Facebook
RSS

İslâm iktisat tarihi, bize Müslümanların çeşitli dönemlerde fiilî ortak pazar­lar oluşturduklarını göstermektedir. Daha hicretin birinci yılından itibaren yapı­lan fetihler İslâm’ı çok geniş bir sahaya yaymıştı.

Hz. Peygamber devrindeki 3 milyon km2yi aşan toprağa ilaveten Halifeler dönemindeki 25 yılda 10 milyon km2lik bir alan elde edildi. Böylece Çin’den İs­panya’ya kadar uzanan geniş bir ülke başkent Medine’nin yönetimi altındaydı.46

1. Hz. Ebû Bekir dönemi (632-634)

Hz. Peygamber’den sonra işbaşına gelen halifeler döneminde (632-661) İslâm geniş bir alana yayıldı.

Hz.Peygamber’den sonra müslümanların başına Hz. Ebû Bekir (632-634) getirildi. Arap yarımadasında başgösteren ayrılıkçı ve geriye dönücü hareketleri bastırarak tekrar birliği sağladı.

O’nun uğraştığı başlıca konu, Arabistan yarımadasında ortaya çıkan irtidat ve irtica (dinden dönme) hareketleriydi. Mekke ve Medine hariç, hemen bütün Arap kabilelerinde, çeşitli gerekçelerle, İslama karşı ayaklanmalar ortaya çıkmıştı. Ayak­lanan kabilelerin bir kısmı zekât yükümlülüğünden kurtulmak istiyorlardı. Fakat Ebû Bekir bunlara taviz vermedi. Belki bir dereceye kadar, eski Arap kabileciliğinin yeniden ortaya çıkışı olarak yorumlanabilecek bu hareketler, Ebû Bekir ve arkadaşlarının tavizsiz gayretleriyle bertaraf edildi ve birlik tekrar sağlandı.

İrtidat hareketlerinin bastırılmasından sonra, himâ adı verilen kabile toprak­ları tamamen İslâm Devleti ‘nin mülkiyeti altına alındı. Bu olgu, kabilenin yerini devletin ve kabileciliğin yerini İslâm birliğinin almasının bir göstergesidir. Himâların devlete intikali, ilkin askerlerin oturduğu ve hayvanlarını otlattığı yer­lerde uygulandı. Bu tür uygulamalar Emevîler döneminde çoğalmıştır.47

2. Hz. Ömer dönemi (634-643)

İkinci halife Hz. Ömer dönemi (634-643) fetihler dönemidir. İslâm devleti İran ve Bizans’a karşı saldırıya geçti. 3-4 milyonluk Müslüman kitlenin 150 mil­yona meydana okumaya başladığı rivayet edilir. Müslümanlar kısa sürede İran’ın büyük bir kısmını, Mısır, Suriye ve Irak’ı fethettiler.

Suriye, Mezopotamya ve Mısır’ın eski halkları, Müslüman Arapları topraklarını zapteden güçler olarak değil, bir kurtarıcı olarak karşılıyorlardı. Bunlardan bir kısmı, etnik köken ve dil bakımından Araplarla ortaktılar. Halbuki bunlar yüzyıllarca Roma, Bizans veya Sâsânî imparatorluklarına bağlı yaşamışlardı. Şe­hirlerde yaşayanların düzen ve barışa olan özlemleri ile İslâm’ın demokratik, eşitlikçi, çoğulcu ve toplumcu yapısı geniş bölgelerde kısa sürede kültürel ve ik­tisadî bir hakimiyet kurulmasına yol açtı.

Fetihler hayatın akışı ve sürekliliğinde bir kesinti oluşturmadı. Mahalli ku­rumlar, bürokrasi, mâliye ve para sistemleri, kısaca mahalli gelenekler bazı dü­zeltmelerle varlıklarını sürdürüyorlardı.

İslâm’ın Avrupa’yı Akdeniz’den ve dünya ekonomisinden kopardığı ve ken­di içine ittiği şeklinde ifade edilen Pirenne’in ünlü tezinin48 tam aksine, Avrupa İslâm fetihlerinden etkilenerek kapanma ve boğulma devrine girmemiş, belki bu süreç hızlanmış, ancak bu fetihler sayesinde ticâret ve kültür dünyasına bağlan­mıştır. Asıl olarak IV. ve V. yüzyıllarda Kuzey’den gelen Barbar istilası, Merovenj (476-750) ve daha sonra Karolenjlerin (750-887) yönettiği Batı’da iktisadî kapanmanın sebebi olmuştu. İslâm’ın yayılması ise, sonuçta, Batı’nın iktisadî ge­lişmesine yol açacaktır.49

Son derece basit bir hayatla yetinmek zorunda olan Araplar, lüks hayat sü­ren bu iki toplumla temas ederek bu yeni hayat tarzını benimsemeye başladılar. Mesela, İran’la çatışıncaya kadar un elemesini ve kepeksiz ekmeği bilmeyen Arapların tüketim kalıbını, İran ve Roma mutfakları belirlemeye başlamıştı. Bü­tün bu değişmeler tedricen değil, ansızın ortaya çıkmıştı.50

Önceden 15-20 dirhemlik bir servete malik olan bir Arap zengin sayılırken, İran ve Suriye’nin fethinden sonra bu kadar parası olmayan hemen hemen hiç kimse kalmamıştı.

Fetihler sonunda yüzyıllar boyunca biriktirilen muazzam servetler müslümanların ellerine geçmeye başladı. Fatihler ganimetlerden elde ettikleri meblağ­ları ifade edecekleri rakamları bilmiyorlardı. Müslümanlar, Hıristiyanlık ve Mecusilik gibi dinlere mensup ruhbanların kilise ve tapınaklarda biriktirdikleri ve Kur’an’ın ifadesiyle “Allah yolunda infâk” etmedikleri altın ve gümüşü para ola­rak piyasaya sürdüler. Sâsânî saraylarından elde edilen kıymetli madenler de aynı şekilde tedavüle sürülerek mübadele hacmini genişletiyordu. Para arzının artışı pi­yasayı kamçıladı ve büyük bir iktisadî canlılık oluşturdu. Her çeşit mala karşı bü­yük bir talep uyandı. O zamana kadar ulaştırma imkanları olduğu halde sırf öde­me güçlüklerinden dolayı kapalı kalan pazarlar açılarak ekonomiyle bütünleşti.51

İslâm özellikle mâliye ve para konularında mahallî geleneklere bağlıydı. Bu yüzden fetihlerden sonra bizzat müslümanlar tarafından ağırlık, şekil, desen, re­sim ve yazı bakımından eskilerinden farkı olmayan yeni sikkeler basıldı. Bu ara­da piyasalarda bir süre kağıt ve deri paralar tedavül etti.52

Kırk dirheme veya bu kadar tutan gümüş ağırlık birimine ûkıye, yarısına nişş deniyordu. Batı dillerinde ûkıye’nin karşılığı uncia veya once’dur.53 Bunun dışında 1 sâ’ yaklaşık 4 kg., 1 mudd yaklaşık 1 kg., 1 vask, 60 sâ’ yani yaklaşık 240 kg. ağırlığında idi. Bütün bunlar bölgelere göre farklılık gösteriyordu.54

Özellikle saray ve tapınaklardan ele geçirilen altın ve gümüşün para arzını arttırması sonunda görülen iktisadî canlanma ile oluşan gelirden ve artan refah­tan bütün halk payını aldı; halka maaş bağlandı.

Aslında Hz. Peygamber devrinden beri ihtiyaç sahiplerine devlet hazinesin­den bağış (atiyye) yapılagelmekteydi. Hz. Ömer bunu sistemleştirerek ihtiyaç sa­hiplerini derecelendirdi. Bu sistem, İranlılardan alınan dîvân kurumu tarafından yürütülmüştür. Düzen şu şekildeydi:

a.Erkekler:

1.Hz.Peygamber’in amcası Abbas’a 8 bin dirhem,

2.Bedir gazileri ile Hasan, Hüseyin, Ebû Zer ve Selman’a 5 biner dirhem,

3.Bedir ile Hudeybiye arasında müslüman olanlara 4 biner dirhem,

4.Hudeybiye’den sonra müslüman olanlara 3 biner dirhem,

5.Mekke’nin fethinden sonra müslüman olanlar ile Kadisiye muharebesin­de ve Suriye savaşlarında bulunanlardan fevkalade yararlıkları görülen 20 kadar kişiye 2 biner dirhem,

6.Kadisiye savaşından sonrakilere üç yüz ila biner dirhem.

b.Kadınlar:

1.Hz. Aişe: 12 bin dirhem (10 bin dirhem kabul etti),

2.Peygamberin diğer zevceleri 10 biner dirhem,

3.Bedir gazilerinin kadınlarına beş yüzer dirhem,

4.Bedir ile Hudeybiye arasında müslüman olanların kadınlarına dörtyüzer dirhem,

5.Hudeybiye’den sonra müslüman olanların kadınlarına üçyüzer dirhem,

6.Kadisiye gazilerinin kadınlarına üçyüzer dirhem,

7.Sonrakilere yüzer dirhem.

Bu atiyyeler senelik olarak Beytü’l-mâl’den ödenirdi. Fakir ve miskinlere de yeterli derecede un tahsis edilmişti ki buna rızk denirdi ve aydan aya ödenirdi.55

Yine bu dönemde Hz. Peygamber asrında iktisadî yönü oluşmuş bulunan iktâ’ sistemi askerî boyut kazandı. Yani fethedilen toprakların gelirleri, askerlere maaş olarak ayrılmıştı.

Hz. Ömer fethedilen geniş topraklan gaziler arasında dağıtmamış, eski sa­hiplerinin elinde bırakmıştı. Bunların ödedikleri vergiler (daha doğrusu kira) ha­zine hesabına tahsil edilip askerlerin maaşına tahsis edildi. Sonraki devirlerde hazine aradan çekilecek, böylece askerler topraktan devlete düşen payı, maaşları karşılığında bizzat toplayacaklardı. Bununla birlikte, istila dolayısıyla sahipsiz kalan bir takım topraklar da işletilmek ve devlete ait vergileri ödenmek şartıyla özel kişilere bırakılmıştı.56 Bu uygulama Osmanlı tımar sisteminin esasıdır.

3. Hz. Osman (643-655) ve Hz. Ali (655-661) dönemleri

Bu dönemlerde iç karışıklıklar görüldü. Hz. Osman (643-655) ve Hz. Ali (655-661) dönemlerinde refahla birlikte sosyal bunalımların da arttığını görüyo­ruz.

Bunun yanında, İslâm ile yerli kültürlerin etkileşimi yeni meseleler ortaya çıkarmıştır. Yeni şehirler kurulmuş ve yeni bir medeniyet anlayışı belirmiştir.Başkent Medine’ye rakip olan yeni şehirler kuruldu. İran etkisi altındaki Bas­ra ve Küfe ile Bizans etkisi altındaki Şam ve Kahire gibi.

Mesudî’ye göre,57 Hz.Peygamber’in arkadaşları Hz. Osman devrinde toprak ve mal sahibi olmuşlardı. İlk bakışta İslâm ekonomisinin servet temerküzünü en­gelleyen özelliğine ters gibi görünen bu durumu, toplumun umumî refah seviye­sinin yüksekliği ile bir arada ele almak zorunluluğu vardır. Yine ortaya çıkan sos­yal bunalımları kısmen bu servet ve refah artışı ile açıklayabiliriz. Bu bunalım­lar, Emevi saltanatına zemin hazırlamıştır.

YAZAR: PROF. DR. AHMET TABAKOĞLU

————————————————————————————————————————————————-

46 Hamidullah, II, 966.

47 İnalcık, 1993, 16.

48 Pirenne, 1983, 9-12; Cipoila. 2002b, 57.

49 Lombard, 1983, 15-18.

50Ahmed Hilmi, 1974,230.

51Sahillioğlu, 1989a, 63-72

52Hamidullah, II, 1046-7.

53Hamidullah, II, 1047. Bu dönemde 1 dirhem 2-97 gram civarında gümüş olduğuna göre 11,88 gramlık gümüş ağırlığı 1 ûkiye olmalıdır. Bkz. G.C. Miles, Dirham, Encyclopaedia of İslâm. Osmanlıların kullandığı okka (önce, ukıyye, vakıyye) buradan türemiş olmalıdır. Bir vakıyye 400 dirheme veya 1285 grama eşitti.

54 Hamidullah, II, 1047

55 A.Hilmi. 1974,230.

56 Turan, 1967.

57 Hz. Osman’ın, şehit edildiği sırada, hazinedarının nezdinde 150 bin dinarı ve 1 milyon dirhemi ile çok sayıda deve ve atı vardı. Zübeyr’in arkasında bıraktığı servet 400 bin dinar ile bin cariye idi. Talha’nın Irak tarafından elde ettiği günlük gelir bin dinar, Surat tarafındaki ise bundan fazla idi. Abdurrahman b. Avf’in bin atı, bin devesi ve on bin koyunu mevcuttu. Vefatında serveti 84 bin dinara ulaşmıştı. Zeyd b. Sabit o kadar çok altın ve gümüş bırakmıştı ki, bunlar keserle kırılmak zorunda kalınmıştı. Bırak­tığı toprakların ve malların kıymeti 100 bin dinar civarındaydı. Yüli b. Münibe 50 bin dinarla 300 bin dirhem kıymetinde gelir kaynağı ve mal bırakmıştı. Zikreden A. Hilmi, s. 231, 232.

Sitemize yeni eklenen makale ve içeriklerden haberdar edilmek ister misiniz? E-mail adresinizi sistemimize kaydedin, sizi haberdar edelim. (Lütfen geçerli ve sürekli kullandığınız e-mail adresinizi kaydediniz.)