Facebook
RSS

Ekonomi, aslında sosyal bilimler kategorisinde bulunan bir disiplin ve bir bilim dalıdır. Ancak teorisi ve pratiğiyle bugün dünyada yaşanan ekonomi anlayışı ve uygulamasının her yönüyle bilimsel olduğunu söylemek mümkün değildir. Daha doğrusu bu ekonomi bilimini batı dünyası sosyal bilimlerdeki yanlış varsayımları ve bir takım eksik ve aksaklıkları yüzünden tam müstakil bir bilim dalı haline getirememiştir.

Ekonomik hayat, insanoğlunun yaşaması zorunlu olan 5 zaruri alandan birisidir. Bütün canlı varlıklar ekonomik hayatta aşağı yukarı benzerliklerle ortak olup hayatlarına yeme ve içmelerle devam ettirir; üreme ile de nesillerinin devamını sağlarlar. Aslında ekonomik hayat fizyokratların da dediği gibi, doğal ilahi bir yapıya sahiptir. Her türlü suni ve yapay davranışlar ve dıştan muameleler ona fayda yerine zarar verir. Bu konuda fizyokratların ileri sürdüğü ikinci temel ana fikir şöyledir: Dünyada doğal bir düzen vardır. Bu doğal düzenin kurucusu, dünyayı yaratan kuvvettir. Tanrının kurduğu düzen, insanların düşünebilecekleri sun’i-yapay sistemlerden daha iyi ve daha faydalıdır.[1] Fakat 1750 lerde ortaya atılan bu güzel fikirlere rağmen Batı dünyasında kapitalist bir anlayış ve sömürücü bir ekonomik zihniyet meydana gelmiş ve şimdilere kadar hâkimiyetini sürdürmüştür.

Batıda Rönesans’la başlayan yenilenme ve değişim anlayışı bireyden topluma ve fertten devlete her şeyi değiştirmiştir. Macit Gökberk’in ifadesiyle Rönesans, hiçbir zaman klasik ilk çağ düşüncesinin yalnız bir yenilenmesi değildir; o, görüş ve tutumu büsbütün yeni olan bir hayat, kendisine öteki çağlarda rastlanmayan yepyeni bir insan da getirmiştir… Yeni bir insan anlayışı yanında yeni bir din, yeni bir hukuk ve devlet anlayışı da getirmiştir.[2] Biz, yazarın bu yazdıklarına, Rönesans, aynı zamanda yeni bir ekonomi anlayışı da getirmiştir, cümlesini eklemek istiyoruz. Her ne kadar yeni ekonomik fikirler ve ekoller daha sonra ortaya çıkmış olsa bile, tohumları bu zamanlarda atılmış olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü dinde, hukukta ve sanatta serbestlik isteyen insan, artık ekonomide de serbestlik aramaya başlamıştır. (Mesela ekonominin dini anlayışlardan serbest kalması neticesi, Kalvinizm mezhebinin kurucusu olan Jean Calvin, o zamana kadar hiçbir dinin ve hiçbir filozofun yapmadığı bir şeyi yapmış, faiz hakkında yeni bir görüşü, yani faizin meşru olduğu düşüncesini ileri sürmüştür.[3] Artık dünün tabii insan kavramı yerine veya başka bir ifade ile Allah’ın yaratıp yeryüzünde görevli kıldığı tabiî-normal insan anlayışı yerine bu dönemde “Homo Economicus” (İktisadi adam) anlayışı ortaya çıkmıştır. Böylece iktisatçılar zamanın modasına uyarak, hayallerinde yeni bir insan tipi, menfaat duygusunun etkisi altında kalan ve öyle hareket eden, bu sebeple de diğer bütün duyguları ve ahlakî ihtiyaçları bastırılmış olan, gerçekten uzak, sembolik bir insan tipi egoist, çıkarcı sadece kendi menfaatini düşünen bir insan kurgulamışlardır.

Bu insan kurgulama işini sadece ekonomi yapmadı; diğer ilimler de, felsefeden yavaş, yavaş ayrılan başka bilimler de sadece kendi pencerelerinden bakarak bir çeşit insan üretmeye çalıştılar. Eskiden Rönesans öncesi ilim, din ve felsefe, hepsi bir arada mütalaa ediliyor ve öylece beraber fonksiyon icra ediyorlardı. Adeta insanın bir davranışı hakkında hüküm verileceği zaman bunların hepsinin katılımı ile bir karara varılıyordu. Fakat felsefe dinden, ilimler de ahlak ve felsefeden yavaş, yavaş ayrıldıkça bu birlik bozuldu. Tabir caiz ise artık herkes kendi keyfine göre hüküm vermeye başladı ve böylece insanı, her bir ilim kendine göre farklı bir şekilde niteledi. Kimi ilim ona, konuşan hayvan derken, diğeri düşünen hayvan adını verdi. Birisi sosyal varlık derken, bir diğeri de sadece kendi çıkarı için çalışan, bencil bir varlık anlamında insana iktisadi adam (homo economicus) lâkabını taktı. İnsanın bu şekilde düşünen, konuşan, sosyal ve bencil olarak nitelenmesi belki o kadar önemli değildi; her ne kadar sosyal olmakla bencil olmak aralarında biraz problem olsa da bu sıfatlar arasında pek çelişkiler yoktu. Ancak ekonominin kendisini ahlaktan soyutlaması ve ilimlerin de insanı sanki değişik, farklı ve zıt  parçalardan meydana gelmiş gibi algılamaları ve öyle kabul etmeleri çok yanlış ve zararlı idi. Tabiî ki, insanın dinî, ilmî, içtimaî, idârî, siyâsî, iktisadî ve ailevî yönleri vardı ve bunlar birbirinden ayrı ve kopuk değildi; onların hepsi bir bütün teşkil ediyordu. Mesela ekonomi, iktisadî olayları sadece ekonomik açıdan yani fayda ve zarar açısından inceleyerek, bir esrarkeş için afyon faydalıdır,[4] derse ve bunu ekonomide ihtiyacı karşılayan her şey faydalıdır prensibine dayandırırsa, bu ekonomi insana ne kadar fayda sağlar ve bu söz ne kadar gerçekçi ve bilimsel olur? Esrarkeşlerden oluşan bir toplum, ekonomik açıdan bir değerlendirmeye tabi tutulduğu zaman acaba o toplum ekonominin amacını gerçekleştirebilen ve   ihtiyaçlarını tatmin edebilen bir refah toplumu olabilir mi? Üreten, tüketen, harcayan, yatırım yapan ve çalışan capcanlı bir toplum olabilir mi? İşte bunlar, bu Rönesans medeniyetinin ekonomi anlayışının ortaya koyduğu çelişkilerdir.

Böylece felsefenin dinden, bilimlerin de felsefeden ayrılması sanki eşyanın tabiatında bir boşluk, bölünmüşlük, zıtlık ve çelişkiler meydana getirdi; hâlbuki eşyanın tabiatında böyle şeyler yoktu ve işin gerçeği böyle değildi. Çünkü İbrahim Fadıl’ın dediği gibi, hukuk, ahlak, iktisat ve din gibi sosyal bilimlerin şubeleri arasındaki sınırlar kesin ve belirgin değildir. Bunlar daha çok araştırma ve öğrenmeyi kolaylaştırmak için bilginlerin kabul ettikleri nazari ve yapay bir takım sınıflamalardan başka bir şey değildi.[5] Felsefe dinden veya din felsefeden ayrıldıysa artık din kuralları akla ters düşecek veya akla dayalı düşünceler din ile çelişecek şeklinde bir düşünceye sahip olmak kadar saçma bir şey olamaz. İnsan hem akıl ve hem de nakil sahibidir; bunların gereklerini de aynı anda yaşar. Akıl ile nakil (vahiy) birbirini tamamlayan, kaynaşmış iki unsur olarak beraber fonksiyon icra ederler. İnsan fıtratının gerektirdiği bütün ilimler ve onun sahip olduğu doğru inançlar birbirinden ayrı ve çelişir değildir. İnsan birey ve toplum olarak deniz kıyısındaki kum taneleri gibi birbirinden kopuk da değildir; birinin faydası hepsinin faydası, birinin zararı hepsinin zararı demektir. Toplum böyle yekpare olmasaydı “onların mallarında sâil ve mahrumun belli bir hakkı vardır.”[6], kuralındaki bu hak iddiasını açıklamak mümkün olmazdı. Zengin olsun fakir olsun her kes, kendi mensup olduğu toplumun ferdidir. Anne karnındaki çocuk gibi ona bağlı olarak çalışan ve öyle hareket eden bir uzviyettir. Öyleyse toplumdaki insanî değerlerin bir bileşim olduklarını kabul ederek bunların bir bütün halinde barışık ve kaynaşık bir vaziyette fonksiyon icra ettiklerini söylemeliyiz.

İşte biz bugünkü ekonomileri insan fıtratına ters, eşyanın tabiatına uymayan sömürü anlayışıyla emeği istismar ettikleri için, insanların refah seviyesine hep birlikte ulaşıp mutlu olmalarını sağlayamayıp tam tersine bir takım stres sıkıntı ve krizlere sebep oldukları için kabul etmiyoruz. Bunun için de tek çare ve tek reçete olarak İslam ekonomisini öneriyoruz.

Çünkü İslam ekonomisinde insana saygı vardır. Onun malı canı gibi dokunulmazdır; saygındır ve saygı değerdir. Bu konuda Elmalılı aynen şöyle demektedir. “insanın malı da onun kendi ihtiyacıyla ilgili olduğundan büyük hürmeti haizdir.”[7] Aynı anlamda Hz. Peygamber’den bir hadis de nakledilmektedir. O, insanın malının hürmeti, (yani haramlığı ve dokunulmazlığı) onun kanının hürmeti (yani haramlığı ve dokunulmazlığı) gibidir.[8]

İslam ekonomisi Kuran ve sünnete dayanır. Burada Kuranda ekonomi ile ilgili geçen ayetlerden bazı örnekler vermek istiyoruz. Emek[9]; ücret (İcare, yani hiz ve kira akdi)[10]; Faiz (riba)[11]; alış-veriş (bey’)[12]; mal[13]; para[14]; karz (kredi)[15]; sermaye[16]; ihtiyaç[17]; fayda[18]; zarar[19]; kazanma (kar etme)[20]; eşyanın (malların ve paraların) değerlerinin düşürülmemesi[21]; zekât (vergi) ve zekâtın-verginin harcama alanları[22]; ticaret[23]; ziraat[24]; aldatma[25]; gasp ve hırsızlık[26] gibi ayetlerde hep ekonomiye ait esaslar getirilmiştir.

Her dinin ve her ilmin kendine mahsus terimleri vardır. Kapitalist ve materyalist düşünce de terim üretmiş ve var olan terimlere de başka anlamlar yüklemeye çalışmıştır. Mesela mülkiyet aynı kelime olmakla beraber bunun ifade ettiği anlam kapitalist düşünce ile İslam düşüncesinde çok farklıdırlar. Hâlbuki her iki görüş de mülkiyeti vazgeçilmez bir esas olarak kabul etmiştir. Onun için İslam ekonomisi terim, tarif ve tasnifleriyle kendi nev-i şahsına mahsus, sü-i jenerist bir sistemdir.

Kapitalizmde faiz de serbesttir, kar da serbesttir. Komünizmde faiz de yasaktır, ticaret de yasaktır. Hâlbuki İslam’da bunların her ikisine de uymayan ayrı bir yol vardır. İslam ekonomisinde ticaret ve kar helal ve serbest, faiz ve riba ise haram ve yasaktır. O sebeple İslam ekonomisi kendine özel bir yapıya sahiptir. O, üretim-tüketim, tasarruf-yatırım, ithalat-ihracat, mübadele, tedavül, tabiat, emek ve sermaye esasları vergide ise zekât, toprakta planlama prensibini getirmiştir. Onun için İslam ekonomisi, üretimde mülkiyet; tüketimde şüyuiyet; tasarruf ile yatırımda serbestlik; ithalat ve ihracat, ticaret mallarında vergi şartı ile serbest yani gümrük yasak; emek kutsal olup herkes onu kullanmakta serbest, yani emeğin sendika ağaları vasıtası ile sömürülmesi yasak; mübadelede serbest piyasa, arz ve talep esas, narh yasak ve mallar, bireyler tarafından hiçbir yerden izin almadan üretilir; toprakta planlama esas olup imar rantı birey ve arsa spekülatörlerinin değil, tüm topluma ait ve vergide zekât sistemini uygulayan bir ekonomidir.

Bugün gecekondu şehirciliği, toprağın hukukuna ters düşen toprak kanunundan kaynaklanır. “insan için el emeğinden başka bir şey yoktur” diye haber veren ayet [27], bin senede teşekkül eden ve böylece fert ve devletlerin üretmediği bir toprakta, fert ve devletlerin tam bir mülkiyete sahip olmadığını ve toprağın menkul mallara göre ayrı bir hukuka sahip olduğunu göstermektedir. O nedenle topraklar ve yerküresi Hz. Âdem’den kıyamete dek geçmiş ve gelecek insanların ortak malı durumundadır.  O sebeple bütün yeryüzü sanki bir ekonomik bir alan gibidir. Bunun için mal, para ve emek dolaşımı tüm dünyada serbesttir ve herhangi bir yörede oturup vatandaş olmak da herkesin doğal bir hakkıdır. “Namaz bitince yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfünden rızkınızı arayın”[28] ayeti bize bunu söylüyor. Fakat insanoğlu kendisine gümrük duvarları örmüş, pasaport icat etmiş ve aşılmaz sınırlar koymuştur.

Economie Politique deyimi ilk olarak 1615’te Fransa’da Antoine de Montchrétien’in çok iyi bilinen kitabı Traité de l’economie politique’de yer aldı. Fransız fizyokratlar, Adam Smith, David Ricardo, ve Karl Marx politik iktisadın bazı temsilcileridir. 1805’te Thomas Malthus, East İndia Company College,  Haileybury, Herdfordshire’da İngiltere’nin ilk politik iktisat profesörü olmuştur. Adam Smith de The Wealth of Nations adlı eseriyle siyasi kurumlar vasıtasıyla tekel, piyasa korumacılığı, maliye politikası ve kar arayışları ile çıkarcı sömürücü bir ekonomi anlayışı ortaya koymuştur. Hatta tarihçiler politik iktisadı, terimini geçmişte çıkarları için faydalı olabilecek değişiklikleri yaparken siyaseti kullanan ortak iktisadi çıkarlara sahip insanlar ve grupların bunu yapma yollarını araştırırken kullanmışlardır.[29] Yani bu kapitalist, sosyalist ve komünistlerin politik iktisatçıları aşırı bir menfaat peşinde koşarken ve kendi çıkarlarını kotarırken toplumun bilhassa işçi ve memur tabakasını modern köleliğe mahkûm ettiklerinin farkında değillerdi. Bu yanlış iktisat anlayışı yüzünden ortaya konan yanlış ve zararlı kanun ve kurallar bir takım yan etkiler meydana getirdiler ve insanlığın birçoğunu köleliğe hem de modern köleliğe mahkûm ettiler.

İnsanın yeme, içme ve barınma gibi birtakım ihtiyaçları vardır. İşte iktisatçılar buna insanda bulunan bir eksiklik diyorlar ve ihtiyaç diye isim veriyorlar.[30]Fakat bazı ilaçların bünyede yan etkiler meydana getirdiği gibi, kapitalist anlayışın bazı yanlışları yüzünden ihtiyaç olmayan şeyler de ihtiyaçmış gibi ortaya çıkmıştır. Böylece hayat hem zorlaşmış hem pahalılaşmıştır. Kuranda “sana neyi infak edeceklerini (sarf edeceklerini) soruyorlar. De ki, artanı (yani ihtiyaç fazlasını)” buyrulmaktadır.[31] Biz bu prensibi şöyle açıklayabiliriz. Bir kimsenin geliri ve malı ancak kendi ihtiyaçlarına yetebilecek kadar ise o kimse bir infakta, harcamada, hayır, sadaka ve vergi vermez. Çünkü Elmalının yukarıda geçen ifadesine göre kişinin malı ancak kendi ihtiyacı ile kaimdir. Bir toprak arıktan akan su, çukurları doldurmadan öbür tarafa geçemez. İşte insanın kendi eksiklikleri kapatılmadan dışarıya mal ve ekonomik değer aktarması olamaz. Eğer böyle yaparsa ihtiyaçtan artanını değil, ihtiyacı olandan vermiş olur ki, bu da meşru değildir.

Modernite bir çeşit toplumsal yaşam biçimidir, din bağından kurtulmuş özgürlükçü, ben merkezli ve maddeye dayalı bir anlayış hâkimdir. Modernite bizlere kutsalı olmayan bir kamusal düzen armağan etti. Onun için modern insanın kutsalı yoktur. O, ihtiyaçlarını, bunların tatmin yollarını, siyasi ve iktisadi davranışlarını hep kendisi belirler. Kutsalını yitiren batı toplumu demokrasi, insan hakları, serbest piyasa ekonomisi ve insan hakları gibi kavramları kutsal değerler haline getirmiştir. Onun için hemen hemen bütün dünya laik, profan ve pozitivist değerlerin hâkimiyeti altına girmiştir. Bunun neticesinde de mutsuz insan mutsuz toplum, stresli ve sıkıntılı bir birey ve stresli ve sıkıntılı bir toplum ortaya çıkmıştır. Oysa Müslüman için Kuran ve Sünnete dayanan her türlü emir nehiy ve tavsiyeler kutsaldır. İslam’ın bütün dini ilmi sosyal, siyasi ve ekonomik emirleri ve tavsiyeleri kutsaldır ve yücedir. İnsan ise hiçbir varlıkla mukayese edilmeden onun özü de kutsaldır. Ama modern insanın anlayışı bu değildir. Onun ne olduğunu ateşin içine düşmüş yanmakta olan bir bebeğin nasıl yandığını filme çeken merhametsiz acımasız kameramanın durumu çok güzel yansıtmaktadır.

Netice olarak biz bu pahalı ve zor hayattan kurtulmak için, stres, sıkıntı ve krizlerle dolu iktisadi olaylardan uzak kalmak için tek yolun İslam ekonomisi olduğuna inanıyoruz.

YAZAR: PROF. DR. OSMAN ESKİCİOĞLU

——————————————————————————————–

[1] Feridun Ergin, Ak İktisat Ansiklopedisi, s. 323

[2] Macit Gökberk, Felsefe Tarihi, 13. baskı, Remzi Kitabevi, İstanbul–2002, s. 161, 177.

[3] Feridun Ergin, İktisat, s. 42.

[4] Bkz. Şükrü Baban, İktisat Dersleri, İstanbul–1942 s. 7.

[5] İbrahim Fadıl, İktisat, Akşam Matbaası, İstanbul–1928, s. 8.

[6] Zâriyât 51/ 19; Meâric 70/ 25.

[7] Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kuran Dili, I, 965

[8] Ahmed b. Hanbel, I, 446

[9] Necm 53/ 39;Leyl 92/4, İnsan 76/ 22, Enbiya 21/ 94.

[10] Talak 65/ 6; Necm 53/ 39; Bakara 2/ 286.

[11] Bakara 2/ 275–287; Ali Imran 3/ 130; Nisa 4/ 161.

[12] Bakara 2/ 275; Bakara 2/ 282; Nisa 4/ 229), Faiz (Bakara 2/ 275, 276, 279; Ali Imran 3/ 130; Nisa 4/ 161.

[13] Bakara 2/ 188; Nisa 4/ 29; Tevbe 9/ 103.

[14]   Bkz. Varık: Kehf 18/ 19; Para (dirhem) (çoğulu derahim) Yusuf 12/ 20; Para (dinar (çoğulu denanir) Ali İmran 3/ 75.

[15] Maide 5/ 12; Hadid 57/ 18; Teğabün 64/ 17; Müzzemmil 73/ 20

[16] Mümin 40/ 80

[17] Bakara 2/ 279

[18] Bakara 2/ 164; Mümin 40/ 80.      .

[19] Nisa 4/ 12

[20] Bakara 2/ 16

[21] Araf 7/ 85; Hud 11/ 85; Şuara 26/ 183

[22] Bakara 2/ 43; 83; Müminun 23/ 4; Tevbe 9/ 60

[23] Bakara 2/ 282; Nisa 4/ 29; Tevbe 9/ 24; Nur 24/ 37

[24] Yusuf 12/ 47; Vakıa 56/ 64

[25] Şuara 26/ 181–183; İsra 17/ 35; Mutaffifin 83/ 1–3), İsraf  (A’raf 7/ 31

[26] Mümtehıne 60/ 12

[27]  Necm 53/ 39

[28] Cuma 62/ 10

[29] http://tr.wikipedia.org/wiki/Politik_%C4%B0ktisat

[30] İbrahim Fadıl İktisat İstanbul–1927, s. 59

[31] Bakara 2/ 219




coded by nessus

Sitemize yeni eklenen makale ve içeriklerden haberdar edilmek ister misiniz? E-mail adresinizi sistemimize kaydedin, sizi haberdar edelim. (Lütfen geçerli ve sürekli kullandığınız e-mail adresinizi kaydediniz.)