Facebook
RSS

İslam ekonomisini anlamak için insanı anlamak son derece önemlidir. Çünkü cemiyet bireylerden meydana gelir dolayısıyla insan merkezli bir ekonomi düşünülmesi gerekir. İnsanın tanımı yapıldıktan sonra İslam ekonomisinin değeri ve gerekliliği daha iyi anlaşılabilecektir. Peki insanın mahiyeti nedir, Allah insanı hangi özelliklerle yaratmıştır? Mevzu bahis sadece maddeten yaratılış değil; insanın ruhi, nefsi, akli ve kalbi yaratılışıdır.

İşarat-ül İ’caz adlı tefsirde insan şu şekilde anlatılır:”İnsan, bütün hayvanlardan mümtaz ve müstesna olarak, benzeri olmayan ve latif bir mizaç ile yaratılmıştır. O mizaç yüzünden, insanda çeşit çeşit meyiller, arzular meydana gelmiştir. Meselâ: İnsan en ulaşılmaz şeyleri ister, en güzel şeylere meyleder, ziynetli şeyleri arzu eder, insanlığına lâyık bir maişet ve bir şerefle yaşamak ister.

Şu meyillerin iktizası üzerine; yiyecek, giyecek ve diğer hacetlerini istediği gibi güzel bir şekilde tedarik etmek için çok sanatlara ihtiyacı vardır. Bir başka deyişle her bireyin kendi başına ihtiyacını tedarik etmeye çalıştığını düşünürsek, tüm bireylerin aşçılık, terzilik, marangozluk, berberlikhttp://ekonomislam.com/wp-includes/js/tinymce/plugins/wordpress/img/trans.gif, doktorluk… gibi listelesek belki binler tane yazılabilecek sanatların hepsine birden vukufuyeti gerekecektir. Hiç şüphesiz bu imkansız bir durumdur. Dolayısıyla bütün bu sayılabilecek sanatlara vukufu olmayan bireyler, hemcinsiyle ortak çalışmaya mecbur olur ki; her birey, çalışmasının neticesiyle diğer bireylere mübadele suretiyle yardım edebilsin ve bu sayede insanlar ihtiyaçlarını tedarik edebilsinler.

Fakat insandaki kuvve-i şeheviye yani bir şeyi hırsla istemek kuvveti (yemek, içmek gibi istekler), Cenab-ı Hak tarafından sınırlandırılmadığından ve insanın cüz’-i ihtiyarîsiyle (dilediği gibi yapabilme serbestliği ile) terakkisini temin etmek için bu kuvvetler başıboş bırakıldığından, muamelâtta zulüm ve tecavüzler meydana gelir. Bu tecavüzleri önlemek için, insanlar çalışmalarının neticelerini mübadele etmekte adalete muhtaçtır. Lâkin her ferdin aklı, adaleti idrakten âciz olduğundan, küllî bir akla ihtiyaç vardır ki; fertler, o küllî akıldan istifade etsinler. Öyle küllî bir akıl da ancak kanun şeklinde olur. Öyle mükemmel kanunlarda, ancak Kur’an-ı Kerim ve Hazret-i Peygamber (s.a.m)’in tarif ettiği ve bildirdiği kanunlardır.”[1]

Evet, malumdur ki kararlar bireyler tarafından verilir. Sözgelimi yatırım, tüketim, tasarruf, talep, arz gibi ekonomik büyüklükler hep bireyler ve kararlarıyla ilgilidir. Bu büyüklüklerin değişiminde bireylerin iç dünyasında verilen eski ve yeni kararlar çok ciddi rol oynamaktadır. Dolayısıyla insanın içyapısında denge sağlanabilirse yani insandaki hırs, aşırı mal düşkünlüğü ya da doymazlık, gösteriş, israfçılık, cimrilik gibi iç dünyasında aktif rol oynayan hasletlerde denge sağlanabilirse; insanların oluşturduğu ve dış denge diye adlandırabileceğimiz cemiyetin ekonomik dengesi de çok daha rahat sağlanır.

Bir makineyi en iyi elbette onu yapan bilir, öyleyse kâinatın ve insanın yaratıcısı olan Cenab-ı Hak insanı, insanlığı en iyi bilendir. Ve insanı her yönüyle bilen Rabbimiz elbette onun ihtiyacı olan iç ve dış dengeyi gerçekleştirecek kanunları da en iyi bilendir. Dolayısıyla Kur’an’a ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sünnetine başvurmadan oluşturulan bir ekonomik düzende daima zulümler, haklara tecavüzler, haddi aşmalar meydana gelecektir. Güçlü güçsüzü ezecek, sömürecek, büyük balık küçük balığı yutacak, bireyler hırsla nefsi arzularının, emellerinin peşinde koşacaktır. Bu hale, insanlığın hâl-i hazırdaki vaziyeti şahittir.

Bundan kati olarak anlaşılır ki insanlığa, fıtri( yaratılışına uygun ) bir ekonomi disiplini lazımdır ve bunun için öncelikle âlem-i İslam’ın âlimlerinin, akademisyenlerinin ve insanlığın refahını, huzurunu düşünen her bireyin bu hususta çalışması, buna kafa yorması son derece önemlidir.

Elimizde olan batı kaynaklı iktisadi sistemlerin hiçbiri insanı doğru olarak tanımlayamamış ve anlayamamıştır. Sözgelimi Klasiklere göre insan bencilikle yoğrulmuştur ve sadece kendi faydasını düşünen onun için çalışan rasyonel bir canlıdır. “Ayrıca bu ekonomik sistem her topluma uyar; çünkü insan rasyonel bir varlıktır.”[2] Bir ekonomik sistem akıl almaz bir şekilde bu felsefenin üzerine bina edilmiştir. Üstelik devamlı ısıtılıp ısıtılıp önümüze sürülen ve her defasında fiyaskoyla sonuçlanan bu ekonomik sistem nedense bazı çevrelerde hala kabul görür. Evet, bugüne kadar denenen ekonomik sistemlerin başarısı ortadadır.

Tüm bu özellikleriyle açıkça görülüyor ki söz konusu ekonomik sistemler alemşumül özellikte değildir. Bölgeseldir, bölgenin yapısına uygundur. İslam ekonomisi ise insanı en iyi tanımlayan, insanı ve cemiyeti en iyi bilen, tüm zamanlara hâkim, fıtri bir yapıya sahip olduğundan alemşumül özelliktedir.

Bir başka vecih ile insan, birçok kuvvelere, latifelere sahip bir varlıktır.[3] Sözgelimi kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye, kuvve-i azm, kuvve-i akliye, kuvve-i vahim vs. gibi. Bu kuvveler imanın nuru, İslamiyet’in terbiyesi ile ıslah edilmezse insan gayet aciz canavar bir hayvana döner.[4] Bu hakikatin binler örnekleri gözlerimiz önündedir. Evet, kuvve-i gadabiye, yani gazap kuvveti terbiye edilmeyen bir insan, başkalarını ezmekten, onlara acı çektirmekten ızdırap duymaz. Kuvve-i şeheviyesi terbiye edilmeyen insan hırsla etrafa saldırır, şehvî duygularını tatmin etmek istediği gibi yeme-içme ihtiyacını dahi ölçüsüzce tedarik etmeye çalışır. Açgözlülük, israf ve cimrilik onda hüküm sürer. Kuvve-i azm ıslah edilmediği vakit insan emeline muvaffak olmak için elinden geleni yapacaktır. Gerek meşru yollarla, gerek gayri meşru yollarla o arzusuna ulaşmak için her şeyi deneyecektir. Nazarı esas mevzudan saptırmamak için burada bir iki açıklama ile kısa kesiyoruz.

İşte insanlığa bu özellikleri veren elbette onları düzeltecek, düzenleyecek istikamet kılavuzunu vermiştir ve vermiş. Dolayısıyla Kur’an-ı Kerim ve Hz. Peygamberin (s.a.v.) tebliğine bakılmadan oluşturulacak bir ekonomik sistem başarısızlığa mahkûmdur ve böyle sistemlerin kabulü insanlık için bir zulümdür. Elbette insanlığın şu an ki hali davamız için sarsılmaz ve reddedilemez bir delildir. Hal böyleyken bir an önce gerekli çalışmalara başlanılmalı, birlik ve beraberlik içerisinde sabırla çalışılmalıdır.

İslam ülkeleri ciddi bir yanlışlık içerisindedir. Hiçbir iktisadi (İslam ekonomisi hariç) sistem içerisinden çıktığı toplumdan ayrı olarak düşünülemez. (Bu mevzuya diğer ilahi kaynaklar da dahildir; çünkü onlarda bölgeseldir ve belli bir zamanı kapsar. İslam ise alemşumüldür, tüm insanlara ve tüm zamanlara hitap eder). Çünkü cemiyet kültürüyle, inançlarıyla, örf ve adetleriyle, siyasi ve hukuki yapısıyla bir bütünlük arz eder. Dolayısıyla cemiyetin terakkisi bunların ahenkli bir şekilde çalışmasıyla gerçekleşebilir. Buna rağmen cemiyetin çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu devletlerin kendi kültür, ahlak, inanç, örf ve adet değerlerine dayanmayan bir iktisadi sistemi benimseyip onunlaterakkiyi temin etmesi beklenemez. Ve bu hal yakinen gözümüzün önündedir.

Akıllara Müslümanlar bunu kabul etmedi, bunlar Müslümanlar dikte edildi diye bir cevap gelebilir. Evet, bu doğru da olabilir. Ama bundan bir ızdırap duyulup-duyulmadığı, çözümün araştırılıp-araştırılmadığı, çözüm için çalışılıp-çalışılmadığı bizim ciddiyetimizi ortaya koyacaktır. Bu hale karşı duruşumuz benliğimizdir.

Evet, Sait Halim Paşanın dediği gibi “kendisinin Müslüman olduğunu söyleyen bir adam kabul etmiş olduğu dinin mabad-i esasiyesine göre hissetmedikçe ona göre düşünüp ona göre hareket etmedikçe, yani İslam’ın ahlakiyatına, içtimaiyatına, siyasiyatına tamamıyla kendini uydurmadıkça yalnız Müslümanlığını itiraf etmekle bir şey kazanamaz, hiçbir saadet elde edemez.

Bir Kant’ın yahut bir Spencer’ın ahlakiyatına inanan, bununla beraber içtimaiyatta Fransız, siyasiyatta İngiliz tarz-ı telakkisini kabul eden bir Müslüman ne kadar âlim olursa olsun ne yaptığını bilmeyen bir kimseden başka bir şey değildir.”

Çözüm olarak da Sabahattin Zaim Hocanın dediği gibi nasıl ki batı medeniyeti Rönesans ile başlayan kalkınma hamlesinde kültür köklerini, kaynağa dönüş fikriyle Roma-Yunan kültür ve medeniyetine dayandırmaya çalışmış ve buna muvaffak olmuş ise, İslam ülkeleri de bugün İslam’ın temel prensiplerine dönmelidir.

Ve şimdi size sesleniyorum: Ey Âlem-i İslam! Ve hususen âlimler, Müslüman akademisyenler, talebeler ve iş adamları! İslam âlemini küfür rejimlerine, sistemlerine, ekonomik görüş ve kalıplarına mı terk ettiniz? Bu haram düzeninin sistemlerinin birinde bir çarklının dişlisi gibi yaşamayı mı kabul ettiniz?

Ey ömrünü Allah için vuruşarak, Allah için çalışarak geçiren, Hak Kelamullah için ölen ecdadın torun ve evlatları! Bu sahadaki cihadı kime bıraktınız? Ne için öğreniyor, ne için çalışıyor, kim için yaşıyorsunuz?

Artık gözümüzü iman ve İslam’ın nuruna açma vaktidir. İslam âleminin ve insanlığın hakiki refah ve huzuru için daha fedakârlık etme vaktidir. Şimdi en büyük mücadele, en büyük cihad ilim sahasındadır. Öyleyse çokça çalışmalıyız, eksiklerimizi tamamlayıp boşlukları doldurmalıyız. Bu hususta birbirimize yardım etmeli, birbirimizi teşvik etmeli, birbirimize destek olmalıyız.

Evet, velayetin kerameti olduğu gibi halis niyetin, samimiyetin dahi kerameti vardır. Olmaz demeyiniz. Sakın vazgeçmeyiniz.

Bir şey elde edilemese de büsbütün terk edilmez. Terk etmeyiniz, dâhil olunuz. Mü’minin silahı olan sabırla çalışınız.

Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer(gerçekten) iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz.[5]

Gayret göstermek bizden, Tevfik ALLAH’tandır.

YAZAR: CENGİZHAN SALİH

—————————-

[1] Bediüzzaman Said Nursi, İşarat-ül İ’caz, Bakara 21-21, mukaddeme.

[2] Prof. Dr. Tevfik Güran, İktisat Tarihi,syf 1.

[3] Bediüzzaman Said Nursi, İşarat-ül İ’caz, Bakara 21-21, mukaddeme.

[4] Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, 23. Söz, 1. Mebhas 4. Nokta

[5] Âl-i İmrân Suresi, 139.




Sitemize yeni eklenen makale ve içeriklerden haberdar edilmek ister misiniz? E-mail adresinizi sistemimize kaydedin, sizi haberdar edelim. (Lütfen geçerli ve sürekli kullandığınız e-mail adresinizi kaydediniz.)