Facebook
RSS

GİRİŞ

Bugün hemen hemen bütün dünya fiziki alanda Rönesans medeniyetinin ürünlerini yaşamaktadır desek her halde hata etmiş olmayız. Hattâ çağımızda insanoğlunun teknolojik bakımdan genel anlamda bir birlik ve bütünlük sağladığını söylemek de mümkündür. Ancak bilim ve teknolojinin insana sunduğu bunca mal, mülk, imkan ve vasıtalara rağmen insanlar mutlu değildirler; yeryüzünün hemen hemen her tarafında içtimai, siyasi ve iktisadi sıkıntılar vardır. Bilindiği gibi Batı Rönesans, Reform ve Aydınlanma hareketleriyle hayatı değiştirmeyi amaçlamış ve bu maksatla yeni bir felsefeye sahip olmuştur. Bu yeni felsefe de yeni bir insan anlayışı, yeni bir toplum, yeni bir din, yeni bir hukuk ve yeni bir devlet anlayışı getirmiştir(l). Burada hemen söyleyelim ki, batı dünyası fiziki alanda yani bilim ve teknolojide ne kadar başarılı olmuşsa, metafizik-dini alanda yani insani ilimlerde ve beşeri hayatta o kadar başarısız olmuştur. Bunun sebebini, sanayi yolu ile maddeye istediği şekli veren ve onu dilediği kalıba sokan ilim adamlarının aynı şeyi insan ve toplum için de yapabilecekleri zehabına kapılmış olmalarıdır, şeklinde açıklayabiliriz. Halbuki insan ve toplum kanun ve kurallarını maddede olduğu gibi laboratuvarlarda bulmak ve yapmak mümkün değildir. İnsan iradesine dayanan her türlü hareket ve davranışların ölçüsünün, kaide ve kurallarının adresi dindir ve ilâhi kitaplardır. Oysa Batı Aydınlanma çağı ile toplumdan, hukuk ve ekonomiden dini dışlamıştı. Bu yüzden insan ve toplumdaki dengeler bozuldu; tabii-ilâhi olarak tespit edilmiş olan nirengi noktaları değiştirildi. Netice olarak tarım toplumundaki terim, tarif ve tasnifler sanayi toplumunda değiştirildi, yenilendi, daha doğrusu karışıp alt-üst olup içinden çıkılamaz bir hale geldi. En çok değişim de dini, siyasi ve ekonomik alanlarda yapıldı. İşte bu günkü içtimai, iktisadi ve siyasi sıkıntıların gerçek sebebi bu değişimdir diyebiliriz. Çünkü bu değişimle toplum yapısının kolonları ve kirişleri yer değiştirdi; dolayısı ile toplumun dengeleri bozuldu ve nirengi noktalan alt-üst oldu. Bu durumda bize, Türkiye’ye ve İslâm âlemine düşen görev, böylece bozulmuş olan bu toplumu yeniden inşa etmektir. Yani dinamiklerini kaybetmiş ve statik hale gelmiş olan bu devlet, ekonomi ve vergi anlayışlarını terk ederek, konuldukları manalardan koparılmış ve böylece bozulmuş olan bu terimlere yeni ve gerçek anlamlar kazandırmaktır. Bu şekilde terim, tarif ve tasnifleri yenilemek suretiyle dengelerini yitirmiş olan bu toplum düzenini yeniden yapılandırma görevi ile karşı karşıya olduğumuzu bilmek mecburiyetindeyiz.

Gazali’den(2), Şatıbi’ye(S) ve bugüne kadar İslâm hukukçularının pek çoğu insan ve toplumun, zaruri olarak 1- Dini, 2- İlmi, 3- İçtimai (idari ve siyasi), 4- İktisadi ve 5- Ailevi olmak üzere, beş temel esas üzerinde yükseldiğini kabul ederek bu hususun bütün din ve ilahi hukuklarda böyle uygulandığını söylemişlerdir(4). Şu halde bu müesseseler, vücudumuzdaki kan dolaşımı, solunum ve sindirim sistemlerinin çalışması gibi aralarında iş bölümü yaparak, birbiriyle ahenkli bir şekilde çalışacaklardır. Mesela ekonomik hayat, dini, ilmi, içtimai ve aile hayatıyla ahenkli bir biçimde faaliyet gösterirken ayrıca kendi içinde de uyumlu olacaktır. Burada bir örnek vermek gerekirse vergide vasıtalı ve vasıtasız usulünün uygulanması, hem üretimden ve hem de tüketimden vergi alınması gibi kanunlar, zıtları bir araya getirdiği için açık bir çelişkiden başka bir şey değildir. Çünkü eğer vergi doğrudan alınacaksa, dolaylı vergiye lüzum yoktur. Zaten dolaylı vergi, marjinal (haddi) fayda açısından mükelleflerden eşit değil, farklı farklı alınacağı için bu usul sadece zulüm teşkil eder. Ayrıca verginin sebebi üretim ise üretimin tam zıddı olan tüketimden niçin vergi alınıyor? Böylece hem üretim ve hem de tüketimden vergi almak bir çelişki olmaz mı? İslâm Hukukçusu Ahmed el-Kuduri (972-1037) bundan yaklaşık bin sene önce kişinin oturduğu evinden, giydiği elbisesinden ve kullandığı ev eşyasından vergi (zekât) vermeyeceğini söylemişti(5). Çünkü bu mallar kişinin kendi asli ihtiyacı ile (yani tüketimle) ilgili olup nâmi-üretken olmadığı için vergiye tâbi tutulmazlar(6).

Rönesans medeniyetinin ekonomik dengeleri nasıl bozduğunu daha iyi anlamak için bir örnek daha vermek istiyorum. Daha sonra açıklayacağımız gibi İslâm ekonomisinde verginin sebebi nâmi(çoğalıcı) olan maldır(7), yani üretimdir. Zaten İslâm vergi sisteminde tüketime dayalı veya tüketimden dolayı herhangi bir vergi verme usulü yoktur(8). Buradaki üretimden maksat izafi üretim değil; gerçek üretimdir. Yani hem birey hem toplum; hem fert ve hem de devlet açısından üretim meydana gelmiş olması şarttır. Mesela miras ve intikalde birey açısından bir üreme ve çoğalma meydana gelmiştir; ancak toplum ve devlet açısından bir üreme ve artış meydana gelmemiştir. Toplum açısından değişen bir şey yoktur; çünkü sadece Ahmed’in malı Mehmed’e geçmiştir. İşte bu yüzden İslâm Ekonomisinde miras ve intikal vergisi yoktur(9). Ayrıca yine bu anlayıştan ötürü alım-satım vergisi de yoktur. Bu sebeple İslâm’da vergi hem birey ve hem de toplum açısından meydana gelen üretimden alınır.

Bize göre Rönesans medeniyeti, kendi analizleri içerisinde boğulup kalmış, doğru senteze gidememiş;
insandan daha ziyade eşyaya yakışan bir medeniyettir. Çünkü bu medeniyet anlayışında din ile ilim, birey ile toplum, fert ile devlet, dünya ile ahiret, insan ile eşya, mal ile para, normal ile anormal durum hep birbirine karıştırılmıştır. Halbuki bunlar İslâm düşüncesinde biri diğerinin opoziti ya da fonksiyonu durumundadır. Mesela İslâmda fert ile devlet denge halinde olup” birisi diğerine karışmaz. Biri hak sahibi olduğu zaman diğeri borçlu; birisi borçlu olduğu zaman ise diğeri alacaklı olur. Bu iki şahsiyet arasında tam bir iş bölümü ve tam bir iş birliği vardır. Çünkü birisi velayet-i hassa diğeri ise velayet-i ammedir. Birisi arabanın ön tekerlekleri ise diğeri arka tekerlekleridir. Tekerlekler arabayı, fert ve fertler ile devlet ise, toplum binasını birlikte taşırlar. Ancak biri diğerine karışmaz. Mesela evlenme bireyin işi, vergi alma ise devletin işidir. Malların istihsâli, istihlâki, mübadele ve tedavülü tamamen fertlerin elindedir. Normal şartlar altında devlet bunlara karışmaz. Mallar fertlerin yönetiminde olurken buna karşılık para işleri de tamamen devletin denetim ve gözetimi altmdadır(10). Bu hususta Küresi, İslâm’da nakid ve para işlerinde yegane salahiyetli merci devlettir, demektedir(11). Rönesans medeniyetinin ekonomi anlayışında mal ile para da birbirine karıştırılmıştık (12). Çünkü modern ekonomi artık mal ekonomisi değil, bir para ekonomisidir. Halbuki ihtiyaçlarımızı gideren para değil, hâlâ maldır. Çünkü parayı ne yiyor ve ne de giyiyoruz. İbn Abidin’in dediği gibi para amaç değil, amaç için bir araçtır(13). Asıl amaç ve maksad ise mallardan faydalanıp ihtiyaçlarımızı gidermektir. Mal ile para farklı şeyler olduğu için ekonomik düzenin veya vergi sisteminin mala dayanması ile paraya dayanması farklı neticeler doğurur. O nedenle bugünkü vergi sistemi İslâm’ın önerdiği vergi sistemine uygun düşmemektedir. Mecelle’de “Velayet-i hassa velayet-i ammeden akvadır”(14). denilmektedir. Buna göre bir vakfın mütevellisi varken ona devlet karışamaz. Yine aynı şekilde evlenme işi bireylerin işi olup velisi bulunan kişiler bu velileri tarafından evlendirilirler. Evlenme şu yaşta olacak, bu yaşta olmayacak diye bir kanun çıkarılamaz. Çünkü evlenme, kamunun işi değil, bireyin işidir. Eğer kişinin velisi ve bir yakını yoksa o takdirde bu evlendirme görevini devlet üzerine alır. O nedenle Hz. Peygamber, “Velisi bulunmayanın velisi, devlettir,” buyurmuşlardık (15). Bu genel açıklamalardan sonra şimdi İslâm toplumunda zekâtla ilgili bazı problemlerin çözümüne geçebiliriz.

Zekât İslâm Toplumunun Vergisidir. İslâm düşüncesinde zekâtın çok önemli bir yeri vardır. Bir taraftan namaz toplumun manevi tarafını; bireylerin Allah ile olan irtibatını meydana getirirken; zekât da diğer taraftan toplumun maddi yönünü, mükelleflerin devlete verdiği maddi desteği ifade eder. Böylece islâm, toplumda namaz ile zekâtı birleştirirken sanki fizik ile metafizik bütünlüğü sembolize etmiş oluyordu. Çünkü insan ruh ile bedenin bir bileşkesi idi. İşte bu bileşimin bir neticesi olarak Kuran-ı Kerim’de zekât verme ile namaz kılmak önemine binaen 26 yerde birlikte zikredilmiştir(16). Ayrıca âyette Allah’ın Mekke’li muhacirleri iktidar mevkiine getirdiği zaman onların namaz kılıp zekât verdiklerinden açık bir şekilde bahsedilmektedir(17). Hz. Peygamber de hadisinde madde ile mana bütünlüğünü ifade eder gibi, namaz ile zekât beraberliğine ve bunların ayrılmaz bir bütün olduğuna işaret ederek şöyle buyuruyordu: “Namaz ile zekâtın arasını ayıran kimselerle kesinlikle savaşırım. Çünkü zekât mali bir hakkıdır.” (18)

Zekât sözlük olarak birisi ‘üreme’, diğeri ise ‘temizleme’ olmak üzere iki manaya gelir(19). Bu kelimenin kökünde bulunan üreme manası daha sonra hukukçular tarafından “nema” adı altında zekât vergisine sebep kabul edilmiştir. Serahsi, dünyada malın, ahirette ise sevabın artıp çoğalmasına sebep olduğu için zekâta bu ad verildiğini söylemekte ve aynı zamanda zekâtın, sahibini, günahlarından temizlediği için bu ismi aldığını açıklamaktadır(20). Kasani’nin ifadesine göre zekât vergisini toplama hakkı bizzat sultana devlete aittir. Bunun için Hz. Peygamber (s.a.v.), Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer dönemlerinde zekâta tabi malların vergilerini devlet bizzat kendisi alır ve gereken yerlere dağıtırdı. Bu usul Hz. Osman dönemi gelinceye kadar böyle devam etti. Hz. Osman iş başına geldiği zaman İslâm ülkesi pek çok genişlemiş, müslümanlarm nüfusu artmış ve malları çoğalmıştı. Bu sebeple zekâtın hükümet memurları vasıtasıyla tahsil edilmesi bazı zorluk ve yolsuzluklara, hattâ vergi mükellefleri için bazı haksızlıklara sebep oluyordu. İşte bu yüzden Hz. Osman vergi mallarını görünen ve görünmeyen (zahiri ve batini) diye iki kısma ayırdı. Bir ramazan günü hutbeye çıkıp batini malların zekâtlarını mükelleflerin kendilerinin verebileceğini ifade ederek şöyle dedi: “Ey müminler! Dikkat ediniz, zekât verme ayınız geldi. Buna göre kimin malı ve borcu varsa, hesabını yapıp geri kalan malının zekâtını versin.” Hz. Osman, bu tebliğini oldukça kalabalık bir sahabe toplululuğunun huzurunda yaptı. İçlerinden hiçbir kimse itiraz etmediği için de Hz. Osman’ın bu görüşü kabul edilmiş oldu(21). Buradan anlaşılıyor ki, devletin izin vermesi durumunda mükellefler bir kısım vergilerini toplumda gereken yerlere verebilirler. Nitekim bugün de kamuya hizmet eden kurum olarak kabul edilmiş bulunan bazı dernek ve cemiyetlere yardımda bulunan kimseler, makbuzlarını ibraz ettikleri takdirde bu ödemeleri vergiden düşülmektedir. Zekât aslında toplumun hakkı olan bir vergidir. Devlet toplumun temsilcisi olduğu için bu hakkı toplum adına fertlerden almakta ve gereken yerlere dağıtmaktadır. Burada devlet ile vergi mükellefi birbirlerine karşi, alacaklı ve borçlu olan iki şahıs durumundadır. Zekât verecek mükellef borçlu olup vermekle görevli, buna karşı devlet de hak sahibi olup almakla yükümlüdür. Nitekim ayette “Onların mallarından bir sadaka (vergi) al.” (22) Buyurularak, vergi alınması hususunda topluma (devlete) emir verilmektedir(23). İncil’deki “Kayserin hakkını Kaysere, Allah’ın hakkını da Allah’a verin.”(24) sözü ile Kur’an-ı Kerim’deki “Namazınızı kılın, zekâtınızı verin” (25) ayeti arasında tam bir benzerlik vardır. Çünkü inananlar bir taraftan Allah’ın hakkı olan ibadeti yaparken, diğer taraftan da devletin hakkı olan vergiyi vererek üzerlerine düşen görevlerini yerine getirirler.

İslâm’da birey ile toplum, fert ile devlet hem biri diğerinden ayrı ve hem de birbiriyle beraber çalışan iki kurum gibidirler. Solunum sistemi ile kan dolaşımı nasıl hem birlikte ve hem de ayrı çalışıyorlarsa birey ile toplum da aynı öyledirler. Bir taraftan bireyfarz-ı ayn olarak üzerine düşen vazifeleri yerine getirirken, diğer taraftan toplum da farz-ı kifaye olarak kendisine düşen görevleri ifa edecektir(26). Fert ve fertler çalışırken devlet de onların güvenliğini sağlıyacak, fertler üretecek ve ürettiklerine sahip olacak, devlet de onların mülkiyetlerini koruyacaktır. Daha önce ifade ettiğimiz gibi, Rönesans ve sanayi toplumunda devlet anlayışı değiştiği için fert ve devlet dengesi de bozulmuştur. Oysa fert ile devlet biri diğerinin fonksiyonu olduğundan aralarında tam bir ahenk ve denge bulunmalıdır. Devlet aynı aile gibi tabii bir uzviyettir. Devleti sunî olarak büyütmek veya küçültmek bir şey ifade etmez.

VERGİNİN TARİFİ

Zekâtın biri temizleme, diğeri ise üreme olmak üzere sözlük olarak iki manaya geldiğini az önce söylemiştik. Zekâtın yani verginin tarifine ya da terim ve ıstılah manasına gelince, İslâm hukukçuları bu konuda çeşitli tanımlar yapmışlardır(27). % 2,5 tan % 20’ye kadar değişen oranlarda, mal ve tasarruf üzerinden zorunlu olarak alınan bir vergidir(28). Hanefiler ise zekât vergisini şöyle tarif ediyorlar: Belli malların belli bir kısmını belli bir zaman sonra belirli yerlere vermektir(29).

VERGİNİN SEBEBİ

Varlıklar arasında insan toplu yaşama bakımından apayrı bir yere sahiptir. İbn Haldun’a göre insanlar için sosyal hayat kaçınılmaz bir zarurettir(30). Onun için insanlar, aralannda iş bölümü yaparak, topluca, birlikte yaşamaktadırlar. Filozoflar bunu “İnsan tabiatı itibariyle medenidir” sözüyle ifade ediyorlar. İnsanların böylece bir arada beraber yaşamalarının bir neticesi olarak aralarında” sevgi, merhamet ve yardımlaşmanın bulunması zaruridir. Hz. Peygamber de bu konuda şöyle buyurmaktadır: “Bütün müminleri, birbirlerine merhamet, sevgi, lütuf ve yardımlaşma hususunda bir vücud gibi görürsün. O vücudun bir organı hastalanınca, vücudun diğer organları ateşlenerek ve duyarlık götererek hasta organın elemini paylaşırlar. “(30). Bedrüddin el-Ayni bu hadiste müslümanların haklarına saygı, birbirleri aralarında sevgi ve yardımlaşmayı teşvik vardır, demektedir(32). Ayrıca bu hadisten İslâmın toplum anlayışının organik toplum görüşüne yakın olduğunu söylemek mümkündür. Biyolojik ve fizik hayatta her olayın bir sebebi olduğu gibi, sosyal ve ekonomik hayatta da her türlü hareket ve davranışın, her çeşit hak ve vazifenin, alacak ve borcun, yetki ve sorumluluğun da bir sebebi vardır. Vergi alıp vermek ekonomik bir olaydır. O nedenle vergi niçin verilir, bunun tesbit edilmesi gerekir.

İKTİSATÇILARA GÖRE

Vergi konusunda genel olarak biri istifade diğeri ise iktidar olmak üzere iki teori geliştirilmiştir. Bu her iki görüş de toplum-devlet felsefesinden ve anlayışından kaynaklanmaktadır. İstifade teorisi, devletin sosyal mukaveleye dayandığı doktrininden ortaya çıkmıştır. Bu devlet anlayışına göre her hak bir vazife” karşılığıdır; buna göre her hizmet demutlaka mukabil bir hizmetle karşılanır. Devletin vazifesi kişilerin mal ve canlarını korumak; buna karşı fertlerin vazifesi de devletin bu konuda yapacağı harcamalara katılmaktır.

Faydalanma Teorisi değişik şekillerde açıklanmıştır. Bazılarına göre devlet, herkesin farklı paylara sahip olduğu bir ticaret veya sanayi kurumudur. Yani devlet, bir ticari şirket gibidir. Vergi de bu şirketteki paylara göre ödenmektedir. Dayandığı temel fikir itibariyle istifade teorisi, düz orantılı (mütenasip) vergi tarifesine götürür. Zira sağlanan fayda, fertlerin ekonomik durumlarıyla orantılıdır(33).

İktidar Teorisi ise organik devlet görüşünden hareket etmekte ve kamu harcamalarının fertlere sağladığı fayda ile, fertlerin bu harcamalara iştirakleri arasında doğrudan bir alaka olmadığı fikrine dayanmaktadır. Başka bir ifade ile fert, kamu harcamalarından sağladığı faydadan müstakil olarak, bu harcamaların finansmanına katılmalıdır. Bu katılma ise ferdin maddi ve mali iktidarı nisbetin de olur. Devlet vatandaşlar üzerine vergi koyma yetkisine sahip, vatandaşlar da konulmuş olan bu vergiyi ödemekle yükümlüdürler. Dolayısiyle vergi ile devlet hizmeti arasında bir alaka mevcud değildir. Vergi vermek, devlete karşı yerine getirilmesi gereken mücerred bir vazifedir. Böyle olunca verginin vatandaşlar arasında dağılışının ölçüsü olarak iktidarın (yani iktisadi gücün) alınması gerekir. Ancak bu suretle vergiyi mükellefler arasında adil bir şekilde dağıtabiliriz. Bu adil vergi dağılımından maksat, vergi verenlerin yaptıkları fedakârlığın eşit olması hususudur. Yani iktisadi güçleri eşit olanların eşit vergi, farklı olanların ise farklı vergi ödemeleri gerekir. Bu teoriye göre eşitlendirilmesi gereken fedakârlık, marjinal fedakârlıktır. Gelirin azalan marjinal fayda prensibi, yani gelir arttıkça her ilave birimin daha düşük bir fayda sağlama esası, yüksek gelirli bir kimse tarafından ödenen bir vergi, düşük gelirli bir kimsenin ödediği daha az bir vergiden daha kıymetli olamaz. Bu sebeple artan oranlı (müterakki) vergi tarifeleri, adil vergi yükü dağılımı için vazgeçilmez bir şarttır(34).

İSLAM HUKUKUNA GÖRE

Görüldüğü gibi iktisatçılar faydalanma teorisiyle düz oranlı, ve iktidar teorisiyle de artan oranlı olmak üzere iki çeşit vergi anlayışı getirmişlerdir. Bir konuda böyle esaslı bir sebebe dayanmadan farklı iki türlü yol izlemenin pek faydalı olacağı kanaatında değiliz. Bu ikileme usulü aynı hem üretimden ve hem de tüketimden vergi almaya benziyor ki biz, bu çelişkileri bugünkü medeniyetin ekonomiyi ilim haline getiremediğine bağlıyoruz. Çünkü ilim demek olayların sebep ve neticelerini bilmek demektir. Vergi olayının biri üretim, diğeri de tüketim olmak üzere biribirine zıt iki sebebi olur mu? Oysa bugün yapılan uygulama bundan başka bir şey değildir(35).Faydalanma teorisinin bizzat kendi içerisinde çelişkiler bulunmaktadır. Çünkü ferdin ödediği vergi ile devletin götürdüğü hizmet arasındaki adalet nasıl sağlanacaktır? Fertlerin devlet hizmetlerinden sağladığı faydayı ölçmek çoğu kere mümkün değildir. Fakir ile zengin, ödedikleri vergi nisbetinde devlet hizmetlerinden faydalanacağına göre, devletin milli savunma, emniyet, adalet ve eğitim gibi hizmetlerini, bu zengin ile fakir sınıflar arasında nasıl paylaştıracağız? Bundan başka vergi vermeyen kimseleri bu hizmetlerden mahrum etmek bir haksızlık olduğu gibi, mümkün de değildir. Bu teoride devletin ticari bir şirket gibi düşünülmesi ve ona göre vergi alınması, İslâm’ın devlet ve vergi anlayışı bakımından, kabul edilemez bir husustur. İlgili naslar ve metinler ve bu konu üzerine yazılmış İslâmi eserler incelendiği zaman devletin böyle bir müessese olmadığı görülür. Kaynaklarda kamu görevlerinden ve devlet başkanlığından “velayet” diye bahsedilmektedir(36). Kendisine veliyyülemr, emirülmüminin, imam ve halife gibi unvanlar verilen devlet başkanı ise, kamu üzerinde velayeti bulunan bir şahsiyettir(37). Hadislerde devlet başkanı, kendisi ile korunulan bir kalkan ve idare ettiklerinden sorumlu olan bir çoban olarak tavsif edilmektedir. Hz. Peygamber de bizzat bir devlet başkanı olarak, “Velisi olmayanın velisi benim” buyurmuşlardır(39). Netice olarak İslâm’a göre devlet öyle bir sigorta veya ticari bir şirket değil, bilakis vatandaşlara eşit muamele eden, bir veli ve baba gibi aralarında adalet dağıtan, koruyan, kollayan, kamu üzerinde velayeti olan, bunun için de sorumluluğu bulunan hükmi bir şahsiyettir. Devlet, toplumda aile gibi tabii bir uzviyettir. Az kazanandan az, çok kazanandan çok vergi alınması yönünden iktidar teorisinin yani artan oranlı gelir vergisi sisteminin zekât sistemine benzediğini söylemek mümkündür. Ancak burada zekât vergi sisteminin gelirden alınan bir vergi olmadığını hemen söylememiz gerekir. İslâm’ın zekât vergi sisteminde vergi alınan malların yüzde üzerinden alındığı için az maldan az, çok maldan ise çok vergi alınmış olur. Sadece bu yönüyle artan oranlı vergi usulü ile aralarında bir benzerlik vardır. Çünkü artan oranlı vergi sisteminde yüksek gelir sahibinden çok, düşük gelir sahibinden ise az vergi alınmaktadır. Zekât vergi sisteminin diğerlerine göre daha dinamik olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü zekât maldan (paradan, kıymetli evrak ve döner sermayeden) yüzde olarak alındığı için, yıl içersinde % 2,5 kazanan mükellefdoğrudan doğruya devlete çalışmış demektir. %2,5’dan az kazanan mesela % l kazanan mükellefin sermayesi, %2,5 zekât vereceği için % 1,5 küçülecek demektir. % 5 kazanan ise sermayesini yüzde % 2,5 oranında büyütecek demektir. Ayrıca zekât sisteminde görülen, belli bir kâr yüzdesinden sonra devlete çalışma olayı artan oranlı vergi sisteminde yoktur. Çünkü mükellef ne kadar çok kazanırsa kazansın bu kazandığı miktar, devletle kendisi arasında belli bir oranda paylaşılmaktadır. Bu bakımdan zekât sisteminin ekonomik hayatta daha dinamik bir rol oynadığını söyleyebiliriz. Mesela yatırımcılar ve tüccarlar sermayelerini piyasada % 2,5′ dan daha fazla gelir getirecek mallara yatırırlar. Bu demektir ki piyasada az olup aranan ihtiyaç malları daha fazla üretilip arz edilecektir. Her yıl sermayelerine % 2,5 kadar bir gelir sağlayamayan beceriksiz ve kabiliyetsiz iş adamları ve tüccarlar ise zamanla bulundukları alanlardan daha başarılı olabilecekleri başka sahalara kayacaklardır. Böylece ekonomik hayatta herkes kendisine uygun bir işin başında olmakla tabii bir iş bölümü sağlanmış ve daha çok üretim elde edilmiş olacaktır. İslâm’da vergiyi zengin öder; fakir ödemez. Zengin ilefakiri bir örnekle açıklıyacak olursak mesele daha iyi anlaşılmış olur. Mesela koyun ticareti ile meşgul olan bir kimseyi ele alacak olursak, kırk ve kırktan fazla koyunu bulunan bir kimse zengin, daha az koyunu bulunan kimse ise fakir sayılır. Otuz dokuz koyunu bulunan bir tüccar vergi vermezken, kırk koyunu bulunan bir mükellef bir koyunu veya onun kıymetini zekât/vergi olarak verir. Hz. Peygamber (s.a.v.), Muaz b. Cebel’i (r.a.) Yemen’e görevli olarak gönderirken ona, “…vergiyi zenginlerinden al, fakirlerine ver.” diye emir vermişti(40). Bu hadiste görüldüğü üzere fakir, sadece vergi vermemekle kalmıyor, üstelik verilen vergilerden kendisine pay ayrılmakla, devlet giderlerinden nakden veya aynen faydalanmış oluyordu. Kur’an-ı Kerim’de de “Onların mallarından bir vergi al (41) buyurulmaktadır. Serahsi bu ayete dayanarak, verginin sebebinin mal, yani iktisadi güç olduğunu şöyle açıklamaktadır: Allah bu ayetle malı (yani ekonomik gücü) verginin vücup sebebi kılmıştır. Vacip işler sebeplerine izafe edilir. Bundan dolayı ayette zekât (vergi) kelimesi, mal kelimesine izafe edilmiştir. Fakat her mal sahibinin vergi vermesi gerekmez. Peygamberimiz Muaz’a “zenginlerinden al,” buyurduğundan, vergiyi ancak zengin olanlar verir. Zenginlik ise belli bir mal ile meydana gelir ki, bu da şariin tayin ettiği nisaptır(43).

 YAZAR: PROF. DR. OSMAN ESKİCİOĞLU

Yazının Dipnotları İçin Tıklayınız…




coded by nessus

Sitemize yeni eklenen makale ve içeriklerden haberdar edilmek ister misiniz? E-mail adresinizi sistemimize kaydedin, sizi haberdar edelim. (Lütfen geçerli ve sürekli kullandığınız e-mail adresinizi kaydediniz.)