir dengesizlik, huzursuzluk ve gerginlik kaynağıdır. Gerçekten enflasyondan sebebiyle refah kaybına uğrayan ve sefalete düşenler, bu duruma kendilerinin hiçbir katkısı olmaksızın ve hiçbir şeyin karşılığında olmadan, adeta durup dururken maruz kalmış olurlar. Böyle olunca “enflasyon fakirleri”nin “enflasyon zenginleri”ne bakışı ister istemez dostane değil, hasımane olacaktır. Bu durumun ise sosyal sınıflar ve gruplar arasında gerginliklere, hatta geçim sıkıntısı yükünün çekilemez bir noktaya varması halinde sosyal patlamalara yol açabileceği açıktır.[3]

Sınıfları arasındaki mesafe hayli geniş olan ve bunun yansımaları olan çok farklı hayat tarzları, alt ve üst gelir gruplarının adeta yekdiğerine temassız yaşadıkları farklı yerleşim yerleri ve yekdiğeriyle alakasız zevkleri olan bir toplum, aslında faizden veya faizin çarpan etkisiyle etkilediği ekonomik yapıdan tezahür eden problemlerden kaynaklanmaktadır.[4]

Faizin sosyal sınıf ayrıştırmasına ve çatışmasına yol açması yeni bir problem değildir aslında; varlığı “antik çağ”a kadar uzanır. Şöyle ki, antik çağda faizle ödünç verme işleminin yaygınlaşmasından sonra, küçük üreticiler, rant ödeyebilmek için yüksek faizlerle borçlanmışlar, borçlarını geri ödeyemedikleri zaman da köle durumuna düşmüşlerdir. Böylece kölelik için yeni bir kaynak oluşturulmuştur. Gelişen sanayi ve ticarete paralel olarak, küçük köylüler ve büyük toprak sahipleri arasında yeni bir sosyal sınıf ortaya çıkmıştır. Bu şehirli zengin sınıfı, kontrolü altındaki diğer kesimlerle birlikte köylüleri de yanlarına alarak, soylulara karşı bir cephe oluşturmuştur. Sonuç itibariyle sitenin zengin ve fakir sınıfları arasındaki fark artmış ve sınıflar arası çatışmalarla iktidar çekişmeleri hız kazanmıştır.[5]

Bediüzzaman’ın şu ifadesi, bu hususta gerçekten dikkat çekicidir; “Kavga kapısını kapamak için banka(faiz) kapısını kapayınız.”[6] Yine Kureşi bu hususa ışık tutan şöyle bir tespitte bulunur: “Dünyanın içinde bulunduğu karışıklık ve bozuklukların çoğunda bu faiz denen şeyin mesuliyeti vardır.”[7]

2. Azınlığın Söz Sahibi Olması

Faiz kurumu ve onun harekete geçirdiği kredi mekanizması sayesinde son derece küçük bir grup, bütün bir ekonominin tasarruflarının tamamına hükmeder ve kendi öz kaynaklarıyla orantısız, muazzam bir mali gücün tam avantajlarını kullanılır hale gelebilir. Yani başkasının taşıyla, başkasının kuşunu vurarak gittikçe zenginleşebilir.[8]

Ferd ferd insanların ya da hükümetlerin giriştikleri faizli borçlanmalar yüzünden bütün insanlığın alın teri akıtarak elde ettiği kazançlar bir avuç azınlığın eline geçmektedir.[9] Servetin tekelleşmesi ile sonuçlanan bu borçlanmalar, servet sahiplerini idarede de dâhil olmak üzere birçok alanda söz sahibi yapar. Böylece bu azınlık grup, kendi menfaatlerine uygun kanunların çıkarılması, aleyhlerinde olan kanunların değiştirilmesi girişiminde bulunurlar.[10] Veyahut kendi menfaatlerine uygun kişileri, istedikleri idari pozisyona getirip, menfaatlerine uygun düşmeyen kişileri bulundukları pozisyonlarından indirilmesi yoluna girerler.[11] Ayrıca, kamu imkanlarını kendi menfaatleri için kullanmaktan çekinmezler.

Netice de, bu tür bir yapıya sahip toplumların nüfuslarının sınıfsal dağılımı, bir piramidi andırırken, gelirlerinin sınıfsal dağılımı ters bir piramidi andırır. Yani böyle toplumların siyasi yapısı ve sistemleri de onların ekonomik ve sosyal yapılarını yansıtır.[12]

3. Savaş ve Buhran Sebebi Olması

Faizin önemli zararlarından birisi de, buhrana sebep olması; diğer bir ifadeyle kaos sebebi olmasıdır. Perviz Hatemi, 1931 ve 1939 yıllarında Amerika’nın yaşadığı buhranı şöyle anlatır: “Büyük ticari ve sınai kuruluşlar, para ihtiyacını karşılamak istemişler, borç senetleri ile büyük ölçüde borçlanmışlardır. Üretim fazlalaşıp talep azalınca da bir çıkmaza girmişlerdir, fiyatları düşürseler, masrafları ve ödemeleri gereken faizi karşılayamayacaklar, bu fiyatlarla da sürüm imkânı yok. O zaman hükümet karşılıksız para basmış ve sonuçta ciddi bir buhranla karşılaşmıştır.[13]

Bir Alman yazar da faiz felaketi isimli eserinde dünyadaki ekonomik kaosun sebebinin faizden kaynaklandığını yazmış ve bütün dünyanın birbirini aldattığını ispat etmiştir.[14]

Bir başka açıdan denilebilir ki, faizin meydana getirdiği ekonomik bunalım ve bunun devamı olarak ortaya çıkan siyasi istikrarsızlık, çeşitli şekillerde tezahür edebilir. Bu, siyasi iktidarın muhalif gruplar lehine seçimle el değiştirmesinden, siyasi amaçlı cinayet, çatışma ve soygunlara, askeri müdahalelere ve hatta ihtilâllere kadar uzanan bir çeşitlilik gösterir. Bu bakımdan Türkiye’nin son 50 yıllık tarihini hatırlamak yeterlidir.[15]

4. Gelecek Kuşaklara Aktarılan Borç

Devletlerin faizle borçlanması, gelir dağılımı üzerinde bazı etkiler meydana getirdiği gibi, gelecek kuşaklara yüklenen bir borç olması yönünden de zararlıdır. J. Buchanan, devlete kendi istekleriyle borç verenlerin aldıkları faiz nedeniyle, ekonominin genelinde oluşan yükten etkilenmeyeceklerini ifade etmektedir. Ancak bu kuşağın devlete verdikleri borç karşılığı elde ettikleri faiz geliri, gelecek kuşakların ödeyecekleri vergilerle finanse edilecektir. Diğer bir ifade ile borcun yükü gelecek kuşaklara aktarılmış olacaktır.[16]

5. İçtimai Düzeni Bozması

Eğer her ekonomik dönemeçte ve faaliyette ihtiyaçları kadar veya ihtiyaçlarından fazla alım gücüne sahip olan kimseler, güçlerinin önemli bir bölümünü, ne kendileri mal veya ürün satıl almak için kullanmak, ne de bunu alım gücü az olanlara aktarmak yerine frenlemeye ve ellerinde toplamaya devam ederlerse, toplumun ekonomik ürünlerinin önemli bir bölümünün satışının durması beklenir. Mal ve tüketim azalınca da istihdam da azalma olur. İstihdamdaki azalma, gelirin düşmesine yol açar. Ve gelirlerin düşmesi ticari malların tüketiminde düşmeye yol açar. Dolayısı ile tüm toplumun refahı ve içtimai düzen ciddi şekilde zarar görür.[17]

Yine faiz nedeniyle, sermaye piyasasının faiz oranına göre az kârlı olan fakat mâli açıdan fazla faydalı olmayan; ancak genel kamu yararına olan işlere yönelmez. Tam aksine, sermaye gereksiz ama daha kârlı işlere akar. Diğer bir deyişle, faiz faktörünün aynı zamanda maliyet faktörü olmasından dolayı, sermaye sahibi, kârı düşük ama sosyal faydası fazla olan yatırımlar yerine, yüksek gelir getirebilecek sektörlere yatırım yapmayı tercih edecektir. Bu ise, tabii olarak içtimai düzeninin sağlığının bozulmasına sebep olur.

YAZAR: CENGİZHAN SALİH



[1] Platon, Devlet, 21. Baskı,  İstanbul, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2011, s. 283.

[2] A.e.

[3] Sabri Orman, İktisat, Tarih ve Toplum, 2. Baskı, İstanbul, Küre Yayınları, 2010, s. 216.

[4] Orman, a.g.e., s. 168.

[5] M. Kutluğhan Savaş Ökte, “Antik Çağda İktisadi Düşünce”, Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi, C. 7, S. 24, s. 40.

[6] Said Nursi, “Osmanlıca Nüsha, 25. Söz/Birinci Şule”, Zülfikar Mecmuası, İstanbul, Altınbaşak Neşriyat, 2011, s. 118.

[7] İsmail Mutlu, Faiz, İstanbul, Mutlu Yayıncılık, 2003, s. 103.

[8] Orman, a.g.e., s. 167.

[9] Ali Acar, “Faiz ve Toplum İlişkisi”, İslam Hukuku Araştırmaları Dergisi İslam İktisadı Özel Sayısı, S. 16, İstanbul, 2010, s. 190.

[10] Mutlu, a.g.e., s. 103.

[11] Yiğit Bulut, “Türkiye’de Faiz Lobisi var mı?”, (Çevrimiçi) http://www.haberturk.com/yazarlar/yigit-bulut/647658-turkiyede-faiz-lobisi-var-mi , 16.01.2013.

[12] Orman, a.g.e., s. 168.

[13] Mutlu, a.g.e., s. 115.

[14] Mutlu, a.g.e., s. 115.

[15] Orman, a.g.e., s. 217.

[16]Duran Bülbül, “Devlet Borçlanmasının Sosyal ve Ekonomik Etkileri”, Ekonomik Yaklaşım, (Çevrimiçi) http://ekonomikyaklasim.org/dergipdfatilla/ciltler/14/44-46/7.pdf , 02.01.2013, s. 122.

[17] Ebu’l Âlâ el-Mevdûdî, Faiz, İstanbul, Hilal Yayınları, 2004, s. 66.




Sitemize yeni eklenen makale ve içeriklerden haberdar edilmek ister misiniz? E-mail adresinizi sistemimize kaydedin, sizi haberdar edelim. (Lütfen geçerli ve sürekli kullandığınız e-mail adresinizi kaydediniz.)