Facebook
RSS

Gelişen bir dünyada yaşıyoruz. Bütün dünya, Batı ve İslam dünyası ile birlikte değişiyor. Batı dünyası madde ve teknoloji sahadaki üstünlüğünü devam ettiriyor. Ama mânâ sahasında kendini bitirme emareleri taşıyor. İslam dünyası ise birkaç asırlık uykusundan uyanma çırpınışları gösteriyor. İslam dünyasındaki uyanışı 1920’li yıllarda, yani 20. asrın başıyla mukayese edersek şu tabloyu görürüz:

İslam dünyası 20. asrın başında Osmanlı Devletinden sonra sömürge haline düşmüş, bağımsız 3-5 devlet kalmıştı. İkinci Dünya Harbinden sonra Batı Dünyasının kapitalist ve sosyalist diye kendi içinde ikiye bölünmesi, “şerden bazen hayır doğar” fetvasınca, İslam Dünyasına yaramıştır. Sosyalizmin doğuşu ve kapitalizm ile rekabete girmesi İslam ülkelerinin nefes almasını sağlamıştır. İslam Ülkeleri teker teker siyasi bağımsızlıklarına kavuşup, iktisadi istiklal peşine düşünce, Batı dünyası hemen kendini toparlamış ve İslam Ülkelerini teoride gelişen ve az gelişmiş ülkeler halinde ayrı bir kategoriye koyarak onlara karşı müşterek bir politika takibine girişmiştir.

Daha sonra ABD ile SSCB birlikte dünyayı parçalamak hususunda anlaşmışlardır. İkimizde varolalım, dünyayı bölüşelim; fakat aramızdaki neticesinde bunların gelişmesine yol vermeyelim fikrinde birleşmişlerdir. ABD dış işleri bakanı H:Kissınger’in takip etmiş olduğu politika budur. Çin’i de aralarına alarak dünya düzenini yönetmeye çalışmışlardır.

İslam Dünyası bu durum karşısında ne yapmıştır? Esasında İslam Dünyası İslam’dan o kadar uzaklaşmış ki, bunun farkında bile değildi. İslam Dinini iman, ibadet, amel( hukuk, iktisad, ahlak ve siyaset) cephesi olarak üçe ayırırsak, üçüncü kısmı olan insanlar arası münasebetleri düzenleyen kaideler bütününün uygulanması hususunda İslam dünyası bu sistemden uzaklaşmıştır. Bugün kabaca İslam dünyasının %95’i imanını kaybetmemiştir. İbadette durum yarı yarıya inerken, uygulama cephesinde İslam ahlakı, hukuku, iktisadı ve siyaseti ile ilgili ahkâmının uygulanmasında İslam’ın tam uygulandığı bir devlet ve toplum göstermek zordur.

1960’lardan sonra İslam dünyası aydınları bu durumu fark etmişlerdir. Çünkü İslam dünyası iktisadi kalkınmak için model ararken karşısında doğu ve batı olmak üzere iki blok ve iki sistem olmuştur. İslam ülkeleri bu sistemlerden birini esas alarak kalkınmaya çalışmışlarsa da başarılı olamamışlardır. Çünkü iktisadi sistemler, cemiyetin bir veçhesidir. Toplumların sosyal, siyasi, ahlaki vb. bütün yönleri bir bütünlük arzeder. Bir toplumun sadece iktisadi yönünü ele alırsak, bu husus toplumun dışa akseden ve rakamlarla ifade edilebilen maddi yönüdür. Tıpkı bir buz dağının su üstündeki kısmı gibi. Batı dünyası iktisadi yapısını suyun altında kalan büyük kısmına benzeyen sosyal ve kültürel yapısı üzerine bina etmiştir. İslam dünyası batı dünyasının bu soysal ve kültürel yapısını almamıştır. Çünkü bu yapı o toplumun dini ve tarihi gelişimi ile ilgilidir. İslam dünyası batının sosyo-kültürel yapısını almayınca, onun üstüne konmuş olan “batı modeli iktisadi yapı” da İslam toplumunun sosyo-kültürel yapısı ile uyum sağlayamamıştır. Çünkü eklenen dokular birbirine yabancı kalınca hayatiyet bulamamıştır.

İslam dünyası üç asırdır hep batılılaşmaya çalışmıştır. Fakat batıdan alınan birçok hususlara toplum uyum sağlayamamıştır. Osmanlı Devleti’nin son iki asırlık tecrübesi bunu göstermiştir. İslam dünyası aydınları 1960’lardan sonra bir araya gelince bu durumu sorgulamışlardır. “Biz Müslüman olduğumuza göre, İslam’ın bir sosyo-ekonomik düzeni yok mudur?” sorusunu sormuşlar ve o zaman İslam dünyasında uygulanan sistemlerin İslam ile ilgisi kalmadığını fark etmişlerdir.

1970’li yıllarda Suudi Arabistan’dan gelen hocalarla bir Müslüman iktisatçıları derneği kurulmasını görüşmüştük. 1971 yıllarında Libya’da Kaddafi’nin tertiplediği İslam Gençlik Kongresi’nde bu konular ele alınmış ve aydınlar birbirleri ile tanışmıştı. 1976’da ilk defa Dünya İslam İktisadı Kongresi toplanmıştı. Kral Faysal’ın tertiplediği bu kongre 1975’de yapılacakken, Kralın öldürülmesi üzerine 1976’da toplanabilmişti.

Bu ilk İslam İktisad Kongresi, İntercontinental Oteli’nde toplanmıştı. Bu otelde esas itibari ile Rabıtatü’l-Âlemi’l-İslam için yapılmış iken, Faysal’ın ölümü üzerine bu fikri muhalifleri tarafından otel haline getirilmiş ve otel bu konferans ile açılmıştı. İslam İktisadi Konferansını takiben 1976’da ilim ve teknolojide I. Dünya Kongresi yapılmıştı. Her iki kongreye de yedişer üye Türkiye’den katılmıştı. Üyeler ismen çağırılmıştı. Gösterilen adaylardan seçilen bu üyeler arasında ikinci kongrede Sayın Turgut ÖZAL da vardı. Üçüncü kongre 1977’de Mekke’de I. İslam Eğitim Kongresi olarak yapılmıştı.

Müslümanlar bu kongrede İslam’a göre toplum hayatında nasıl davranılması gerektiğini tespite çalışıyordu. Önce bu işin teorik sahada tahlili yapılıyor ve uygulamaya konulma imkânları aranıyordu. Ortada hazır bir model olmadığı için, adeta karanlıkta el yordamıyla yol aranıyordu. Bugün de durum hala bu merkezdedir. Kurulan müesseseler de başlarındaki insanlar da henüz bu konuları hem öğrenmekte hem de uygulama safhasında bulunmaktadır. İnşallah gelecek nesiller bu sahada daha hazırlıklı bir durumda bulunacaklardır.

Sosyal piyasa ekonomisinde aranan, esasında adil bir düzendir. Bu düzen İslam Ekonomisinde mevcuttur. Çünkü İslam İktisadı, esasında serbest piyasa ekonomisinin ahlak ile düzenlenmiş halidir. Bunu onlar bilemiyor, biz de bilemiyoruz. İşte biz İslam Ekonomisini öğrensek, bilsek ve dünyaya anlatabilsek, bu sadece kendimize değil, bütün dünyaya yardım olur. Esasen İslam bütün insanlık için gelmiştir, biz onu sadece kendimize hasredemeyiz. İşte bu sebeplerle 20. asrın sonunda İslam İktisadı sistemi, sosyalizmin yıkılmasını müteakip sarsılan kapitalizme bir alternatif olarak dünya kamuoyunda ele alınmaktadır.

YAZAR: PROF. DR. SABAHADDİN ZAİM




coded by nessus

Sitemize yeni eklenen makale ve içeriklerden haberdar edilmek ister misiniz? E-mail adresinizi sistemimize kaydedin, sizi haberdar edelim. (Lütfen geçerli ve sürekli kullandığınız e-mail adresinizi kaydediniz.)




Features Stats Integration Plugin developed by YD