Facebook
RSS
İktisadi kalkınma çokça tartışılan bir kavram. İktisadi kalkınmadan neyi anlamamız gerekiyor?

İktisadi kalkınma denen şey; bir ülke­nin, toplumundaki hedeflerinin maddi ve kevni olan tezahürlerin bir ölçümünü ifade eder.

O da rakamlarla belirtilir; milli gelirin artmış olması, GSMH, dış ticaretin sevi­yesi, cari açıklar, para durumu, enflasyon durumu, istikrar durumu, borç durumu gibi. Bu göstergeler o toplumun birta­kım müşbirleridir. İktisadi yapısındaki parametreleri gösterir. Bunların yıllar iti­barıyla art arda sıralanmasında eğer olumlu, müspet yönde bir gelişme varsa iktisadi kalkınmanın hızı tespit edilmiş olur. Bunlar bize iktisadi bir fikir verme­si için yapılır. Ama “Bu fikir doğru mu­dur, neyi gösterir?” diye sorulduğu za­man, “Hedef nedir?” sualini sormak ge­rekir: “Bir toplumda hedef nedir?” Top­lum insanlardan meydana gelir. İnsanla­rın ise hayattaki iki gayesi vardır:

1. Re­faha,

2. Felaha ulaşmak.

Biri maddidir, biri manevidir. Her insan hayatta mes’ut ve müreffeh olmak ister. Saadete, refaha ermek ister. İkisi beraber gidebilir mi? Gidebilir de gitmeyebilir de. Refaha ere­rek de saadete ulaşılabilir, refaha erme­den de saadete ulaşılabilir. İnsan refaha erdiği halde saadete ulaşamayabilir.

Fakirlik içindeyken de saadete ulaşabilir. Dolayısıyla bu parametreleri öncelikle ayırmakta fayda vardır. Bugün dünyada yapılan şey, sadece maddi göstergeleri ele alarak ülkenin iktisadi konumunu tespit etmek ve iktisadi konum iyi ise o ülke insanlarının, toplumun mes’ut ola­cağını varsaymaktır. Arz ettiğim yakla­şım doğru ise bu sonucun eksikliği or­taya çıkıyor. Bence toplumdan önce, makro ölçekten önce mikrodan, insan­dan başlamak gerekir. Çünkü hedef, in­sanın mutlu olmasıdır. Bu hedefe varıla­mıyorsa, o vakit, söylenen rakamlar ek­sik veya yanıltıcı olabilir. Bugün dünya­mız, maddeci, materyalist bir yapıyla iç içe olduğu için, insanların kurtuluş nok­tasını, mutlu olmasını, iç dünyasını ihmal etmiştir. Onlar yok sayılır, sadece maddi göstergelerle o toplum hakkında fikir edinmeye çalışılır. Bu yeterli midir? İkti­sadi kalkınma meselelerini incelerken buradan hareket gerekir kanaatindeyim. Çünkü insan hayatın hem mebdei, hem de müntehasıdır.

Her şey insanda başlar, insan için yapılır ve insanda biter. Toplum da bu insanla­rın zaman içinde akan miktar bilgilerin­den ibarettir.Toplum hep değişir dinamiktir. Toplum denen şey sıkıştırılmış insan topluluğu değildir. Bir taraftan doğar, bir taraftan ölür. Bu dinamizmle toplu­mun yapısı da devamlı değişir. Belli bir anda belli bir istikrara yaklaşabilir, bir süre sonra bu seviyeden düşebilir, son­ra tekrar yükselebilir. Öyleyse o tespit et­tiğimiz iktisadi göstergeler esasında makro, statik, bir tarafı eksik gösterge­lerdir. “Bir yılda şu kadar milli geliri var.” Peki oradaki milyonlarca insanın durumu nedir? Mesela bir aile sefalete düçar kalır. Sonra büyük bir mirasla birden bire zen­gin olurlar. Ama makro dengeler hiç de­ğişmemiştir. İnsanların hayatı sürekli değişir. Dolayısıyla münferit olarak kişileri esas al­dığımız zaman insanların mutluluk ve re­fah düzeyleri bu makro maddi gösterge­ler içinde farklılaşabilir. Yani iktisadi ha­yat statik bir durum değildir. Deniz ne kadar pürüzsüz olsa da yakından bakıldığında hareket halinde olduğu gö­rülür. Ama büyük dalgalar yoksa, denizin sakin olduğunu söyleriz. Yoksa, deniz statiktir, sabittir diyemeyiz. Toplum da öyledir. Onun için, iktisadi kalkınma de­nildiği zaman insan unsurundan başlamak gerekir.

Bugün ister liberal ekonomiyi, ister sos­yalist ekonomiyi benimsemiş olsun, on dokuzuncu ve yirminci asrın toplum ya­pılarında, makro maddi göstergeler esas alınmış, ferdin saadeti ve refahı bir tarafa bırakılmıştır. Maddi göstergeler, bırakınız manevi tarafı, maddi tarafı dahi tam olarak göstermeyebilir.

Bir ülkenin milli geliri arttı, GSMH’sı art­tı, yüz milyarken yüz elli milyar olduysa bu ülkede yaşayan insanların hepsinin gelir seviyesinin yüzde elli arttığını söyleyebilir miyiz? Hayır. Belli üretimler yapılmıştır, belli fabrikalar kurulmuştur, birden bire gelir yüzde elli artmıştır. Ama elde edilen hasılanın toplum içindeki dağılımı adil se­viyeye gelmemişse, toplumda yine fakr-u zaruret içinde olanlar, geliri hiç artmamış, hatta azalmış olanlar bulunabilir. Bu gelir­ler toplumun çok küçük bir kesiminde bi­rikmiş, geri kalan büyük bir kesim bu gelişmeden hiç nasiplenmemiş olabilir.

O zaman kavramı ikiye bölüyoruz: İktisa­di kalkınma ve iktisadi refah. Demek ki ik­tisadi kalkınmanın hedefi insanın refahı olduğu halde bu, tek başına iktisadi kalkınmayla gerçekleşmiyor. İktisadi kalkınma sağlandıktan sonra, bu­nun dağılım yapısının da makul ve adil ol­ması gerekir. Gelirin yeniden dağılımı im­kanı oluşursa o vakit toplum o gelişme­den müstefit olur ve refah seviyesini yük­seltir. Bu yapılmamışsa, iktisadi kalkın­maya rağmen iktisadi refah artmamış, top­lumun büyük kesimleri bundan hissedar olmamıştır. Liberal ekonomi yaklaşımın­daki en büyük problemlerden biri budur. Liberal ekonomide maddi göstergelerin makrolarına bakılır, bunların da sadece birinci safhasına bakılır: İk­tisadi kalkınma safhasına, büyüme safhasına. Orada hedefler iyi gözüküyorsa, toplu rakamlar iyi ise ülke­nin iyi durumda olduğu söylenir. Ama iktisadi refah kısmı dikkate alınmadığı, gelirin dağılım noktasına önem verilmediği için, top­lumda refah, iktisadi kal­kınmaya rağmen sağlan­mamış olur. Dünya için de aynı şey geçerlidir. Dünya için de göstergeler artıyor. Dış ticaret yükseliyor, para miktarı artı­yor, üretim-tüketim çoğalıyor… Nedir ço­ğalan? Toplu rakamlar. Altı milyar nüfus, şu kadar üretim, şu kadar tüketim… Pe­ki altı milyarın ne kadarı bundan istifade etti? O bilinmiyor. Bugün dünyada makro olarak iktisadi büyüme var, üretim artışı, teknolojik gelişme, tüketim artışı var. Fa­kat fakirlik ve sefalet de var. İktisadi geliş­me ile iktisadi refaha varılmıyor. Çünkü gelirin büyük bir kısmı, beşte dör­dü, nüfusun onda birinin elinde, geri kalan da onda dokuzun elinde.

Eğer bir dağılım bozukluğu varsa on do­kuzuncu asır düşünürü Karlain’in dediği gibi, sefalet toplumda iktisadi ve teknolojik gelişmeyle birlikte yürür. O, bunu on dokuzuncu yüzyıl için söylü­yor. Daha sosyalizmin çıkışından önce. Mesele bugün de aynıdır. Dünya on do­kuzuncu asırdaki noktaya geri dönmüş­tür. On dokuzuncu asır hızlı bir gelişme çağı idi. Karlain buna tek kanatlı kalkınma der. Bir taraf kalkınıyor, öbür taraf çökü­yor. Bir tarafta üretim artıyor, maden ocakları, bankalar vb. Öbür tarafta ma­denlerde yirmi saat çalışan çocuklar, as­gari ücretin altında çalışan, sosyal güven­likten mahrum sefalet içinde insanlar… Hedef bu mu? Değil. Sonra dünya gelişti. Sosyal siyaset tedbirleri uygulandı. İnsan­lar buna itiraz ettiler. Bu gayri ahlaki, gay­ri adildir dediler. Sosyalizm, Marksizm çık­tı. İfrattan tefrite gitti toplum. Sonra onlar bütün bunları devlet eliyle zorla yapmaya kalkıştılar. Yine insan hürriyetini ihmal ettiler. Birisi serbesti içinde hürriyetini elinden alıyordu insanın, bu da diktatör­lükle, otoriter sistem içinde hürriyetini elinden aldı. İkisinde de hedef aynı: Top­lumu mutluluğa ulaştırmak. Ama hedefe varılamıyor.

Diyorsunuz ki modern zamanların iki düşünme biçimi ve ideolojisi in­sanın mutluluğa ermesini sağlaya­mamıştır. Ve dolayısıyla da modern insan mutsuz insandır. Peki bu iki ideolojinin insana mutluluğa giden yolda yardımcı ol(a)mamasının ne­deni nedir sizce?

Dünyadaki bütün ideolojilerin, bütün sis­temlerin hedefi aynıdır. Hepsi toplumun en iyi kendi düşünceleri içinde bu güzel hedeflere ulaşacağına inanır. Samimi veya gayri samimi, ama şablonlarında, konuş­malarında, bunu söylerler. Onun için herkes kendini haklı görür.

Öbürü ortada yok, kaale bile alınmıyor. Şimdiki Hıristiyan dünyasının İslâm dün­yasını kaale almayışı gibi. Onlar bugün bütün dünya derken kendi­lerini kastediyorlar. Dolayısıyla Hıristiyanlık veya Hıristiyan olduğunu iddia edenle­rin medeniyeti -tıpkı Müslüman olduğu­nu iddia edenlerin medeniyeti gibi- dün­yaya hakim oldu. Son İslâm devleti Os­manlı Devleti idi, onu tasfiye ettiler. Hıris­tiyan olduğunu iddia eden dünyanın dün­ya hakimiyeti gerçekleşti. Peki sonra ne oldu? Sonra birbirlerine girdiler. Kur’an-ı Kerim’in tebşiratı ortaya çıktı: Münkirler müminler karşısında ittifak ederler, yalnız kaldıklarında aralarında devamlı ihtilafa düşerler. Böylece aynı toplum Marksizm ve kapita­lizm diye ikiye bölündü. Niçin bölündüler? Tek başına dünyaya hakim olabilmek için.

Onlar didişirken bu defa öbür taraf nefes aldı. Üçüncü dünya ortaya çıktı. İslâm ül­keleri nefes aldı, kalkınmaya başladı. Sonra co-existence, yani birlikte var olma yasası. Sonra Marksizm tasfiye oldu. Dün­ya yeniden tek bir gücün hakimiyetinde toplandı. Sovyet-Amerika, Marksizm-kapitalizm çatışmasından Amerika, yani liberalizm hakim çıktı. Eski yerimize geri döndük. Oradan hareket etmiştik, çünkü gayri ahlaki, gayri adil bir sistem vardı. Tüm dünyaca şikayet edildi. Sosyalizm, Marksizm durup dururken çıkmadı. Top­lumların şikayetleri üzerine çıktı. Bugün gene tek başlarına kaldılar. Gene şikayet­ler başlıyor. Bugün ne oluyor? Terör diye bir kavram çıkıyor ortaya. Esasında terör dünyadaki insanların rahatsızlığının gös­tergesidir. Demek ki bu düzenden mem­nun değiller. Memnun olmayanların ya­pabileceği de ferdi muhalefet oluyor. Çünkü devlet organizasyonu şeklinde mukabil bir güç yok. Bu olmayınca, hakim güce karşı ferdi şikayetler, tepkiler ortaya çıkıyor, buna da terör deniliyor. Dengeler bozuk, binlerce insan fakr u zaruret için­de, binlerce insan her gün açlıktan ölüyor. Öte yanda dağlar gibi sermaye küçük bir azınlığın elinde birikiyor. Peki bu mudur hedef? Bütün bu teknolojik gelişmeler, medeniyetler bunun için mi yapıldı? De­ğil elbette. Öyleyse bir yerlerde yanlış ya­pılıyor. Hatalar yapılıyor. Nedir o hatalar? Maddi sahada insanın esas hedef alınma­ması, insanın manevi sahasının hiç kaale alınmaması, insan mutluluğuna önem ve­rilmemesi, temelde de insanın bu dünyaya niçin geldiğinin hikmetinin sorulmaması.

O soru sorulmuş olsaydı durum farklı olur muydu?

Elbette olurdu. Siz evrim teorisine göre davranır, insanların maymundan geldiği­ni iddia eder ve bu dünya kendiliğinden oluşmuştur diye düşünürseniz zaten bu soruyu soramazsınız. Sormadığınız zaman da çözüm bulamazsınız.

Peki bu soruyu sorduğumuzda na­sıl bir çözüm bulabiliriz?

Dünyada hala bu soru sorulmuyor. İki ta­raf çarpışma halinde, “Soralım mı, sor­mayalım mı?” diye. Evrim teorisi var mı yok mu, tartışılıyor. Hala o fikirler çatışı­yor. Türkiye’de hala okullarda evrim teo­risi okutuluyorsa daha o soruyu sorma noktasına gelmemişsiniz demektir.

1970’li yıllarda İslâmi söylem orta­ya çıktı. Siz de İslâmi İktisatçılar Derneği’nin başkanlığını yaptınız. İslâm iktisadı denilirken ne kaste­diliyordu?

Bahsettiğimiz sorunun sorulması… İs­lâm dünyası Osmanlı Devleti’yle birlikte silinmişti. Batı mutlak hakim olmuştu. Her zaman söylediğim gibi 1930’larda za­hiri olarak üç İslâm devleti kalmıştı: Tür­kiye, İran ve Afganistan. Geri kalanın hep­si müstemlekeydi. İslâm dünyası siyaseten bitmiş, iktisaden sıfırlanmış, sosyal ba­kımdan tasfiye olmuş ve temessül edil­meye başlanmıştı. Böyle bir noktadan sonra, şerden hayır doğar prensibince, Marksizm ile kapitalizm çatışmasından üçüncü dünya ülkeleri düşüncesi ortaya çıktı. Bunların büyük bir kısmı İslâm ül­kesi idi. Zahiren de olsa istiklallerini elde ettiler. O üç devlet bugün elli ülke oldu. Güzel mi, doğru mu? Ayrı mesele.

Bu kesrette vahdet var mı? O da ayrı me­sele. Bunların haritalarını kendileri mi yaptı? O da ayrı mesele. Ama bir hareket var, bir kalkınma var. Bu ülkeler 1970’lere doğru Allah’ın lütfuyla petrole kavuştu. Petrol keşfedilince de zengin oldular. Ül­keler değil tabi, yöneticiler zengin oldu.

Sonra okumaya başladılar. Münevver in­sanlar çoğaldıkça düşünmeye başladılar, Biz neyiz, kimiz?” diye. Çünkü bu arada Müslüman adı taşıyan ülkelerde farklı sis­temler uygulandı. Farklı sistem dediği­miz, Hıristiyan olduğunu iddia eden ülke­lerdeki sistemler. Müslüman ülkeler ya sosyalizmi ya kapitalizmi aldılar veya iki­sini karıştırdılar. Ama hiçbiri başarılı ola­madı. Ne sosyalizmi benimseyenler, ne kapitalizmi benimseyenler, ne karma sis­temi benimseyenler… Bunun üzerine “Acaba biz nerede hata yapıyoruz?” suali soruldu. Biz kimiz, biz onlarla aynı mıyız? Onlar Hıristiyan bir toplum, Rum ve Grek medeniyetine dayandırıyorlar kendileri­ni. Birtakım örfleri, gelenekleri, görenek­leri var. Bizimle aynı değil. Bu farklı top­lumda bu farklı mekanizmalar aynı sonu­cu verebiliyor mu? Vermiyorsa bizim ken­di yapımız nedir? O zaman İslâm’ı araştır­maya başladılar. Mademki Müslümanız, o yüzden ayrıyız, farklıyız. “O halde İslâm’ın bir görüşü yok mudur?” fikri ortaya atıldı. Gündemdeki konu da iktisat olduğu için, herkes maddiyattan konuştuğu için “İs­lâm’ın bir iktisadi görüşü yok mudur?” sorusu soruldu. Verilen cevaplara da İs­lâm’ın iktisadi görüşü veya İslâm ekono­misi denildi. Bu bir arayıştır. Dünyadaki mevcut düzene karşı bir alternatif arayışı

Bu sefer Müslümanlar alternatif aramaya başladılar. Öbür taraftakiler zaten kendi içlerinde sürekli bir arayış içindeydiler. İşte İslâm ekonomisinin hikayesi de budur. Hala o arayışlar devam ediyor.

İslâmi İktisatçılar Derneği kalkın­ma ve iktisadi meselelerin çözümü için ne öneriyordu?

Bir şey önerdiği yok, daha tahlil ediyor. Eğer insandan hareket edersek -ki be­nim yaklaşım tarzım makrodan değil, mikrodan başlamaktır, İslâm Ekonomisi kita­bında da insandan başlanması gerektiğini ifade ediyorum- bir Müslüman insan ikti­sadi hayatta nasıl olmalı, nasıl davranma­lıdır? Evvela bunları bilmemiz lazım. Çün­kü toplumu değiştirmek için insanı dü­zeltmek gerekir. İşte bu sorunun cevabı­dır o kitap. Yani toplumu iktisadi sahada nasıl düzelteceğimizin cevabı. Başka sa­halar ayrı. Toplumu iktisadi sahada nasıl düzelteceğimizi bilmemiz için, Müslüman bir insanın iktisadi hayatta nasıl davran­ması gerektiği sorusuna cevap vermek gerekir.

Bu iki sistemde, hem kapitalizm hem Marksizm, çözüm önerilerini sunarken sorununun kaynağını makro ölçülerde tanımladılar ve bunun sonucunda da her iki sistem de çözüm önerilerini insandan baş­latmadılar, öyle değil mi?

Evet ama şimdi onlar da insana geldiler. Davranış bilimleri vs. gibi yeni gelişen ilimlerin hepsinin hedefi insana inmektir. Şirketlerde insana iniliyor, beşeri faktör­lere iniliyor, sermayeden, teknolojiden insana iniliyor. Onlar da araya araya so­nunda mantıkla, akılla işin insanda bite­ceği fikrine gelmeye başladılar. Bütün davranış bilimleri bunun göstergesidir.

Fakat daha çok, “İnsanı daha iyi nasıl yönetebiliriz, nasıl kontrol al­tında tutabiliriz?” sorusuna cevap aranıyor gibi…

Madde planında insana indiler. Hıristiyanlıkta İslâm’daki o uhreviyetle birleşme noktası yok tabi. Hıristiyanlıkta ahlâk var ama iktisadi kaideler yok. Ahlak ile o iktisadi kaideler arasında bir ir­tisam noktası yok. Salt ahlaki kaideleri ve­riyor. İktisat dünyasında nasıl davranma­sı gerektiğini göstermiyor. Bir serbesti­den söz ediliyor. Burada da insanın mut­luluğu, insanların özellikleri, psikolojileri dikkate alınmalıdır, diyor ama bir noktadan sonra kapıyı açamıyor.

Yirminci asrın son çeyreğinde bütün sos­yal bilimlerde insana doğru bir gelişme ol­muştur. Toplam kalite, müşteri memnu­niyeti, işletmelerde yetkilerin aşağı doru indirilmesi… Bankaya gidiyorsun, cüz­danını birine veriyorsun, o bütün işleri kotarıp sana veriyor. Eskiden öyle değildi, o şefine, şef müdüre götürürdü. O imzalardı, parayı veznedar öderdi.

Şablonlar vardı. Onu kaldırdılar şimdi. Tek şahıs hepsini yapıyor. Yetkili o. Bütün bunların hepsi bir arayış sonucudur. İn­sana yaklaşımla verimi artırmaya, verim artışıyla da gelir artışı arasında irtibat kurulmaya çalışılıyor.

Maddi hedefli bir arayış ama doğru bir metod takip ediliyor. İslâmiyet’te insan faktörü esas olduğu, insanın eşref-i mahlukat oluşundan hareket edildiği ve “Bu insan bu hayata niçin gelmiştir?” sorusu­nun cevabını arama esas olduğu için insandan başlamak zaruret oluyor. Cenab-ı Hak ne diyor? “Ben bu dünyayı Hz. Muhammed (as.) için yarattım.” İnsana veri­len önem bir şahısta tecessüm ediyor. Demek ki bütün o makro değerler geliyor bir insanda tecessüm ediyor. Bu kainatın hepsi insan için yaratılmıştır. Sonra gene Cenab-ı Hak diyor ki “Bu dünya bir imti­han dünyasıdır, burada güzel hareket ederseniz, güzel davranırsanız, hem refaha, hem felaha ulaşırsınız.

Hem bu dünyada mutlu olursunuz, hem de benim huzuruma ak yüzle gelirsiniz. İmtihanı vermiş olursunuz.” Niçin bunu yapıyor? İnsanların yaratılış hikmeti bu. Öbür mahlukatın iradesi yok, insana irade verilmiş. Nefis de veriyor, akıl da veriyor, irade de ve­riyor. Akıl var, mantık var, gönül, kalp, deruni hazlar var, ruh var ve nefis var. Hayatın bütün dinamizmini nefis veriyor. Hareket, gelişme, kabiliyet… Bütün bu teknolojik gelişmeler nefisle tah­rik ediliyor. Nefis olmasa dünyada gelişme ve hareket olmaz.

Dünyanın hikmeti kalmaz. Ama öbür taraf­tan onu tek başına bırakırsan, insanı iz­mihlale götürür. İşte “İnsan insanın kur­dudur.” hadisesi gündeme geliyor. Oysa Allah akıl, mantık, irade veriyor, se­ni sorumlu kılıyor. Öbür tarafta öyle bir şey yok. Bizim inancımızda hareketlerin­den mes’ulsün ve hesap vereceksin. Peki ben nasıl doğru hareket edeyim ki güzel hesap vereyim? İşte kaideler burada ortaya çıkıyor.

Din denilen şey bu işte. İnsanlara bu dün­yada nasıl davranacağını gösteriyor. “Şun­ları yap, şunları yapma. Şunlar farz, şunlar haram, şunlar mendup, şunlar günahtır.” diyor. Çeşitli kaideler gösteriyor, insanla­ra da “Bunları öğrenin, okuyun, dünyayı tanıyın, çevrenizi tanıyın, kendinizi tanıyın ve beni tanıyın. Bana kulluk edin. Kulluğu da benim koyduğum kaidelere göre ya­pın.” diyor. Kur’an-ı Kerim duvarlara asıl­mak için değil, uygulanmak için geldi. Ev­vela bilinmek için geldi. Şu anda insanlar bunu bilirse birer Müslüman olarak nasıl davranmaları gerektiğini öğrenecek, o za­man hem müreffeh, hem de mutlu ola­caklar. İşte Müslümanlar bunları tahlil et­meye çalıştılar. İktisadi hayatta nasıl dav­ranmalıyız ki bizi bu hedefe götürsün? İs­lâm ekonomisi bunlarla uğraşıyor. Ancak daha başlangıç aşamasında. Henüz ilkele­rin tespit edilmesi aşamasında. Bir arayış içindeyiz. Güzel bir arayış, doğru bir ara­yış… Bu arayışın müsbet sonuçlar ver­mesi hem Müslüman olduğunu iddia eden toplumlar hem de bütün insanlık için faydalar doğuracaktır. Bütün insanlık Hıristiyan değil, bütün insanlık müreffeh değil. Adalet uygulanmıyor. Öyleyse, dün­yanın daha mutlu, müreffeh, güzel, adil ola­bilmesi için arayışlar var. Müslümanlar da kendi çaplarında buna bir katkıda bulun­maya çalışıyorlar. Yapabildikleri kadar. Ama doğru yolda bir arayıştır bu. Bunun devam etmesi, gelişmesi lazım.

Öbür dünyadakiler de devamlı arayış içinde. Çünkü onlar da mevcut durumdan memnun değiller.Onların da akıl sahipleri, vicdan sahipleri bu gidişatın gidişat olmadığını görüyorlar. İnsanlar kudret sahibi, gelir sahibi olma­larına rağmen mutlu olamıyor, bu sefer daha çok korkuyorlar. Binalarını adaletsiz bir temel üzerinde yükselttikleri için her an çökebileceğinden endişe ediyorlar. Dolayısıyla huzursuz oluyorlar. Huzur olmayınca da bütün o vasıtaların manası kayboluyor. Üç dört ay önce bir haber ya­yınlandı: İngiltere’de içme sularında prozak isimli bir madde bulunmuş. Prozak, insanların depresyona girdiklerinde aldıkları bir ilaç.

Bu ilaç o kadar yoğun bir şekilde kullanı­lıyor ki kanalizasyondan yer altı suları ara­cılığıyla içme sularına karışıyor. Toplum müthiş bir depresyon ve korku içerisinde ve mutlu değil. Dünyanın en muktedir toplumlarından birinden bahsediyoruz. Mevzular birbirini açıyor ve namütenahi mesele var tabi. Ama bizim görüşümüze göre, insandan başlamak, ikinci kademe­de aileyi ele almak, üçüncü kademede de işletmeyi ele almak lazım. Mademki top­lumun temeli insandır, onu güzel eğiteceğiz.

Evvela iman sahibi olacak, Allah’ı, pey­gamberini, dünyaya niçin geldiğini, nere­ye gideceğini, nasıl gideceğini bilecek, Al­lah’ın gönderdiği kitabı inceleyecek, bilgi sahibi olacak. Nasıl yaşaması gerektiğini öğrendikten sonra, bunu nefsinde uygu­lamaya çalışacak. Tabi insan tek başına yaşayamıyor. Toplumda iki kurum çok önemlidir, biri aile öbürü işletme. Biri iç­timai, diğeri iktisadidir. İnsanın ömrü de bu iki müessesede geçer; yarısı ailesiyle, yarısı iş yerinde. Ailede insan üretilir, iş­letmede ise o insanların ihtiyacı olan mal ve hizmetler. Hangisi daha önemli?

Tabi ki birincisi. İnsanın üretildiği yer gü­zel olursa, orada güzel insan yetişir. Onun için eğer güzel insan yetiştirebiliyorsak -ben Müslüman tabirini kullanmıyorum, Müslüman insan demeye lüzum yok; gü­zel insan- o zaten güzel Müslüman de­mektir. Güzel insan değilse, o zaten Müs­lüman değildir. Hedef güzel insan yetiş­tirmektir. Peki güzel insanın ölçüsü, ör­neği nedir? Güzel insan belli. Onu örnek al, prototip olarak koy önüne, yaklaşa­bildiğin kadar yaklaş. Güzel insan örnek alınarak ailelerde güzel insan yetiştirilirse o güzel insanlar güzel işletmeler kurarlar.

Güzel işletmelerde güzel mallar üretilir, güzel hizmetler yapılır. Toplum bundan istifade eder. O vakit o milletin ihtiyaçla­rını karşılamak için kurulmuş olan orga­nizasyonlar da -ki en büyüğü de devlettir-güzel olur, güzel insanlarca yönetilir. Top­lum refah ve mutluluğa erer. Hedef bu değil miydi?

Bunu söyleyerek iktisadi kalkın­ma arızi bir meseledir, asıl mesele insanın mutluluk ve felahını korumaktır, mı demiş oluyoruz?

Yani biz bunu demekle öbürlerini inkar etmiyoruz. Tabi hepsi parametrelerdir, hepsi lazım. Ama esas meseleyi çözmez­ler. Tek başlarına meselenin bütün buut­larını göstermezler. Hedefimizi belirle­mezler. Hedefimiz insanın mutluluk ve refahı ise sadece iktisadi kalkınmanın makro göstergeleri, maddi kalkınmanın dahi tamamını göstermez. Manevi kısmı hiç göstermediği, mutluluk kısmını dik­kate almadığı için de eksik ve yanlış olur.

İktisadi göstergelerin, kalkınma ve büyüme meselelerinin bu kadar önemsenmesinin nedeni, insanın tek boyutlu materyalist bir niyet içerisinde görülüyor olması mıdır sizce?

İktisadi kalkınmayı ben, yürümeye veya koşmaya benzetiyorum. İnsan atıl durur­ken gelişme olmaz. Hareket gelişmeyi sağ­lar. Hareket de dengeyi bozmakla yapılır. Bir adım ileri attığınız zaman vücuttaki dengeyi bozmuş oluyorsunuz. İkinci adımı öbürünün yanına getirdiğinizde bir adım ileri gitmiş oluyorsunuz. Sonra bir adım daha atıyorsunuz daha ile­ri gitmek için, öbür adımı yanına getirdi­ğiniz zaman tekrar dengeyi sağlıyorsunuz.

İlerlemek için sürekli dengeleri bozuyor­sunuz. Dengeyi bozmakla ilerliyor, sonra yeniden düzen kuruyorsunuz. İktisadi kal­kınma ve gelişme denilen hadise de bu­dur. Demek ki toplumdaki mevcut gelirin iyi dağılımı istikrar içinde olur. Gelişme dediğiniz zaman, o düzeni bozacaksınız. Neden?

Çünkü gelişme yatırımla, yatırım tasar­rufla, tasarruf elde ettiğin geliri tüketmemekle olur. Elde ettiğiniz gelirin tamamı­nı tüketirseniz tasarruf olmaz, dolayısıyla yatırım olmaz. Hiç tüketmezseniz, o zaman da refah olmaz.

Yani biraz tasarruf, biraz tüketim… Bütün iktisadi politikaların temeli budur. Ama sonuçta kalkınma, hep dengelerin bozulması hadisesidir. Peki bu toplumlar ne zamana kadar bu dengeleri bozmaya devam edecekler? Kalkınmanın bir sonu yok mu? İnsanda maddi ihtiras, makam, yükselme, idare etme hırsı sonsuzdur. Bir insana iki dağ dolusu altın verseniz, orta­sındaki vadiyi de ister. Yavuz Sultan Selim’e sormuşlar “Bir padişaha bu dünya az mıdır, çok mudur?” diye. “Çoktur.” de­miş. “Ya iki padişaha?” deyince “Azdır.” demiş. Bir padişaha çok, ama iki padişaha az. Çünkü iki olunca rekabet başlıyor. Re­kabet başlayınca, ben senden daha fazla alacağım hikayesi başlıyor. Hırs ve ihti­ras, işte bu ihtirası Allah’ın gösterdiği manevi parametrelerle dengelemezseniz, bunun sonu yoktur. O vakit iktisadi kal­kınmanın da sonu yoktur. İlanihaye in­sanlar konuşacaktır ve hep hüsranda ka­lacaktır. “Vel-asr, inne’l-insane lefihusr.“ İşte durum budur. Ancak; “İllellezine amenu ve amilu’s-salihat.” Bugün dünya­da bu yok. Ha bire koş koş koş, hüsran­dayız. Salih amel de işleyemiyoruz, sabır da edemiyoruz. Dolayısıyla hüsrandan kurtulamıyoruz. Asr suresiyle noktalaya­caksınız iktisadi kalkınmayı. Onun için müminler bütün toplantılarının sonunda Asr suresini okuyarak dağılırlar. Bütün bu koşuşturma sonucunda Asr’ı hatırlayacak­sın. Hatırlamazsan hüsrandasın. Hüsranda olduğunu hatırlamazsan hüsrandasın.

 YAZAR: PROF. DR. SABAHADDİN ZAİM

Kaynak: http://www.dunyabulteni.net




coded by nessus

Sitemize yeni eklenen makale ve içeriklerden haberdar edilmek ister misiniz? E-mail adresinizi sistemimize kaydedin, sizi haberdar edelim. (Lütfen geçerli ve sürekli kullandığınız e-mail adresinizi kaydediniz.)