Facebook
RSS

Giriş

“…Ta ki (bu mallar), içinizden (yalnız) zenginler arasında dolaşan bir devlet olmasın.»(K. LIX; 7)

“…Vücudunun teri kurumadan işçiye ücreti ödenmelidir.” Hz. Muhammed (S.A.V.)»

Bildiğim kadarıyla, Hz. Peygamber döneminde, bugünkü anlamda bir kira kavramı olduğunu gösteren bir belge yoktur. O zamanda bir toprak kıtlığı söz konusu değildi, belki de ondan. Fakat Suriye, İran, Irak ve Mısır’ın fethinden sonra, Hz. Ömer zamanında, sürekli ve tutarlı bir toprak sistemi gereği duyuldu. Kanımca, Hz. Ömer’in yalnızca fethedilen yerlerde toprak satın almayı müslümanlara yasaklaması hususundaki girişimi ile değil, fethedilen toprakların müslümanlar arasında dağıtılmasını durdurmasıyla da kaba hatlarıyla kira kavramını geliştirdi. Topraklar haraç ve cizye karşılığında önceki köylülere bırakıldı.

Fakat zihinleri karıştıran asıl nokta Hz.Ömer döneminde veya daha sonraki dönemlerde kira kavramının tanımlanıp tanımlanmaması sorunu değildir. Sabit faizle eş anlamlı gibi görünen kiranın İslâm’daki yeri, üzerinde tartışılması gereken asıl sorun. Soruya bir cevap aramadan önce günümüz ekonomisindeki kira kavramını kısaca incelemek yerinde olacaktır. Ricardo‘ya göre kira, toprağa özgü hassaları kullanma karşılığında mal sahibine ödenen, topraktan elde edilen ürünlerin bir parçasıdır. Kira, iki ayrı nitelik farkından doğan bir artıktır. Bu, üstün nitelikteki toprak verimi ile düşük nitelikteki toprak verimi arasındaki farktır. Kira, talebe oranla, toprağın yetersiz olmasının da bir sonucu olabilir.

Prof. Marshall, haklı olarak, nitelik farkından doğan kira ile kıtlık etkeninin yalnız iki yaklaşım farkı olduğunu söyler. Aynı araçların kullanıldığı iki ayrı nitelikteki toprağın ürünleri karşılaştırılırsa, ranta, nitelik farkından doğan artık kazanç alarak bakılabilir. Öte yandan talebe oranla yetersizliği söz konusu ise «toprak kıtlığından doğan artık kazanç» olarak yorumlanabilir. İyi toprak daha çok aranır. Bundan dolayı rant da yüksektir. Talep yüksek olduğu için, burada rantı saptayan, kıtlık etkenidir. Öte yandan iyi toprağın marjinal ürünsel geliri yüksek olduğu için, iyi toprakta «fark» etkeni de yüksektir. Gerçekte rant, toprağın kendi kendine işler hale gelmesini özendirmek için gerekli görülen asgarî kazancın üstünde özel üretim faktörü biriminin sağladığı bir artık kazanç kavramından başka bir şey değildir. Kelime kökü ve tarihçesi yönünden, bu anlayışın «yaratıcının bedava armağanı» fikri ile yakın ilişkisi vardır. Ekonomistler, yaratıcının bu armağanını «toprak» deyimiyle ötekilerden ayırırlar. Toprağın varlığı insan çabasına bağlı değildir. Ve de yaratıcının bu bağışı, var olmasını özendirmek için bir karşılık ödenmesini gerektirmez. Bunun için tüm toprak gelirleri, ekonomik anlamda «rant» olarak adlandırılabilir.

Rantın yalnız toprağa ilişkin olduğunu düşünmek için bir neden yoktur ortada. Bir rastlantı olarak, üretim faktörü emek sermaye, girişim faktörü hali hazırda işgal ettiği yerde tutmak için gereken asgarî tutarın üzerinde bir gelir sağlarsa, ranta dönüşebilir.

a) Kira ve faiz

Kira ile faiz arasındaki fark sorununa dönelim. Kiraya ilişkin açık bir ifade olmadığı için bu konu ile ilgili sorunlar, İslâmî yasaların tarih süreci içersinde uygulanışı incelenerek çözümlenecektir. İslâmî yasalar açısından soruna bakılırsa, kira ödemenin İslâm’ın ana ekonomik ilkeleri ile uzlaşmaz bir yanının olmadığı görülür. Çünkü kira ile faiz arasında çok büyük fark vardır. Ama dıştan, iyice incelemeden soruna bakılırsa faiz kiranın birbirinden farklı olmadığı sanılabilir. Denilebilir ki, kira, toprak veya malın sağladığı bir kazançtır. Buna karşılık faiz de, mal veya aktife dönüştürülme potansiyeli olan sermayenin sağladığı bir gelirdir. Buna karşılık şu tez ileri sürülüyor: «Toprağa sahip olma hakkı, kiraya vermek konusunda, toprak sahibine sınırsız haklar vermediği gibi, para sahibi olma hakkı da para sahibine onu tefecilikte kullanma hakkını vermez. Benzer görünüme rağmen birçok yönden, hem muamele hem gelir bakımından kira ile faiz birbirinden ayrılırlar.

İlk önce, kira, bir girişimin, atılmış olan ilk adımın sonucudur. Belirli bir değer yaratma işlemi sonrasının ürünüdür kira. Mal sahibi, kiraya verdikten sonra, malı ile ilişkisini sürdürmekte ve kira süresince kiracının malı kullanmasıyla ilgilenmektedir. Fakat faiz konusunda durum farklıdır. Burada, ödünç veren, paranın kullanılma tarzı ve yeti ile ilgilenmez. Onun için önemli olan, anaparanın, ipotek ve faizin, kefaletle, sağlama bağlanmasıdır.

İkinci husus şudur: Kira durumunda bir değer kazanmak için üretken bir çaba harcamak zorunludur. Çünkü para sahibi parasını mala çevirmek veya aktifleştirmekle ekonomik bir çaba göstermektedir. Böylece, teşebbüs faktörü, bir mal ve hizmet üretiminde olduğu kadar, canlı ve hareketlidir. Ama faizde durum böyle değildir. Hatta kimi zaman değer yaratan bir işlemi geciktirmektedir.

Üçüncü husus: Kira durumunda, kiraya vereceği malın konusunu, büyüklüğünü ve yararlılığını sermaye sahibi saptamaktadır. Bu yüzden, malın kullanım yeri ve amacı belirlidir. Halbuki faizde durum böyle değildir. Paranın asıl sahibi, parasının, ekonomik olarak, yararlı bir alanda kullanıp kullanılmamasıyla ilgilenmemektedir. Bu yüzden sermaye, kötüye kullanılabilmektedir.

Dördüncü husus: Bir bakıma kira, maliyet fiyatına katılmamaktadır. ” Buğday fiyatı, kira ödendiği için yüksek değil, tersine fiyat yüksek olduğu için kira ödenir. ” Faizse fiyata katılmakta, üretim prosesini geciktirmekte ve tüketiciyi büyük bir sarsıntıya uğratmaktadır.

Beşinci husus: Kirada kâr olasılığı kadar zarar etme olasılığı da vardır. Bu bakımdan, sermayenin kira getirici işlerde kullanılması, zamanını boşuna harcayan aylak bir sınıfı ortaya çıkarmaz. Faizde ise zarar etme olasılığı yoksul yapan bir öğedir bu, ve de toplumda parazit bir sınıfın ortaya çıkmasına yol açmaktadır.

Son bir nokta da şudur: «Sermayenin mal veya aktife çevrilmesi ve çevrilebilirliği doğru bir saptamadır. Ne var ki, bu işlem, kullanıcının isteğine bırakılmaktadır. Yani üretim aracı para, faizle, ödünç alanın eline veriliyor. Halbuki kira durumunda sermayenin kullanım yetkisi -mala çevirme- para sahibindedir, aktifleşen malı kullananda değildir. Sorunun özünde yatan gerçek şudur: Mal veya aktifler üzerinden alınan kira ile, daha çok, ücret, maaş ve kâr arasında bir benzerlik vardır. Sermaye üzerinden alınan faizle hiç benzerliği yoktur kiranın.

b) islâm’da ücret

Şimdi İslâm Ekonomisinde ücret sorununu incelemeye çalışalım. Ücret nedir? Emeğin karşılığı olduğu söylenir ücretin. Parasal ücret ve parasal olmayan ücret olarak iki açıdan bakabiliriz ücret sorununa. Belirli bir süre içerisinde, diyelim bir ay, bir hafta, bir günde kazanılan parasal tutara nominal ücret denir. Gerçek ücret -ki paranın alış gücü, parasal ücret tutarı gibi bir çok etkenlere bağlıdır- yapılan iş karşılığında işçinin gerçekten kazandığı zorunlu gereksinmeler miktarıdır. Kişi, emeğinin nominal fiyatlara göre değil, gerçek fiyatlara oranla, zengin veya yoksuldur; düşük veya yüksek ücret alır.» (Adam Smith)

Ücret konusunda genellikle kabul gören teori «marjinal üretim teorisidir». Bu teoriye göre, ücreti, arz ve talep arasındaki denge saptamaktadır. Kapitalist bir toplum düzeninde talep, işverenden gelmektedir. Emeğin net üretim değeri işçiye ödenen ücret tutarından yüksek olduğu sürece, işveren daha çok emek birimini kullanmaya devam edecektir. İşveren, emeğin maliyetinin toplam üretime kattığı değerden yüksek veya eşit olduğu noktada, iş verme işlemini durduracaktır. Belirli bir arz karşısında tüm işverenlerin istemidir piyasada işçi ücretlerini ve emeğin sağladığı marjinal üretimi saptayan.

Çok yönlü eleştirilere konu olan, ücretin marjinal üretkenlik teorisi doğru kabul edilse bile, ancak tam rekabet şartları altında geçerli olacaktır. Ama gerçek yaşamda rekabet, hiçbir zaman tam ve yetkin olmamıştır. İşverenler arasında rekabet eksik olabilir. Biliyoruz, tüm yararlı şeyler içerisinde en çok harcanmaya yatkın olan, emektir. Öte yandan, işverenin daha üstün bir durumu vardır. Profesör Marshall‘ın hatırlattığı gibi, «bin kişiyi çalıştıran bir iş adamı, çalıştırdığı işçi sayısı ölçüsünde, işçi piyasasındaki alıcılarla kesin, kati bir uzlaşma içerisindedir.» Pazarlık gücünün zayıf olmasından ötürü, kapitalist düzende, işçi marjinal üretkenliğin çok altında bir ücret almaktadır.

İşverenin bu emek sömürücülüğü İslâm inancına yabancıdır. Hz. Peygamber’in burada bir sözünü anmak bizi yüreklendiriyor: «Allah’ın payı olmayan bir şeyde, insanın da payı yoktur. Allah’ın payı,, onun herkese hakkını verme ve başkasına ait olana saldırmama buyruğudur.» Hz. Peygamber, bir başka Hadîste şöyle der: «İşçinin ücreti, vücudunun teri kurumadan ödenmelidir.» Öte yandan, İbni Mace, bir başka Hadîsinden söz eder Peygamber’in: «İşveren, işçilerinden, ancak, kendisinin kolaylıkla yapabildiği bir işi isteyebilir. » Yukarda anlatıldığı gibi, işçilerin sağlığına zarar verecek bir işi yüklememelidir.» Şu bir gerçektir: İslâm toplumunda insan onuruna yaraşır bir ücret, ayrıcalık değil, tersine, devletin var gücüyle yerine getirmeğe çalıştığı bir temel haktır. Bir kez, devlet, duyguda, inançta, düşüncede ve davranışta kendine yeni bir yön çizmede başarıya ulaşınca, gerçek ücret ve üretkenliği saptamak, doğru karar verme konusu olacaktır.

Müslüman ülkelerde, grev, adil ücret, sosyal güvenlik ve kârdan pay hakkı gibi herkesçe tanınan işçi haklarının kabulüne, işçilere ilişkin yasalara yön veren düşüncelerin doğrulanmasına son derece ihtiyaç vardır. Bu hakların tanınması, işçilere, her şeyi yapmakta sınırsız bir özgürlük verildiği anlamına gelmez. İslâm, haksız mal kazancını hor görmüş ve yasaklamıştır. İşverenin malını zimmete geçirmek veya onur kırıcı yollarla bir kısmını almak da yasaklanmıştır. Hz. Peygamberin bu konuda sözü şöyle: «En iyi kazanç, işini titizlikle yapan ve işverene karşı saygılı olan işçinin kazancıdır.»

İslâm devleti, işçilerden gelecek, toplumun zararına dönük her türlü eyleme gem vurma yetkisine sahiptir. Gerçekte, İslâm, dengeli bir toplumsal kalkınmanın yanındadır. Bunun için sermaye – emek uzlaşmasını zorunlu bir ön şart olarak görür. Biz şuna inanıyoruz: İşçi ve işveren, İslâmi değerlerle şartlanırsa, lokavt ve grev yasaklamasına gerek kalmayacak, iki kutbun birbirine karşı kullandığı bu savunma, çoğu kez saldırı silâhı önemini yitirecektir. İslâm devletlerinin temel sorunu, grevleri yasaklama veya sınırlama yollarını aramak değil, bugünkü emek – sermaye ilişkisine İslâmi değerleri enjekte etmenin çarelerini, yollarını aramaktır.

c) Ücretlerde farklılık sorunu

Bu noktada İslâmın farklı ücret sorununa bakışını incelemek zorunlu gibi görünüyor. Çünkü şimdiye dek, üstü kapalı olarak, bütün işçilere aynı ücretin ödeneceği varsayımı yapıldı. Ama gerçek hayatta çok farklı ücretlerle karşılaşmaktayız. Ücretlerdeki farklılıklara yol açan bir çok etken vardır. Cairnes, işçiler arasında rekabet olanağı olmayan bir gruplaşmanın varlığına bağlar bu farklılığı. Beyin işçisi ile el işçisi arasında, usta işçi ile düz işçi arasında geniş bir ayırım vardır. İki tür iş arasında işçi mobilitesi oldukça azdır. Bundan şu sonuç çıkmaktadır ki, bu, rekabet olanağı olmayan her gurup için ücret düzeyi, her gurup için farklılık gösteren talep ve arzla saptanacaktır.

Parasal olmayan avantajların farklı olmasından ötürü de ücretlerde farklılıklar olabilir. Kimi iş daha rahattır veya en azından ötekilerden daha az yorucudur. Eğitim masraflarındaki farklılıklar, çoğu kez, farklı ücretlere yol açmaktadır. Katıksız bir ilgisizlik ve durgunluk da ücretlerin farklı olmasının bir nedeni olabilir. Bununla birlikte, bir anlamda, farklı bölümdeki işçiler arasında ücret farklılığını onaylamaktadır İslâm. Çünkü Kur’an’da farklı beceri ve yeteneklerin farklı kazançlara yol açtığı gerçeği yer almaktadır (Kur’an : 4; 33.). İslâm, gelir ve servet dağılımında ölü bir eşitliğe inanmaz. Çünkü, deyimin gerçek anlamıyla, sosyal yönden ilerleme; becerilerin, yeteneklerin gelişimi için fırsatların noksansız olarak sağlanmasını gerektirir ki, bu, dönerek ücretlerdeki farklılığı Hem Kur’an, hem de Hadîste belirtildiği gibi, onamaya götürür bizleri. Yetenekler ve beceriler göz önüne alınarak ücretlerin saptanmasına ilişkin İslâmî yaklaşım, uygarlığın gelişimi yönünde yapılan en önemli katkılardan biridir.

Bu konuda temel ilke, işverenin, yaptığı hizmet karşılığında işçiye tam hakkını vermesi ve işçinin de sözünde durarak dürüstçe işini yapması ve tüm yeteneklerini kullanmasıdır. Bu iç şartların savsatılması hem işçi yönünden, hem de işveren yönünden manevi başarısızlık olarak ortaya çıkacak, su yüzüne çıkmayan içsel davranıştan ötürü, Allah’a karşı her iki tarafta sorumlu olacaktır. Kapitalist bir toplumda ise, kişi, bu tür içsel yargılarından ötürü hiç kimseye karşı sorumlu değildir. Burada yine İslâm, devlet işlerinin yürütülmesinde kapitalizme ve laisizme karşı üstünlüğünü bir kez daha ispat etmektedir.




coded by nessus

Sitemize yeni eklenen makale ve içeriklerden haberdar edilmek ister misiniz? E-mail adresinizi sistemimize kaydedin, sizi haberdar edelim. (Lütfen geçerli ve sürekli kullandığınız e-mail adresinizi kaydediniz.)