Facebook
RSS

1- Tanımı

Fizyokrat terimi Yunanca ‘da doğa anlamına gelen “physis” ve kuvvet yahut düzen anlamına gelen “kratos” kelimelerinin birleştirilmesinden meydana gelmiştir. Doğa kuvveti veya doğa düzeni diye Türkçe ‘ye çevirebileceğimiz bu terim, XVIII. yüzyıl ortalarından itibaren tarımı esas alan bir fikir sistemini ifade etmek üzere kullanılmıştır.[1]

Fizyokratlık, tarımı ihmal eden merkantilizme karşı doktrin alanında uyanmış ilk kuvvetli bir tepkidir. Bunlar toplum hakkında genel bir teori ileri süren ve biri felsefi (Tabii Düzen), diğeri ise iktisadi nitelikte (Safi Ürün) iki temel kavrama dayanırlar.[2]

Tabii düzen fikriyle iktisadi olayların, insanlar tarafından değil de, normal olarak tabii kanunlara bağlı olarak meydana geldiğini ilk defa keşfetme şerefi fizyokratlara nasip olmuştur.[3]

2- Hazırlayan Şartlar

Serbest piyasa ekonomisine doğru yaklaşırken en önemli merhalelerden birisi de fizyokrasidir. Modern ekonomi kurulurken siyasi ekonomi veya bir devlet ekonomisi olarak kurulduğundan fertlere üretim ve ticari hayatta serbestlik verilmediği için bunun zararları görülmeğe başlamasıyla bireylere yavaş yavaş bir takım hakların verilmeye başlaması aklın bir gereği idi. Nitekim öyle de oldu. Ayrıca Merkantilistlerin altın ve gümüş gibi kıymetli madenlere değer vermesi, ithalatı tamamen kısıtlayıp memlekete daha çok para girmesi için sadece ihracatı serbest bırakması ve maldan, malın üretiminden ve tedavülünden daha çok paraya önem vermesi, ekonomiyi bir rant ekonomisi haline getirdiği için, beklenen refahı sağlayamadığından, yavaş yavaş merkantilizm aleyhine yeni ” fikirler doğmaya başlamıştır.

3- Fikirleri

Fizyokratlara göre tabii nizam, tabii düzen, ilahi bir düzendir. Bu doktrine göre Tanrı’nın eseri olan mutlak, değişmez ve üniversal kanunlar vardır. İnsanın aklı ile keşfedebileceği bu kanunlara uymak gerekir. Çünkü bunlar tasarlanabilecek en iyi kanunlardır. O halde insan bu kanunlara uyarak serbestçe hareket edebilmelidir. Hükümetlerin görevi, bu kanunlara uyulmasını sağlamak ve özellikle mülkiyeti ve hürriyeti korumaktır.[4]

Fizyokratlar, fertlerin tabii hakları olan hürriyet kavramına dayanarak ve ilahi bir düzenin varlığını ileri sürerek insanlar tarafından konulmuş olan her türlü kısıtlayıcı kaide ve kuralların kaldırılmasını istediler.[5] Bu tabii ve ilahi düzen, insanlara en ‘yüksek derecede mutluluk bağışlayacak bir sistem olarak planlanmıştır. Bu açık bir şekilde anlaşılır bir şeydir, her zaman ve her yerde kendisini gösterir ve herkesi emirlerine uymaya mecbur eder. Bunun için bir takım sistemlere, mevzu hukuk ve nizamlara ihtiyaç yoktur; “Laissez faire-Bırakımz yapsınlar” yeterlidir.[6]

Fizyokratların bu tabii düzen fikri ekonomi ve serbest piyasa ekonomisi açısından çok önemlidir. Çünkü onlara göre dünyada tabii-ilahi bir düzen vardır. Bu sebeple devlet, iktisadi olayların akışına müdahale etmemelidir. Her şey kendiliğinden ahenk ve intizam içerisinde yürümelidir. İktisadın başlıca amacı, bu tabii-ilahi düzenin kanunlarını bulup incelemekten ibaret olmalıdır.

Onlara göre servetlerin çoğalması veya azalması, zirai faaliyetlere bağlı idi. Tarım, sosyal bünyede bütün vücudu besleyen bir uzuv rolü oynamaktadır. Zirai faaliyet neticesinde elde edilen servet, muhtelif damarlar vasıtasıyla mülk sahiplerine ve kısır meslek sahiplerine geçer.

Fizyokratlar kısır meslekler terimi ile ticaret ve sanayii kastediyorlardı. Fakat bu terimi kullanmalarına sebep ticaret ve sanayii hakir görmeleri değildi. Onlar, bu mesleklerin faydasız ve parazit bir karakter taşıdığını düşünmüyorlardı. Maksatları, sanayiin ve ticaretin yeni kıymet oluşturmadığını, yalnız mevcut servetlerin şeklini, yerini, vasıflarını ve kullanış tarzını değiştirdiğini ifade etmekti.

Tarım, insanın tabiatla ortaklaşa yaptığı bir faaliyetti. İnsan toprağa emek verdiği vakit, tabiat da bu emeğe karşılık, ekilen tohumu kat kat fazlasıyla geri verir. Fizyokratlar, tabiatın insan emeğine kattığı bu kıymet fazlasına “Net Hâsıla” diyorlardı. Onlara göre ancak net hâsıla, saf ürün bırakan bir faaliyet, üretim vasfını haiz olabilir. Sanayi ve ticaret böyle bir net hasıla temin etmedikleri cihetle, kısır meslek sayılmalıdır.[7]

Özetleyecek olursak fizyokratlar, hareket ve davranışlarında serbest olmasını, içerde ve dışarda mal giriş ve çıkışlarını kısıtlayan gümrük duvarlarından kurtulmasını, insanın tabii-ilahi düzenin gerektirdiği hukukla baş başa kalmasını istediler. Merkantilistlerin tamamen tersine olarak, devletin özel teşebbüslere kesinlikle müdahale etmemesini istediler. Devlet müdahalesinin son derece aleyhinde olan fizyokratlar, “laissez faire” (Bırakınız yapsınlar) nazariyesini yani iktisadi faaliyette tam bir hareket serbestisini müdafaa ediyorlardı.[8]

a) İslam Hukuku Açısından Değerlendirilmesi

İslam hukuku üzerine geniş incelemeleri bulunan Joseph Schacht, “İslam hukukunu anlamadan İslam’ı anlamak imkânsızdır”, diyerek bir gerçeği ifade etmiş oluyor.[9] Bu müsteşrik yazar, İslam hukuku hakkında aynı zamanda şunları da yazmaktadır: “İslam hukuku, ibadet ve dini merasimlerle ilgili esasları ihtiva ettiği gibi, aynı şekilde siyasi ve (dar anlamıyla) hukuki kaideleri de kapsamaktadır.“[10] Müslüman olmayan bir Batılı yazarın itirafına göre siyasi ve hukuki esaslara sahip olan İslam Hukukunun ekonomik prensipleri de ihtiva etmesi gerekir. Şimdi fizyokratların görüşlerini İslam hukukunun iki kaynağı olan Kur’an ve Sünnet ışığında ve bazı İslam âlimlerinin fikirlerine ve İslam hukukçularının görüşlerine dayanarak incelemeye çalışalım.

Fizyokratlar kâinatta tabii-ilahi bir düzen bulunduğunu, ekonominin bu tabii düzen kanunlarına bağlı olarak çalıştığını ilk defa söyleyen iktisadi düşünürlerdir. Yani ekonominin kendine mahsus, kendi kendine çalışan tabii kanunları vardır. Bu tabii-ilahi düzen bakımından fizyokratların İslam’a uygun bir düşünce içerisinde olduklarını söylemek mümkündür. “Çünkü İslam, insanın yaratılışına yerleşmiş ve tabiatın kanunlarıyla birleşmiş olan bir dindir. Tabiat Allah’ın tekvini kanunu, İslam da teşrii kanunudur. Bundan ötürüdür ki, İslam’ın tekliflerinde akıl ile barışmayan, tabiata aykırı olan bir hüküm yoktur.”[11] Bu cümlelerin sahibi olan Ahmet Hamdi Akseki, İslam’ın tabii ve fıtri bir din olduğunu söyleyerek şunları yazmaktadır: “Bütün insanların, insan olmak bakımından, müşterek bulundukları külli ve asli bir fıtrat vardır ki, o da hayvani ve meleki, cismani ve ruhani iki hayatı içeren ve görünen ile görünmeyen âlemi bilmeye, görülenden görülmeyeni sezmeye dayanarak yaratılmış olmalarıdır.” [12]

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, fizyokratlar gibi düşünerek, kâinatta hem fen bilimlerinde, hem de sosyal bilimlerde Allah’ın koymuş olduğu kanunların yürürlükte olduğunu söylemektedir. Başka bir ifade ile fen kanunlarını ve sosyal kanunları da koyan Allah’tır. İnsanlara düşen Allah’ın koyduğu bu kanunları keşfedip ortaya çıkarmaktır.

Muhammed Hamdi Yazır şunları söylemektedir: “Gerçekten Allah Teâla âlemlerin Rabbi olduğundan kâinatın hepsinde O’nun kanunları geçerlidir. Kanunlar bazen, o kanunu koyanlara ve bazen konularına, ilgililerine nispet edilir. Mesela Solon Kanunu koyucusuna nispet edildiği gibi, Akar (gelir getiren taşınmaz mallar) kanunu da konusuna, mahkûmlarına nispet edilmiştir. Tabiatta, hak (Allah) kanunlarının mahkûmu (hükmü altında) olması itibariyle bunların irade kanunundan başkasına “tabiat kanunları” ismi de verilir. Fakat hepsinin koyucusu Allah Teâla olduğundan bunlara Allah kanunları ve ilahi düzen demek elbette daha doğrudur. Bu kanunları bilmeye ilim ve fen denildiği gibi, onların iyiliğe götürenlerine de din, millet ve şeriat denilir. [13]

Özetle Allah’ın her kanunu, Allah tarafından konmuş olduğundan dolayı doğrudurlar; İnsan tarafından konulmuş kanunlar, ne ilim, ne din hiç biri olamazlar. Bunlar ilim açısından batıl, din açısından kötülük meydana getirirler ve doğru değildirler. Bunun için insanlığın hakkı, gerek ilimde ve gerek dinde kanun koymak değil, Allah’ın kanunlarını arayıp bulmak ve bu kanunları keşfedip ortaya çıkarmaktır. Arşimet hidrostatik kanununu, Newton yer çekimi kanununu, Aristo çelişme kanununu koydular demek doğru olmadığı gibi, Ebu Hanife hazretleri de kıyas-ı fıkhı (İslam hukuku) kanunlarım koydu demek doğru değildir. Bunlar, onlar tarafından konmuş olsaydı eğri ve yalan olurlardı. Doğru olmaları, Allah’ın kanununun keşfedilmesine nail olmalarından ileri gelir. Bunun için âlimler, icat eden değil, keşfeden ve ortaya çıkaran kimselerdir. Çünkü Allah’ın kanunları içinde gizli olanları da vardır.

Seyyid Hüseyin Nasr da tabiat kanunları, din ve bilim konusunda aynı şekilde düşünmektedir: “Modern bilim ile din veya maneviyat arasındaki tartışma yeni değildir. Batıda teoloji ile bilim arasındaki savaş üzerine ciltlerce kitap yazılmıştır. Bir yüzyılı aşkın bir süredir Doğu’da da hemen hemen her gelenekten çok sayıda kişi, bilim ile dini uzlaştırmaya çalışmıştır; bunu da genellikle Sankara’lar, Nagarjuna’lar, İbn Sina’lar ve Mencuise’ler yetiştiren geleneklerin haysiyetine yakışmayacak bir duygusal iyimserlik ve fikri yetersizlik ile yapmaya çalışmışlardır.”[14]

Tabiatın yaşamı sadece ahenk ve düzeni değil, fakat aynı zamanda ahenk ve düzeni mümkün kılan yasaları da izah eder. Bu yasalar, modern bilime yalnızca mekanik ve biyolojik olarak görebilir; fakat yapılan bu indirgeme, bu günün yaygın indirgemeci ligi altında körleşmiş ve düşünce kabiliyetini kaybetmiş olanların dışındaki insanlar için onların manevi önemini kaybetmez. Bu yasaların kaynağı nedir ve bunlar niçin vardır? Niye kalsiyum, kalsiyum gibi hareket etmeye veya elma ağacı niye armut değil de, elma vermeye devam etmektedir? Tabiat kanunları, Allah’ın mahlûkatı için vaz’ ettiği kanunlardan başka bir şey değildirler. İslami terminoloji ile bunlar her varoluş düzeninin şeriatıdır. Veya ilahi olmayan Budizm diliyle söylersek, Tabiat kanunları eşyanın dharmalarıdır (şeriatıdır). Tabiatın tam olarak kendi dharmasına uyması, insanın da kendi dharması ve aydınlanma arayışı olan ilkeye tamamen uyması için bir derstir. Bakir tabiat bir anlamda, edilgen bir tarzda da olsa, kutsallığı yansıtır; zira bir veli gibi, tabii formlar da Yaratıcının iradesine veya dharmalarına tamamen teslim olmuşlardır. Onlar, ilahi düzene tamamen boyun eğmeleri anlamında tam Müslümandırlar. Tabiatın manevi kişiliğe öğreteceği en büyük derslerden biri, eşyayı idare eden yasalara, mahlûkatı yöneten ilkeye ve Tao’ya olan bu tam teslimiyettir.”[15]

Fizyokratlar iktisadi gelişme hususunda serbestliği müdafaa etmekle ne kadar haklı hareket etmişlerse ziraattan başka meşgaleleri kısır telakki etmekle de o derece hataya düşmüşlerdir.[16]

Serahsi eserinin Kitab-ül Kesb (Çalışma, kazanma) bölümünde ticaret, ziraat ve sanayi ile meşgul olan peygamberlerin isimlerini verdikten sonra “Çalışıp kazanma peygamberlerin mesleğidir“, diyerek, “İşte bu peygamberlerin yoluna uy.”[17], ayetini zikreder.[18] Bu sebeple İslam hukukçuları üretimi, tüketimi yasaklanmamış olan meşru ve mubah malların kazanılmasında vasıta olan her türlü mesleği bir kabul etmişler ve bunlar arasında bir ayırım yapmamışlardır.

Kur’an’da ticareti Allah’ın helal kıldığından,[19] ziraat yapmaktan,[20] zırh yapma sanatından,[21] gemi yapmaktan,[22] demirin insanlara faydalı olduğundan,[23]demir piklerinden ve bakır eriyiğinden[24] bahsedilir.

İslam’a göre kâinat ve her türlü dünya nimeti insanlar için yaratılmış ve onların emrine verilmiştir. Bunlar, meşru yollardan faydalanılmak şartıyla, insana helaldir.[25] Yalnız insan ihtiraslarına boyun eğip maddi eğilimlerine teslim olmamalı ve gayesini unutmamalıdır.

İktisadi faaliyetler, insanları “Allah’ı anmaktan, namazlarını kılmaktan ve vergilerini vermekten alıkoymamalı.“[26] Zira bütün madde âlemi boş ve lüzumsuz yere var edilmemiş, sadece insanın imtihan edilmesi için yaratılmıştır.[27] Maddi eğilimlere teslim olmamak için daima ebedi hayatı hatırlamak gerekir.[28] Fakat maddi hayattan kaçmak da tıpkı ona teslim olmak gibi, haddi aşmaktan başka bir şey değildir.[29] Yani müslüman maddeye esir olmayacak; fakat çalışarak hizmet şuuruyla maddeyi kullanacak, insanlara faydalı olacak ve Allah’ın rızasını kazanmaya çalışacaktır. Müslümanın görevi, iman ettikten sonra maddenin geçici olan görüntüsüne kendisini kaptırmadan çalışmasını sürdürmesidir.[30]

Kamil Miras, İslam’da ferde verilen önemin derecesini vurgulamak isterken şunları söylemektedir: “İslam dini kadar insanlara benliğini, izzet-i nefsini, kişiliğinin şerefini muhafaza yollarını öğreten hiçbir din, hiçbir ahlaki ve içtimai bir teşekkül yoktur. İslam nazarında milletin istiklali, cemiyetin şeref ve namusu ne kadar mukaddes ise ferdin izzet ve itibarı da o nispette saygı görmesi bir vecibedir. Herkes bu paha biçilmez ilahi emaneti korumakla mükelleftir. Bu maksatla insanlara bütün fazilet yolları gösterilmiş, çirkin, kötü ve zararlı şeylerden uzak durulması emredilmiştir.[31]

YAZAR:PROF. DR. OSMAN ESKİCİOĞLU

———————————————————————–

[1]Feridun Ergin, Ak İktisat, s.322.

[2]Yeni Türk Ansiklopedisi, III, 944.

[3]İbrahim Fadıl, İktisat, s. 13.

[4]Yeni Türk Ansiklopedisi, III, 944.

[5]Şükrü Baban, İktisat Dersleri s. 129.

[6]İbrahim Fadıl jktisat, s. 42.

[7] Feridun Ergin, İktisat, s.53.

[8]Hazım Atıf Kuyucak, İktisat, s. 121.

[9] Joseph Schacht, İslam Hukukuna Giriş, s. 9.

[10] Joseph Schacht, a.g.e., s. 9.

[11]Ahmet Hamdi Akseki, İslam, s. LXX, (70)

[12] Ahmet Hamdi Akseki, İslam, s. 550

[13]Elmalılı Muhammed Haindi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Matbaai Ebuzziya, İstanbul 1935.1.125.126.

[14]Seyyid Hüseyin Nasr, Bir Kutsal Bilim İhtiyacı, Çev: Şehabeddin Yalçın, Paşahan Matbaası, İnsan Yayınlan, İstanbul 1995, s. 103.

[15]Seyyid Hüseyin Nasr, Bir Kutsal Bilim İhtiyacı, s. 163.

[16]Hazım Atıf Kuyucak, İktisat, s. 121.

[17]Enam 6/ 90.

[18]Serahsi, Mebsut, XXX, 244-246.

[19]Bakara 2/ 275.

[20]Yusuf 12/47; Mülk 67/15.

[21]Enbiya 21/80.

[22]Hud 11/37.

[23]Hadid 57/ 25.

[24]Kehf 18/ 96; Sebe 34/12.

[25]Bakara 2/ 22; Maide 5/ 20.

[26]Nur 24/ 37.

[27]Sa’d 38/ 27; Enfal 8/ 28.

[28]Enam 6/ 32; Al-i Irnran 3/148.

[29]A’raf 7/ 32. ‘

[30]Ahmet Tabakoğlu, İktisadi Kalkınma ve İslam. Acar Matbaacılık. İstanbul 1987, s. 245,246.

[31]Kamil Miras, Tecrid-i Sarih, V, 95.




Sitemize yeni eklenen makale ve içeriklerden haberdar edilmek ister misiniz? E-mail adresinizi sistemimize kaydedin, sizi haberdar edelim. (Lütfen geçerli ve sürekli kullandığınız e-mail adresinizi kaydediniz.)