Facebook
RSS

Kanımca, İslâm ekonomisi, İslâmî değerlerden esinlenen toplumun iktisadî sorunlarını inceleyen bir ilimdir. İslâmi ekonominin bu tanımı, bugün ileri sürülen öteki tanımlardan tamamen farklıdır. Bugünkü ekonomi, iş hayatında insanın incelenmesi şeklinde tanımlanmaktadır. Profesör Robinson’un sözleri ile bu tanıma daha çok farklılık verelim. Robinson şöyle tanımlar ekonomiyi: “Ekonomi, kıt kaynaklarla hedefler arasındaki ilişkilerde, insan davranışlarını inceleyen ve farklı uygulamaları olan birilimdir.” Elbette bu tanım tartışılabilir. Ama burada bugünkü ekonominin ana hedefi belirlenmektedir. Buna göre, ekonomi, toplum içerisinde yaşayan insanın incelenmesini konu edinmektedir. Ekonomi, sosyal ilimler içerisinde yer almaktadır. Kuşkusuz İslâm Ekonomisi de sosyal ilmin bir bölümüdür. Ne var ki, daha sınırlı anlamda bir sosyal ilimdir burada sözünü ettiğimiz. Çünkü burada toplum içerisindeki herhangi bir kişiyi incelemiyoruz. İslâm ekonomist, toplumdan soyutlanmış tek tek kişilerin incelenmesi değildir. O, daha çok. İslâmî değerlere inanan toplumdan tecrit edilmemiş insanın incelenmesidir. Çağdaş ekonomi gibi, İslâm ekonomisi, Robinson Crusoe’ya benzer insanlardan oluşan bir dünyayı incelemez. Çünkü her iki ekonomi de, ya bir olay, ya da bir olanak olarak, değiştirme fenomenini ihtiva etmek zorundadır.

Çağdaş ekonomi, esas olarak, paraya ilişkin sorunlarla uğraşmaktadır. Gerçekten, bugün, ekonominin insan davranışlarından yalnız para kazanma ve harcama yönüyle ilgilendiği görüşünü benimseyen ekonomistlerin sayısı gittikçe artmaktadır. Ne var ki, klâsik yazarlar ve bugünkü izleyicileri, para duvarının ötesine geçmek ve ekonomik sorunları parasal olmayan bir birimle ölçmek eğilimindedir. Temel ekonomik sorunların kaynağı şu gerçeğe dayanmaktadır. İnsanın ihtiyaç ve istekleri vardır ve bu istekler, ihtiyaçlar, sınırlı enerjimizi, maddî gereçlerimizi harcamadan karşılanamaz ve doyurulamaz. Bütün isteklerimizi karşılayacak kadar sınırsız kaynaklarımız olsaydı, ekonomi sorunu ortaya çıkmayacaktı. Kıt kaynaklar açısından İslâm ekonomisi ile çağdaş ekonomi arasında hemen hemen hiç bir fark yoktur. Bir fark varsa, o da onun hacım ve tabiatında yatmaktadır. İki ekonomik sistem arasındaki asıl fark, seçme sorununun ‘çözümünde düğümlenmektedir. Kaynakların sınırlı oluşu, seçme sorununu ortaya çıkarmaktadır. Bazı isteklerinin kimi isteklerimizden vazgeçme pahasına, tatmin edilebilmektedir. Kaynakların kıtlığı ve isteklerin çokluğu arasındaki bu sürekli çelişki, bizleri, isteklerimiz arasında, bir seçim yapmaya, onları; önceliklerine göre, sıralamaya ve kaynaklarımızı, gereksinmelerimizi, azami ölçüde, karşılayacak şekilde dağıtmaya zorlamaktadır. Çağdaş ekonomide, seçme sorunu, büyük ölçüde, kişinin belirsiz, çoğu zaman saçma isteklerine, kaprislerine bağlıdır. Bu ekonominin konu edindiği insan, toplum gereksinmelerine değer vermemektedir. Fakat İslâm ekonomisinde kişi, kaynakları istediği gibi harcayamaz. Bu hususta, kişinin gücünü aşan, Kur’an ve hadisle getirilen sınırlamalar, tahditlervardır.

Özetlersek, İslâm ekonomisi toplum içerisinde yaşayan herhangi bir kişiyi değil, dindar bir insanı incelemektir. Oysa çağdaş ekonomi, toplumdaki herhangi bir kişiyi ele alır. İsteklerin çokluğu ve kaynakların kıtlığından dolayı ekonomi sorunu ortaya çıkmaktadır. Her iki ekonomide de durum aynıdır. Fakat seçme konusunda, iki ekonomi, birbirinden ayrılmaktadır. İslâm ekonomisine İslâm’ın temel ilkeleri ışık tutmakta, Kapitalist bir sosyo-ekonomik temel üzerine kurulan çağdaş ekonomi ise kişisel istek ve kaprislerle denetlenmektedir. Bu fark bizi bir tartışmaya sürüklemektedir: Acaba İslâm ekonomisi sonuçlarla ilgilenmeli midir? Yoksa farklı sonuçlar karşısında tarafsız mı kalması gerekir? Bu sorular, daha çok, bugünkü ekonominin ilkelerini benimseyenler tarafından ortaya atılmaktadır. Çünkü bugünkü ekonomi, sonuçlara karşı kayıtsız kalmakta, onları, olması gerektiği gibi değil, olduğu gibi ele alarak incelemektedir. Profesör Robinson şöyle özetler bu noktayı: “Ekonomi, kişide bir davranış eğilimi olarak ortaya çıkan amaçlarla teknik ve sosyal çevre arasındaki ilişkileri konu edinir. Ne amaçların kendisi, nede sosyal ve teknik çevre ekonominin konusudur. Ekonomistlerin önemsediği, bunlar arasındaki ilişkilerdir.”

Hicks, Lange, Koldor gibi kimi ekonomistler, refah ekonomisinin bir bölümünü tamamen ilmi bir temel üzerine oturtma çabası içerisindedirler. Bu yazarlara göre, ekonomik kaynaklar en iyi şekilde dağıtılırsa en yüksek bir ekonomik refah sağlanabilir. O halde, refah ekonomisinin asıl görevi, kaynakların optimum dağıtım şartlarını inceleyip ortaya çıkarmaktır. Bu yazarların kullandığı refah deyiminin ahlâka ilişkin bir yanının olmadığını burada belirtmek gerekir. İster beğenelim, ister beğenmeyelim, İslâm ekonomisi, farklı amaçlara karşı kayıtsız kalamaz. Alkollü içkilerin üretimi ve satışı, çağdaş ekonomi sistemi içerisinde, belki iyi bir ekonomik faaliyet olabilir. Fakat İslâm devletinde öyle değildir. Çünkü bu tür faaliyetler insanın refahına ki para birimi ile ölçülemeyen bir refahtır bu- hiç bir katkıda bulunmamaktadır.

Bugünkü ekonomide, kişinin refahına, kendi değer ölçülerine göre, elde etmek istediği hizmet ve malların, artan, onları elde etmek için harcanan çabaların ve yapılan feragatlerin azalan fonksiyonu olarak bakılmaktadır. İslâm ekonomisinde, kişi, kendi ekonomik faaliyetlerine yön verirken, Kur’an ve sünnetin emirlerini göz önüne almak zorundadır. Kur’an ve sünnet çerçevesinde kalmak üzere yapılacak yeni düzenlemelerle, bir kısım insanların zararına, tek bir ferdin bile zenginleşmesini olanaksız kılacak şekilde, kaynaklar dağıtılırsa, sosyal refah azamiye çıkarılmış olur. Kur’an ve sünnette açıkça yasaklanmayan, onların özüne uygun olan her şey, İslâmî bir üslup içerisinde ifadesini bulabilir.

Her ne kadar, İslâm ekonomisi, bugünkü ekonominin tersine, sadece beşeri davranışların para kazanma ve harcama yönüyle ilgilenmiyorsa da, bu konular, yine de, ekonomik faaliyetlerimizin büyük bir bölümünü teşkil ederler. Bunun için. İslâm para kazanma ve harcama üzerinde önemle durmuş, azamî sosyal fayda sağlamak için, kazançlarla harcamalar arasında sağlam bir denge kurmaya, çalışmıştır. İslâm, sürekli meşru kazancı öğütlemiştir. Gayri meşru kazanç yolları, sonunda, kişiyi ve toplumu bir yıkıma sürükleyeceği için, tümünü yasaklanmıştır (K. IV : 30). Bundan dolayı İslâm, servet kazanma için girişilecek faaliyetlerde izlenecek yolları saptamış ve bu hususta belirli kurallar koymuştur. Bu sınırlayıcı kurallar, toplumu, tam bir huzur ve refaha eriştirmek için konmuştur. Ne şekilde olursa olsun, ahlâkî değerlerin etkisinden kurtulmuş bir ekonomik faaliyet düşünülemez. Kur’an da şöyle buyrulur: “Ey insanlar! Yerdeki şeylerden, helâl ve temiz olmak şartıyla, yiyin. Şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o size, hakikaten, apaçık bir düşmandır.” (K. II. 168)

Bu yüzden, İslâm devleti, sadece toplum yararı ile tam bir uyum içinde olan meşru faaliyetleri teşvik edebilir. İslâm, bir kaç kapitalistin, kaynakları tekelinde tutmasına şiddetle karşı çıkmış, öte yandan, sosyal faydalar sağlayan harcamalar üzerinde önemle durmuştur.”Kendilerini rızıkladığımız şeylerden gizli ve açık infak edenler katiyen kesat bulmayacak bir kazanç umabilirler.” (XXXV: 29)

Cimrilik kötülenir, kınanır. Çünkü olumsuz ve yıkıcı bir etki yapar topluma. Cimrilerin elindeki servet, onlara bir yarar sağlamak şöyle dursun, kendileri için bir engel olmakta, ruhî ve ahlâkî gelişmelerini önlemektedir. Öte yandan, diğer bir aşırılık olan israf da, aynı şekilde, kınanmaktadır. “İsraf etmeyin! Çünkü Allah, israf edenleri sevmez.” (XI:141)”Çünkü saçıp savuranlar şeytanların kardeşleri olmuşlardır. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.” (XVII : 27)

Gerçek şudur: Allah tektir ve hiç bir şeye muhtaç olmayan sadece O’dur. İhtiyaç içinde olan insandır. Refah, cimrilikle veya para ve malları toplum hizmetinin dışında bırakmakla değil, ancak Allah için, yani yarattıklarının hizmetinde, harcamakla elde edilir. Böylece İslâm, kazanma ve harcama faaliyetlerine halkın refahını yükseltecek biçimde, bir yön vermektedir. İslâm ekonomisinin kapsamı, bir bakıma, bugünkü ekonominin kapsamından daha dar, bir bakıma da daha geniştir. Dardır, çünkü o,sadece Allah’ın birliğine, Kur’an ve Sünnetle getirilen ilkelere inanan bir toplumu ele almaktadır:

İslâm devleti her ekonomik faaliyeti teşvik etmediği, hatta yasakladığı için, İslâm ekonomisinin daha dar bir çerçeve içerisinde kaldığı görüşü ileri sürülebilir. Gerçekten insanın refahını yükseltmeyen faaliyetlerin İslâm devletinde yeri yoktur. Fakat bu kavram, yani İnsan refahı kavramı, statik değildir. Sürekli olarak değişmekte ve gelişmektedir. Burada önemli olan, İslâm’ın, tüm gelecek zamanlar için geçerli evrensel kuralları ile refah kavramının bir uyum içerisinde olmasıdır.Öte yandan, İslâm ekonomisi, bugünkü ekonomi ilminin dışında bırakılan siyasal, toplum sal ve ahlâkî faktörleri de içerisine aldığı için daha geniş kapsamlıdır. Bir anlamda, İslâm ekonomisi ile klâsik ekonominin dışta bıraktığı konuları da incelemeye alan uygulamalı ekonomi arasında bir benzerlik vardır. Böylece İslâm’ın refah kavramının ışığı altında, toplumdaki kıt kaynakların yönetimi, İslâm ekonomisinin faaliyet alanı olmaktadır. Bu yüzden, o sadece refahın maddi yanıyla değil, aynı zamanda, üretim ve tüketimde İslâm’ın ilkelerine bağlı kalarak, refahın manevî yanıyla ilgilenmektedir.

Ekonomi ilminin temel kavramları, kaynağını, İbni Haldun, Tusi gibi ünlü İslâm yazarlarının eserlerine borçludur. Tusi’nin ekonomi tanımı, iş bölümü, değiştirme değerleri ve refah konularının önemini belirtmektedir. O, tanınmış farsça eserinde, şunları yazar: Herkes kendi besininin, giysilerinin, barınaklarının ve araçlarının üretimi ile uğraşmak zorunda olsaydı, belirli bir süre sonra, besinsizlikten dolayı, hayatın devamı imkânsızlaşacaktı. Fakat herkes birbiriyle işbirliği yaptığı belirli meslekleri benimsediği ve yasalar, üretim fazlasının değiştirilmesine özen gösterdiği için ekonomik araç ve mallar herkese yetmektedir.

Allah, birbirlerine yardım etmeleri için farklı meslekleri benimseyecek şekilde, insanları değişik yetenek ve zevklerde yaratmıştır. Ekonomik istemi ve uluslararası ekonomik ilişkilerin varılmasını sağlayan bu iş bölümüdür. Karşılıklı işbirliği olmadan insan hayatı anlamsızlaşmaktadır. Sosyal ilişki kurmadan kişinin hayatını sürdürmesi düşünülemez. İnsan yaratılış gereği olarak topluma bağlıdır. Öte yandan, sosyal ilmin babası olarak ün yapmış Tunuslu ilim adamı İbni Haldun, ekonominin ayrı bir tanımını yapmıştır. İbni Haldun, Tusi’den daha açık bir tanım getirmiştir ekonomiye. O, ekonominin, insan refahı ile çok derin ve sıkı bir ilişki içerisinde olduğunu, kendinden sonra gelen ekonomistlerden daha açık olarak görmüştür. O’nun “Ahlâk ve Aklın Buyruğu” adlı eseri, ekonomiyi, hem pozitif, hem de normatif ilim olarak düşündüğünü göstermektedir. Ayrıca kitle kelimesini kullanmakla iktisadî araştırmalarda amacın, kişinin değil, kitlenin refahını yükseltmek olduğu gerçeğini belirtmektedir. Ekonomik ve sosyal yasalar, toplumu etkisi altına aldığı için, bu yasalar toplum dışındaki bir kişi tarafından etkilenemeyeceği için, kitle refahının önde tutulması gerekir. Siyasal, sosyal ahlâkî ve kültürel etkenlerle ekonomi arasındaki karşılıklı bağları ilk kez İbni Haldun ortaya çıkarmıştır. Her ne kadar, ünlü eseri Mukaddime’de ayrı ayrı bu etkenleri ele alıp inceliyorsa da, İbni Haldun, bu etkenleri, toplumsal örgüt içerisinde yaşayan insanoğlunu etkileyen uygarlığın iç içe geçmiş farklı görüntüleri olarak düşünmektedir. Tusi ve İbni Haldun’dan başka, İmam Ebu Yusuf, Yahya bin Adam ve El Hariri gibi birçok ünlü İslâm bilginleri ekonomi ilminin gelişmesine büyük katkılarda bulundular, Ekonomiye kesin bir şekil veren ve onu ilmî bir temele oturtan bu bilginlerdir. Bu açıdan bakılırsa, bu Müslüman bilginler klâsik ekonomistlerin, Merkantilistlerin öncüsü olarak görülebilir.

YAZAR:PROF. M. A. MANNAN(Tercüme- Bahri Zengin , Tevfik Ömeroğlu )




coded by nessus

Sitemize yeni eklenen makale ve içeriklerden haberdar edilmek ister misiniz? E-mail adresinizi sistemimize kaydedin, sizi haberdar edelim. (Lütfen geçerli ve sürekli kullandığınız e-mail adresinizi kaydediniz.)