Facebook
RSS

Özerk bir İktisadi/Sosyal Sistemden bahsedebilmek için temel bazı öğelere gereksinme bulunmaktadır. Diğer Sistemlerden farklılaşan bu temel öğeler olmadan, bir İktisadi Sistemden geniş anlamında söz açılamaz.

Önce önemli bir noktayı belirtelim. Türkiye’de Bilim, genellikle Batıdan “ithal” edilen bir ürün gibidir, Batı ise çok yakın tarihlere değin İslam’ın İktisadi Sistemi konusunda (bilinçli veya bilinçsiz) suskun kalmıştır. Konuya değinenler ise, bilgisizliklerini yansıtmaktadırlar. Nitekim bazı Batı iktisatçılarına göre: “Ne hıristiyan ekonomisi, ne Hıristiyan İktisat Sistemi vardır. Aynı tarzda bir İslam İktisat Sistemi de yoktur. Sadece İslam’a dayalı Sosyal ilkeler vardır.”

Oysa İslam İktisadi Sistemi, Kapitalizm ve Sosyalizmler’den önce vardır. Avrupa’da “İlk” tutarlı ve Sisteme ilişkin Doktrin olan Merkantilist öğreti daha oluşmadan yüzyıllar önce İbn-i Haldun’un “emeğe” dayanan bir değer teorisi oluşturduğunu anımsamak yeter, Bu nedenle İ.Haldun’un. “İlk İktisatçı, İktisat Bilimi’nin ilk kurucusu” veya “öncüsü” sayılmasını isteyenler çoktur. Bu teğet değinme, konunun ne denli bir karanlıkla kapatılmak istendiğine küçük bir örnektir.

İslam’ın İktisadi/Sosyal Sistemi üzerinde ciddiyetle durmayı gerektirecek yeni koşullar ve anlamlı dönüşümler çağımızı damgalamaktadır. İslam dünyasını (Devlet sayısı, nüfusu, ekonomik potansiyeli Petrol, magnezyum, uranyum, kauçuk, etan-) yeni bir Siyasal güç olarak Dünya sahnesine çıkmakta ve “İslam’a” dönüşün atılımlarına mekan olmaktadır.

Burada bizim kastettiğimiz “gerçek İslam’dır”, Gerçek İslam ile daha sonra İslam’a sızan ve saptırıcı bir etki yapan (Batınilik gibi) görüşlerle, İslami “bazı” sömürülere araç yapmak isteyen yaklaşımların da göz önünde tutulması gerekir.

Şimdi kısacada olsa, İslam’ın (gerçek) yeterince bilinmemesinin bazı nedenlerine kısaca değinmek gerekir (İslam Sistemi’nin yeterince gün ışığına çıkartılmaması ve İslam’ın çeşitli alanlarda sömürülmesi, buradan kaynaklandığı için, bu zorunludur).

A) Yabancı İdeolojilerin Engelleri

Kapitalist Batı Dünyası’nın yeryüzü ekonomisine egemen olan ülkeleri bu egemenliklerini sürdürebilmek için kendi sosyal yaşam biçimlerini ve değer ölçütlerini, kendilerine benzemeyen diğer ülkelere, aşılamak için, uzun zamandan beri, ideolojik, kültürel, ekonomik ve teknolojik gibi, tüm araç ve olanakları en etkin bir tarzda kullanmış ve kullanmaktadır.

Bu doğrultuda büyük bir güç oluşturduğundan, İSLAM’ı da küçük düşürmek, geri -çağdışı (gerici) göstererek, İslam Dünyasının “okumuşlarından” başlamak üzere, “aşağılık kompleksleri” oluşturabilmektedir. Kendi özlerine yabancılaşan Müslüman halk, böylece Batı kültürü, düşüncesi ve teknolojisine (yaşam biçimine görünüşte) çimlenme ve filizlenme” ortamları oluşturacak duruma gelmektedir.

Oysa açık ve bilimsel bir gerçek vardır. Burada ayrıntılarına girmeden belirtelim ki İslam bir “Din” ve bir toplumsal biçim olarak, birçok yerde çalışma, yaratma, mücadele ve eylemden, uzaklaştırdığı ve “gerilik getirdiği” savı, tarihsel gerçeklerle doğrulanması güç ve propaganda ötesinde değeri olmayan bir “olumsuz” tezdir. Çünkü İslam Dünyasında filizlenen somut bazı gelişmeleri ve kendine özgü bu uygarlık türünü de, hiç kimsenin inkara gücü yetmez. İmparatorluklar ve Fetihlerin (Çin-HİNT denizinden, Atlantik, Viyana ve Basra’ya değin), lokomotif Doktrin-ideolojisini İSLAM oluşturmuyor mu?

Fakat Batı Dünyası sömürüsünü “beyinlere” bile hükmeden ve o temelden itibaren oluşturduğu, “yabancılaştırıcı”, “uşaklaştırıcı” bir bağımlılıkta oluşan (ve çoğu kez saptırılmış) Batı kökenli, uydu kültür ve doktrin öğretileri sonucu, günümüzde bile birçok “diplomalı” ve kimi zaman iyi niyetli kişi, bilinçli veya bilinçsiz, İslam’a ilişkin büyük ‘yanlış ve yanılgılı “peşin” hükümlere inanmaktadırlar. Sağda da solda da, bunun sayısız örneklerine rastlamak olanağı vardır.

Şimdi de Marksist cepheden kaynaklanan yanılgıya değinmek gerekir.

Yine Marksist bakış yönteminin gösterdiği gibi, sömürülen, ezilen halkların kurtuluş savaşlarını her ülkenin ve her tarihsel dönemin kendine özgü olan koşullarında, ele almak gerekir. Bu nesnel koşullardan soyutlanarak, hiç bir aksiyon analiz edilip, gerçeklere varılamaz. Dinin ilerici doktrinal (peygamberane) yani ile kurumsal (ruhbani) yanından, hangisinin daha egemen olacağını, sözünü ettiğimiz, ortamlar belirler.

Sömürgeciliğe, ezilmişliğe baş kaldıran İslam ülkeleri halkı, ilhamlarını, Kur’an’ı Kerim’in: “Size savaş açanlarla savaşacaksınız. Çünkü kendini savunmayan ezilir”, anlamına gelen ayetlerden almaktadır. İslam dini, “mücahitleri”, savaşım ve kahramanlık güçlerini besleyen güçlü bir kaynak olmuştur. Tarih boyunca, ulusal ilk savaşımlar, vatan için verilmeden önce Allah adına verilmiyor mu idi? Günümüzde, yoksul ve kahraman Afgan “mücahitleri”, yine savaşım gücünü hangi ideolojiden almaktadır?

Marksizm’in DİN görüşü de, yine çoklukla yanlış bir yorum ve aktarmaya tabi tutularak “Din halkın afyonudur” formülünde hapsedilir. Aslında Batılı düşünürler DİNLERİ “etkileri” bakımından geniş bir biçimde inceledikleri halde, içerikleri bakımından ise (hele İslam’a ilişkin olarak) yaygın bir suskunluk veya çok yüzeysel (sathi) bir analizle yetinmişlerdir.(1)

Günümüzün gelişmiş ülkelerinin tümü (Japonya dışında), ya Hıristiyan veya Musevi, olmalarının da, bu sonucu etkilediğini, insana düşündürtmektedir. İşte bu çizgi’nin, Marksizme yansıdığını saptamak olanaklıdır. Nitekim, R. Garaudy’nin de haklı olarak belirttiği gibi: “Marks’ın eserlerinin tamamı okunursa (din halkın afyonudur) formülünün sadece belli bir coğrafi alanda ve belli bir tarihi dönemde yaşanan bir denemeyi özetlemek için söylendiği anlaşılacaktır”. Şunu belirtmek gerekir ki, yukarıdaki formülasyon, 1843 yılında yazılmıştır. Dikkat edilmeli, Marx ve Engels, bu formülü: “Hegel’in Hukuk Felsefesini Tenkidine Giriş” adlı metinde belirtmişler ve yeniden hiç bir zaman bu noktayı ele almamışlardır. Bu tarihte Marx, henüz 25 yaşlarındadır. Garaudy’nın de belirttiği üzere, “Marx, henüz MARKSİST değildir”. Engels’in deyimiyle nitelendirmek gerekirse, 1843’te “Herkes FEUERBACH’çıdır”. Gerçekten Marx’ın bu formülü, Feuerbach’ın formüllerinin, ifadesinden başka bir şey değildir. Fakat Marx ve Engels, üç yıl sonra 1846 yılında, “Alman İdeolojisi” adlı eserleri içinde, Tarihi Maddeciliğin Temellerini oluştururken, Feuerbach’ı özde tenkit etmekten de kendilerini alıkoyamayacaklardır. “O’nun dinsel yabancılaşmayı, bir metafizikçi olarak incelediğini belirteceklerdir. Diyeceklerdir ki: “Feuerbach’in yanılgısı, dinsel yabancılaşma olayını ortaya koymak değildir. Fakat O bu olguyu, idealize etmiş ve onu bağımsız bir olgu haline getirmiştir. Halbuki olayı, daha sonra aşılacak belli bir tarihsel gelişme döneminin ürünü olarak değerlendirmek gerekirdi.”

Anlaşıldığı üzere, Feuerbach’ın din teorisinin güçsüzlüğü tarihe ve diyalektiğe karşı oluşundan kaynaklanmaktadır.

Marx, “Dini çöküntü, bir bakıma, gerçek çöküntünün ifadesidir demektedir”. Bu belirlemede yansıyan yaklaşım, Din olayının diyalektik niteliğini belirleyen bir ilk adım olmaktadır.

Doktrinlerinin iyice olgunlaştığı bir dönemde Marx ve Engels, dinsel sorunları yeniden ele aldılar. Artık 1843 metinlerinin o andaki diyalektiği, tarihi bir genişlik kazanmıştır. Dini Feuerbach’ın antropolojisi tarzında genel ve soyut bir konu olarak görmemektedirler. Bu iki düşünürün tarihsel analizleri, dinsel inançların, tarihsel farklı koşulların (Soru ve Karşılık) ifadesi olduğunu göstermiştir. Bu nedenle Dinsel inançlar, çeşitli çağlarda, farklı roller oynayabilirler. Feuerbach’ın “dinin özü” dediği metafizik bir kavramı, bütün tarihsel çağlara yaymak, bilimsel sayılamayacak yanlış bir tutum ve davranıştır.

İşte Marksist veya ilerici bazı aydınlar da, yukarıda özetlenen değinmeyi ve İSLAM’a karşı (ya suskunluk veya saptırma) Batı’nın etkilerinde, İSLAM’a karşı çıkışı, “ilericilikle” özdeş tutmaktadırlar (bilerek veya bilmeyerek).

B) Eğitsel Kültürel Engeller

Buradaki kısa değinme, özellikle Türkiye’nin durumu bakımından ayrı bir önem taşımaktadır. Yukarıda ki açıklamaların da etkisinde, genellikle okullardan geçen ve diplomalı sayılan kitleler bu noktada yeterli bir aydınlığa (özel bir gayret göstermedikleri takdirde) sahip görünmemektedirler. Çoklukla ve genellikle bu tür “aydın tipi”, yakından tanımadığı, özünü algılayamadığı, somutuna giremediği İSLAM’a karşı, yadsıtan açık, gizli bir yabancılaşma içindedir. İslam’ın tarihsel sosyolojik işlevinin tüm boyutlarından da habersiz gibi bir izlenim verecek, bir tutum ve davranış sergilenmektedir. Bu sonucun, bilimsel sayılamayacak çeşitli nedenlerinden bir kısmını yukarıda özet halinde de olsa, belirtmeğe çalıştık. Ayrıca bu dışsal etkilerin, ulusal düzeyde, başka yansımaları da vardır: İSLAM bir başka açıdan Türkiye’de bir “tabu“dur. İslam’a karşıt ve evrensel boyutlarda geleneksel EMPERYALİZMLERİN ürettikleri ideolojiler, İSLAM’ın “ibadet dışında kalan”, boyutlarını adeta TUTUKLAMIŞLARDIR.(2) Tutuklanmış bu İslam’ı, özünden sayarak diledikleri yer ve zamanlarda “SAGCI”, diledikleri yer ve zamanlarda “SOLCU” bir kılık içine sokarak hedeflerine varmak için kullanabilmektedirler. Böylece halka gerçek İSLAM yerine, SÖMÜRÜLERE araç yapılan saptırılmış İslam’ın görüntüsü verilerek, İslam’dan uzaklaştırılması sağlanabilmektedir. Bu sayede İslam ile hiç ilgisi olmayan birçok uygulama ve olayı, O’nun zimmetine (borç hanesine) geçirerek, O’nu gözden düşürmek sağlanabilmektedir. Böylesi ortamlarda yabancılaşan aydınlar da İSLAM’a, Bilimsel yaklaşımlar içinde bile yönelme eğilimlerini üretemiyorlar. Bu noktada en müthiş sonuç, İSLAM’ın gerçek entellektüeller tarafından bile anlaşılması, anlatılması ve gerekiyorsa savunulması gibi can alıcı konularda bir kısırlaştırma (düşüncenin) sürecinin işlemeye başlamasıdır. Halkı derin bir biçimde etkileyecek çeşitli dallara mensup entellektüellerin girmediği bir alan’ın ise etkin olmayacağı açıktır. Sadece “vasat” bir entellektüel düzeyde bulunan “amatör” düşünür veya yazar-çizer ile halk ise, ülkeye egemen olabilecek güçlü bir ideoloji’yi üretemeyecekleri açıktır.

Kısaca bu anımsatmalar, Türkiye’de İslam’ın İktisadi/Sosyal Sistemini, anlama ve anlatmanın kolay bir olgu olmadığını aydınlatmağa yeter sanırım.

Ayrıca ek olarak şunu belirtmek gerekir ki, İSLAM’ı tüm boyutları içinde, gerçekten anlamak ve anlatabilmek de ayrıca, yüksek bir kültür gerektirir. Böylesi bir kültür seviyesi olmadan, “imana akıl

ve mantık yoluyla varmayı öneren” İslam’ın Kur’an-ı Kerimi’ni derin boyutlan ile gerçekten kavrayabilmek anlatabiImek olanaksızdır. İnsanı ve toplumu hem maddesel, hem manevi tüm boyutları içinde saran İslam’ın İktisadi/Sosyal Sistemi gününümüzde yeterince aydınlığa çıkamıyorsa, O’nu yok varsayan kasıtlı girişimler ve onlara eklenen ENTELLEKTÜEL düzeylerdeki yanılgıların oluşturdukları kısırlaştırıcı yaklaşımlardır.

Böylece, konunun TABULUGU:

1) Yasal kurallarIa sağlanmış,

2) İdeolojik baskı ve koşullandırmalarla pekiştirlimiş

3) Emperyalist (Kara ve Kızıl türleri ile) sömürüleri sonsuzlaştırılmaya yönelik olarak, SÜRDÜRÜLMEKTEDİR.

YAZAR:PROF. DR. BEŞİR HAMİTOĞULLARI

———————————————————————————————————————————————

(1)Din ve İktisadi gelişme arasındaki ilişkiler konusunda en ilginç çalışmaları bulunan M. WEBER bile, gerçek İslam’ı, gereken ağırlıkta inceleyememiştir.

(2)Gelişme ve ilerleme adına veya “kutsallaştırılmış” başka kavramların ördüğü zırhların ardına gizlenerek, İSLAM’ın TOPLUMSAL türevIerini YOK saymak veya “entellektüel” bir terör yaratarak “küçümsemek”, İslam’ı İktisadi-Sosyal-Siyasal boyutlarından soyarak, sadece “bireysel inanç düzeyine” indirgemek, belirtelim ki, beklenen yararı vermemiş ve vermeyecektir. Unutmamalı ki SOVYETLER’de MARKS1ZM’in yenemediği tek ideoloji, İSLAM’a ait olan, İdeoloii’dir.




coded by nessus

Sitemize yeni eklenen makale ve içeriklerden haberdar edilmek ister misiniz? E-mail adresinizi sistemimize kaydedin, sizi haberdar edelim. (Lütfen geçerli ve sürekli kullandığınız e-mail adresinizi kaydediniz.)