Facebook
RSS

“İslâm iktisadı”, toplumsal yönüyle, fıkıh ilmiyle ilgilidir. Bu yüzden “İslâm iktisadımın özellikleri fıkhın da özellikleridir.

1.İlkecilik

“İslâm iktisadı”, Kur’an ve Sünnet ilkelerine dayanır. İnsan ve toplumların değişmez özelliklerine bağlı olan bu ilkeler, Kur’an ve Sünnetin ruhuna uygun olarak değişik şekillerde yorumlanabilmiştir. Aile, miras, kamu menfaatiyle sı­nırlı ferdî mülkiyet, zekât, israf ve ribâ yasaklan ve devletin iktisadî işlevi gibi hususların ana hatları bu ilkelerle tesbit edilmiştir.

‘Kul hakkı’na dayanan bir sistem kurmayı amaçlayan bu ilkeler israfın ber­taraf edilmesi, iktisadî ve siyasî bağımsızlığın sağlanması, mülkiyetin yaygınlaş­tırılması, içtimaî adalet, güvenlik ve refah şeklinde özetlenebilir.

2. Esneklik

İslâm hukuk ve iktisadı, esneklik özelliğine sahiptir. Bu, ilkelerin şartlara göre farklı şekillerde yorumlanarak her zaman uygulanabilir olma vasfı yanında, değişmelerin ortaya çıkardığı meseleleri çözme kabiliyetini haiz olan kaynakla­rın İslâm metodolojisinde mevcut bulunmasındandır. Bu özellik, “Zamanın de­ğişmesiyle hükümler de değişir” (Mecelle, 39) şeklinde ifade edilmiştir. İslâm’ın bu özelliği dikkate alınmazsa yanılgı ve yanlışa düşmek kaçınılmazdır.1

3. Şahsiyetçilik ve cemaatçilik

islam ekonomisinin topluma ilişkin hükümleri sosyal adalet olarak ifade edi­lebilir. islâm’ın sosyal ve iktisadî ilkelerinden en önemlisi toplumculuk (cemaat­çilik) tur. Toplum çıkarları her zaman kişi çıkarlarından üstün tutulmuştur.2

İslâm insana güvenir ve onun kişiliğini (şahsiyetini) güçlendirip toplumun hizmetine vermek ister. Hizmet ilkesi böyle dayanışmacı bir toplum oluşturmayı hedef almıştır.

Yine, sonuçta toplumun hakları olan kul hakları da ancak bu hak sahipleri­nin affetmesiyle ortadan kalkabilirler. İstihsân ve istislah bahislerinde belirtilen hususlar, İslâmın cemaatçi yönünü ortaya koymaktadır. İçtimai adalet, dayanış­ma ve güvenliğin temeli olan hizmet ilkesi de İslâm’ın bu yönünü vurgular.3

Hizmet ahlâkı dayanışmacı bir toplum oluşturmayı hedef aldığı gibi islam ekonomisi bir yönüyle infâk kavramına ve olgusuna dayanır. Yani islâm ekonomisi biriktirmeye değil harcamaya dayanır. Daha teknik bir deyişle gelir oluşma­sının temeline tasarrufu değil harcamayı koyar. Bütün toplum, kişinin kendisin­den başlayarak en yakınlardan dış halkalara kadar infâk ile birbirine bağlanır. İş­te bu noktada arz yönlü ekonomi gündeme gelir. Bu yaklaşıma göre ekonomi in­san içindir. Çağdaş kapitalist anlayışta olduğu gibi insan ekonomi için değildir.

Bakara suresinin üçüncü ayeti gayb inancı ile infâk arasında doğrusal bir ilişki kurar: “(Allah’tan korkanlar) gayba inananlar, namazı kılanlar ve kendile­rine rızık olarak verdiklerimizden infâk edenlerdir”4Yani infâk etmek için inan­mak gerekir: “Herbiriniz bir hurma parçasıyla da olsa ateşten korunsun”5; “Ni­hayet o gün nimetlerden kesinlikle sorguya çekileceksiniz” (Tekasür, 102/16)

Şahsiyetçi bir tutumla insanı yetiştiren ve ona sorumluluk yükleyen İslâm, onu cemaatin hizmetine vermek istemektedir.

4. Hukukî devletçilik ve denetim

İslâm iktisadı” genel toplumcu yaklaşıma paralel olarak devlete bazı fonk­siyonlar yükler. İslâm ilkelerine ters düşmeyen uygulamalar dışında devlete ita­at ‘farz’ kılındığı İçin, ekonominin işleyişinde devletin önemli bir yeri vardır. Bu etkinlik örgütleme, sosyal adaleti ve güvenliği sağlama noktalarında yoğunlaşır. Genel bir ifade ile devlet üretimle değil denetimle görevlidir.

Toplumculuk devletçilikle tamamlanır. Yalnız, İslâm’ın devletçiliğini devle­tin üretime girmesi ve rant oluşturması şeklinde anlamamak gerekir. İslâm’ın devletçiliği, tamamen denetim anlamındadır. Hatta devlet mülkiyeti de rakabe, yani denetim demektir.

Ahlâki ve ruhi derinleşme, kişiler arasındaki ilişkileri düzenleyen özel huku­ka düzenleyici ve denetleyici bir işlev yüklemiştir. Bunun sonucunda, devlet birçok alanı kişilere bırakmıştır. Devlet sadece kişilerin başaramayacakları veya ki­şilere bırakılmasında toplumun zararı olabilecek alanlarda etkili olmuştur. Mese­la vergileme gibi, batılı anlamda, devletin en esaslı bir görevi, kişilerin insiyati­fine bırakılabilmiştir. Böylece bazı vergilerin tahsilinde devlet aradan çekilerek, mükellefle harcama alanları karşı karşıya getirilmiştir. Bu, Osmanlılardaki ilti­zam sistemidir.

Devletin varlık hikmeti sosyal adalet ve güvenliği sağlayabilmesidir, Vatan­daşlar devlete itaat ile mükelleftir.6 Yalnız İslâm ilkelerine tezat teşkil eden hu­susları uygulamak istediğinde devlete itaat edilmez.7 Devlet zulümden kaçına­rak toplum yararı neyi gerektirirse onu yapmak zorundadır.8 Yine devletin, mas­lahat ilkesi çerçevesinde, bazı kaynakların mülkiyetine (rakabesine) sahip oldu­ğunu belirtmiştik. İslâm’ın devletçiliği, denetim anlamındadır.

5. Sınıfsızlık

İslâm toplumunda işbölümü kabul edilmekle birlikte, bu olgu sınıflaşmaya dönüşmediğinden, imtiyazlara karşı bir tutum alınmıştır. Bununla birlikte kabili­yet ve gelir farklılaşmasının tabiî kabul edilmesi işbölümünün ve sosyal hareket­liliğin temelidir.9 Gelir, yetenek ve güç farklılaşmaları bir üstünlük sebebi değil dünya hayatındaki sınamanın aletleri olmalıdır.10 Bireyler ilmî ve ahlâkî yönleriyle üstünlüğe sahip olabilirler. Bu yüzden İslâm toplumlarında batı anlamında bir sınıflaşma görülmediği gibi toprak aristokrasisi ile sanayi ve ticâret burjuva­zisi görülmemiştir.

Sosyal görevlerdeki farklılaşma hukukî ve siyasî imtiyazlara yol açmamalı­dır. Hz. Peygamber, gereğinde en yakınının bile cezalandırılmasında tereddüt et­meyeceğini beyan ederken hukukun herkese eşit olarak uygulanmasını emret­miştir. Bu anlayış sayesinde, İslâm tarihinde, devlet başkanlarının sıradan insan­larla mahkemeye çıkarıldıkları görülebilmiştir.

İslâm’ın sınıflaşmayı önleyici vasfı, vakıflar gibi içtimaî hizmet kurumları­nın gelişmesinde oynadığı rol ile de sabittir. Böylece, kişilerin gelir fazlaları, biz­zat kendileri tarafından, içtimaî hizmet kurumlarına aktarılmıştır. Dolayısıyla, teknik olarak tüketici rantı denen bir mala değerinden daha fazla fiyat ödeyebil­me takatinin, lüks tüketimde (ulaştırma araçlarındaki mevki farkları, turistik ta­rifeler, umumi hayat standardının çok üstündeki harcamalar şeklinde) israf edil­memesi, toplum refahının artmasına yardımcı olması amaçlanmıştır. Vakıfların gelişmesinin temel nedeni budur.

6.Adil gelir dağılımı ve iktisadî istikrar

Servet ve mülkiyetin yaygınlaştırılması ile adil gelir dağılımı iktisat siyase­tinin temel hedeflerinden olmalıdır.11 Bu hedefe doğru ilkin büyük mülkiyetlerin oluşma süreci ortadan kaldırılır. Kapitalist devletin büyükleri ve büyümeyi teş­vik politikası söz konusu olmadığı gibi küçük üreticiliğin ve girişimciliğin hakim kılındığını tarihî tecrübe ispatlamaktadır. Bu ekonomik gücün siyasî güce dönüş­memesi anlamına da gelir. Yine zenginlik bireysel bir olay değil toplumsal bir olaydır. Bireysel yetenekler ancak toplumsal talep varsa zenginlikler oluşturabi­lir. Bu yüzden zenginliğin toplumla paylaşılması esas olmalıdır. Yine bu ilke ik­tisadî güçlenmenin belli bir zümrenin değil; bütün toplumun görevi olduğunu gösterir. Burada sosyal adaletin adeta bir finansman unsuru olarak uygulandığı­nı tekrar edelim.

Adil gelir dağılımının esası iktisadî istikrardır. Bunun da üç önemli esası üretim ve arzın yüksek seviyede tutulması, istikrarlı para sistemi ile fiyat ve ka­lite denetimidir.

7.Emek ve sermaye

Emek temel değer kaynağı ve üretim faktörüdür.12 Teşebbüs (girişim) de emek kavramı içersinde ele alınır. Bir iş ve hizmet üreten esnaf ve sanatkârlar da bu kavrama dahildir. Bu yüzden İslâm’daki ‘işçi’ kavramı çağdaş ‘işçi’ kavra­mından daha geniştir. Yine İslâm farklı emeğe farklı ücret ödenmesinden yana­dır. Fakat emekçi ile onun emeğini kiralayan arasında hayat standardı farkı olma­malıdır. Teşebbüs faktörünün kapitalizmdeki hayati rolü dolayısıyla ayrı bir üre­tim faktörü olarak ele alındığını biliyoruz.

Emeksiz kazanç asgarî seviyede tutulmaya çalışılmıştır. Ribânın yasaklanı­şının temel sebebi bu olmalıdır. Belirtilen istisnalar dışında, emek-kazanç denge­sinin bozulması konusunda büyük bir duyarlılık gösterilir. Haramlık şüphesi bu­lunmayan kazanç el emeğinin ürünü olan kazançtır.

Ribâ adı altında toplanan her türlü faiz, zamanla oluşan rant ve spekülatif ka­zançlar yasa dışı kabul edilmiştir. Buna karşılık kâr güdüsü girişim özgürlüğüne paralel olarak çok geniş çapta kullanılmıştır. Ribânın asgarîye indirilmesinin yo­lu öz sermayeye dayalı bir ekonomi kurulması ve kredi kullanımının azaltılma­sından başka bir şey değildir. Bu da (az sayılı) ortaklıkların teşviki ile olur. Yine servetin âtıl bırakılmaması, harcamaların (infâk) teşvik edilmesi ribâ ortamının doğuşunun önlenmesine katkıda bulunur.

Helâl yollardan elde edilmiş mülkiyeti gasb ve hırsızlıktan korumak, bu su­retle helâl olmayan kazançlara mani olmak emeğe olan saygının bir ifadesidir. Yine bu sebepten meşru mülkiyet korunmuştur ve onu müdafaa hakkı verilmiş­tir ve Peygamberimiz “Malının önünde öldürülen kimse şehittir” buyurmuştur.13

Sermayeye genellikle emekle birlikte üretim faktörü olma şansı tanınmış, üretim cihazının dışında âtıl kalmaması öngörülmüş veya üretime bir kredi kay­nağı olarak katılarak faiz gelirine bağlı kalmaması istenmiştir. Emeğe verilen önem sebebiyle emeksiz kazançların başında yer alan ribâya cephe alınmasına yol açmıştır.

Ahilik ve ahilerin oluşturdukları küçük sanayi sistemi emeğe verilen önceli­ğin ekonominin temel kurumlarından birini oluşturmasının ispatıdır.

8. Mülkiyet

Mülkiyetin asıl sahibi Allah’tır ve Allah’ın kullarına bağışladığı mülk onla­rın sınanmalarına yönelik emânetten başka bir şey değildir. İnsanların mülkiyeti Allah’ın mülkiyetinden türemiştir. Kulun elindeki mülk bir imtihan aracıdır.14 Özel mülkiyet bu imtihan esprisi çerçevesinde toplumsal görev niteliği olan bir haktır. Helâl yollardan elde edilen mülkiyet saldırılardan korunmuştur.

Mülkiyet olgusu bir yönüyle insan şahsiyetiyle ilgilidir. İslâm insana güven­diği ve onun şahsiyetine büyük değer verdiği için özel mülkiyeti de tanır. Zira özel mülkiyeti kabul etmeyen sistemler insana güvenmeyenlerdir.

İslâm’da böyle bir esas olan özel mülkiyetin çerçevesini toplum çıkarları çizmektedir. Toplumun menfaati gerektirdiği zaman özel mülkiyete müdahale edilebilir.

9.Zekât, dayanışma ve miras

İslâm’ın bir ahlâk ilkesi olarak ortaya koyduğu ve ahiliğin günlük hayata ge­çirdiği hizmet anlayışı böyle dayanışmacı bir toplum oluşturmayı hedef almıştır. İslâm’la ilgili bir başka esas olan infâk (harcama) olgusu bu arz yönlü toplumu oluşturmanın maddi yönünü teşkil eder. Bütün toplum, kişinin kendisinden baş­layarak en yakınlardan dış halkalara kadar infâk ile birbirine bağlanır.

Zekât, ister malî ister sosyal güvenlik kurumu olarak ele alınsın, bir nesil için­de servet ve mülkiyetin yaygınlaşmasının en önemli aracıdır. Bilindiği gibi zekât temel ihtiyaçlar çıktıktan ve bir yıl geçtikten sonra, bir asgarî geçim çizgisinin (nisâb) üstünde olanlardan altında olanlara, bazen devlet aracılığıyla, gelir transfe­ridir. Vergi sistemi oldukça esnektir. Müslümanların ürün ve gelirlerinden %5-50 arasında, ayrıca servetlerinden % 2,5 oranında vergi (zekât) alınmaktaydı.

Aynca servet ve mülkiyetin yaygınlaştırılmasını sağlayan bir başka faktör, mirasın mümkün olduğu kadar geniş bir yakınlar zümresi arasında bölüştürülme­sidir. İslâm miras hükümleri mülkiyeti küçük parçalara ayırmaya eğilimlidir.

Hz.Osman’dan sonra zekât, devletin karışmadığı, tıpkı namaz gibi ferdî bir sorumluluk unsuru ve sosyal dayanışma kurumu olarak yaşamıştır.

10.Cizye

Her sistem gibi İslâm ekonomisi belirleyici olmak ister. Bunun için savun­ma araçları üretiminde bağımsızlık hedeflenir. Yine müslüman olmayan faal nü­fustan baş vergisi olarak alınan cizye de, gayr-i müslimlerin askerlikten muaf ol­maları ve himaye edilmeleri yanında, müslümanların hakimiyetinin de bir sem­bolüdür. Harâc da müslüman olmayanlardan alınan % 50 tavanı olan bir tarımsal ürün vergisidir. Cizyenin Osmanlılarda en önemli vergi olduğunu biliyoruz. Fa­kat çağdaş “İslâm iktisadı” kitaplarının çoğunda cizye işlenmemektedir.

11. İhtiyaç

İslâm ekonomisi, bir ihtiyaç ekonomisidir. Geçmişte İslâm toplumu, bir ta­rım, ticâret ve küçük sanayi toplumuydu.

Hayatın sürdürülmesi gereği, yeterli bir ziraî yapı ve sağlıklı bir sınaî yapı ister. Savunma ihtiyaçlarına yönelik bir sanayi de İslâm’ın emridir: “Onlara gü­cünüzün yettiğince kuvvet hazırlayın” (Enfâl, 8/60). Yabancılaşma, sınıflaşma ve eşyalaşma oluşturan bir düzen, İslama yabancıdır. O halde, hayatın her safhasını peşine takıp götüren, insanın ve tabiatın dengesini bozan bir sanayileşme, İslâm iktisat nazariyesinde mevcut değildir. Ancak yoğun bir kültürün, irfanın yönlen­dirdiği teknoloji, iktisadî gücün, savunma sisteminin ve sosyal refahın temel un­surlarından biri olabilir.

Klasik fıkıh usulünde ihtiyaçlar zârûriyât, hâciyât ve tahsîniyât olarak sıra­lama gösterirler.15 Bunları insanın hayatını sürdürebilmesi için yeme-içme, ba­rınma, giyinme gibi temel ihtiyaçlar ve bu ihtiyaçları en güzel şekillerde karşıla­yan kültürel, entellektüel ve sanatsal boyutlar olarak yorumlayabiliriz. Zaten ik­tisatta da ihtiyaçların zorunlu, kültürel ve lüks olarak bir sıralama gösterdiğini bi­liyoruz. Bu ihtiyaçlar zaman ve mekan içersinde izafî ve nisbî olabilir.

YAZAR: PROF. DR. AHMED TABAKOĞLU

—————————————————————————————————————————————-

1 Mesela Ömer L. Barkan, İslâm (ilkelerinde özel şartlar altında oluşan çeşitli hukuk sistemlerini, han­gi noktalarda İslâm hukukuyla çeliştiklerini belirtmeden, şeriat dışında mütalaa etmektedir. Bkz. Bar­kan, 1943, X1V-XV. Yine, araştırmaları Osmanlı içtimaî-iktisadî nizamı için kaynak teşkil eden Bar­kan; “Şer’i hukukun toprak meselelerine tatbikî arzu edilmeyen İslamî mülkiyet ve miras telakkileri, mîrî arazi rejimine ait hükümlerle, köylerde ortadan kaldırılırken* şehirlerdeki mülklerin miras ve ta­sarrufu şekillerinde de şer’i hukukun en esaslı bazı hükümlerini tatbik edilmez bir hale sokmanın yolu bulunuyordu” derken aynı yanlışı tekrarlamaktadır. Şöyle ki “İslâmî mülkiyet ve miras telakkileri mutlak ve değişmez değildir. Devlet kamu maslahat ve menfaatinin gerektirdiği yerde ferdî mülkiye­tin sınırlarını daraltabilir. Dolayısıyla miras hukuku o sahada işlemez. Kaldı ki Kur’an nelerin miras hukukuna tabi olacağını belirtmemiştir. Osmanlı devleti de İslâm hukukunun verdiği yetkiye dayana­rak, askerî, iktisadî ve malî zaruretlerle, ziraî toprakların büyük kısmını ferdî mülkiyet alanından çı­karmıştır.

2“Müslümanlar, kendileri fakirlik ve ihtiyaç içerisinde olsalar bile diğer kardeşlerini kendi öz canları­na tercih ederler” (Haşr, 59/9) âyeti toplumcu yaklaşıma bir örnektir.

3 “İnsan, başkalarına karşı, kendisine nasıl davranılmasından hoşlanıyorsa öyle davransın’: Müslim, İmâre 46. Ayrıca bkz. Nesâî, Bey’at 25; İbn Mâcc, Fiten 9; “Birbirinize kin tutmayınız, hased etme­yiniz, sırt dönmeyiniz ve ilginizi kesmeyiniz. Ey Allah’ın kulları, kardeş olunuz. Bir müsliimanııı. din kardeşini üç günden fazla terketmesi helâl değildir”

Buharî, Edeb 57, 58, 62; Müslim, Birr 23, 24, 28, 30-32. Ayrıca bkz. Ebû Dâvûd, Edeb 47; Tirmizî, Birr 24; İbn Mâce, Duâ 5.

4 Bakara, 2/3.

5 Buhari, Zekât, 9-10; Mcnâkıb, 35; Müslim, Zekât, 66-68

6 Maide, 5/58.

7 Buhârî, Ahkam, 43
8 Mecelle, 58.

9 “İnsanları derecelendirdik ki, birbirleriyle iş görsünler” (Zuhruf, 43/32).

10″Allah, sizi yeryüzünün halifeleri yapan, verdiği şeylerde sizi imtihan etmek için derecelendirendir” (En’am, 6/165).

11 Bu ilke şu ayete dayanır: “(Servet) içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir iktidar vesilesi ol­masın” (Haşr, 59/7).

12 Kur’an’daki “Ve gerçekten de insan ancak kendi çalıştığını elde eder.” (Necm, 53/39) âyeti bunu ifa de eder. Hz. Peygamber de kazancın en üstününün el emeğinin ürünü olduğunu belirtir:’Hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı bir şey yememiştir”: Buhari, Büyu’, 15.

13 Buharî, Mezâlim, 33.

14 “Biliniz ki mallarınız da çocuklarınız da ancak birer imtihan vasıtasıdır. Asıl büyük mükâfat ise şüp­hesiz Allah katındadır” (Enfal, 8/28 ve Âlu İmmn, 3/186; Kehf, 18/7; Casiye, 45/22; Teğabün, 64/15),

“Şüphesiz ki Allah inananlardan kendilerini ve mallarını Cennet karşılığında satın almıştır” (Tevbe, 9/1II).

15 Bu konuda geniş bilgi için bkz. Yaran, 2007.




coded by nessus

Sitemize yeni eklenen makale ve içeriklerden haberdar edilmek ister misiniz? E-mail adresinizi sistemimize kaydedin, sizi haberdar edelim. (Lütfen geçerli ve sürekli kullandığınız e-mail adresinizi kaydediniz.)