Facebook
RSS

Son zamanlarda dünyada ABD merkezli olarak ortaya çıkan ve “küresel kriz” adı verilen bu ekonomik sıkıntı hakkında herkes bir şey söylerken Papa 16. Benediktus da bu husustaki görüşlerini açıkladı. Gazetelerden ve haber ajanslarından duyup öğrendiğimize göre Papa, bu krizin sebebini, gerçek tanrının yerine “ihtiras tanrısının” konulması olarak açıklamıştır. Papalığın, bu ekonomik hastalığın çaresi hakkındaki görüşü de gazetelerde şöyle yazıldı: “Vatikan’ın resmî yayın organı günlük ‘L’Osservatore Romano’ gazetesi, krizden çıkış yolu olarak ‘İslamî bankacılık’ sistemini tavsiye

etti. İslamî bankacılığın dayandığı etik kurallarına dikkat çekildi.” İşte bu sebeple biz, bu makalede İslam bankacılığı hususunda bir-iki noktaya işaret etmek istiyoruz.

Bazı kimseler bize İslam’da bankacılık veya bankacılık sistemi nedir diye soruyorlar. Bazıları da İslam’da vergi, İslam’da iş hayatı, İslam’da para, İslam’da banka ve İslam’da yönetim gibi ifadelerden çok rahatsız olup İslam’ın böyle şeyleri olmaz, ancak bu hususlarda Müslümanların uygulamaları olabilir, diyorlar. Bizim bu görüşü kabul etmemiz mümkün değildir. Bizim böyle lafları asla kabul etmediğimizi veya kabul edemeyeceğimizi hemen söylemeliyim. Burada İslam’a bakış açısı farkından kaynaklanan bir ihtilaf söz konudur. Müslümanların, hatta birçok İslam âlimi diye bilinen kimselerin bile İslam’ı ve de bugünün İslam’ı ve ahkâmını bilmediklerini söylediğimiz zaman hemen itirazların yükseleceğini sanıyorum. Ancak aşağıya doğru yeni, yeni açıklamaları okuyup gördükçe “haklısınız” diyeceğinizi de şimdiden duyuyor gibiyim.

Önce bir defa İslam, sadece din değil, yalnız ibadet, zikir ve dua değil; aynı zamanda bir nizam ve düzendir. Yani İslam, müntesiplerine hayatın, hangi medeniyet, hangi asır ve çağda olursa olsun, tüm hayatın esaslarını, gidilecek yolu ve yöntemi, yaşanacak hayatı açıklamaktadır. Bu hususta en önemli rehber kaynak, hiç şüphesiz Kur’an-ı Kerim’dir. Çünkü Kuranda Bakara suresinde onun, müslümanlar açısından bir hidayet kaynağı olduğu dile getirilerek, “Elim, Lam, Mim; İşte o kitaptır, onun içinde asla şüphe yoktur, o, korunacaklar için bir yol göstericidir.”, buyrulmuştur.[1]

Bir müslüman için Kuranın emir ve tavsiyeleri, kendisine uyulması gereken ve gerekli olan prensipler, bunların hayatta uygulanması lazım ve vazgeçilemez esaslar olduğu herkes tarafından bilinmelidir. Müminler önce Kuran-ı Kerime inanırlar.[2] Sonra onu okuyup anlayarak öğüt almaya ve onun yol gösterici olmasından faydalanmaya çalışırlar.[3] Böylece Kuran, inananlara bir rahmet, hidayet ve şifa kaynağı olurken, inanmayanlar, Allaha, Resulüne ve Kurana inanmayanlar ise Kuran-ı Kerimi anlayamazlar. “De ki: O Kur’an, inananlar için doğru yolu gösteren bir rehber ve şifadır. İnanmayanların ise, kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur’an onlara kapalıdır. Sanki onlara uzak mesafeden bağırılıyor da (Kur’anın ne söylediğini anlamıyorlar.)[4]

Müslümanlar, “muttakiler için bir hidayettir”[5] ayetine dayanarak Kuranın kendileri için her konuda bir rehber ve bir yol gösterici olduğunu kabul ederler. Çünkü tümleç (meful) hazfedildiği zaman hüküm genellik ifade eder. Şu halde Kuranın hidayeti mutlak ve genel olup sınırlandırılamaz. Öyleyse o, her konuda yol göstericidir. Kuran ve sünnet, din ve dünya işlerinde, ekonomik ve sosyal hayatta, ücret, kira, kazanç ve karda, para, banka ve kredi gibi konularında da yol gösterir. Onun için bizce “İslam’da banka” veya “İslam’da Banka Anlayışı” ya da “Müslümanların Banka Anlayışı” başlıkları arasında hiçbir fark yoktur. Çünkü her müslüman birey ve her müslüman toplum ancak İslam’a uyar ve onu uygulamaya çalışır. Onların yaptıkları da birbirine örnek ve delil teşkil etmez. Onun için müslümanın pratiği teoriye dayandığı, teorisi de Kuran ve sünnete dayanmakla İslam’da banka ile Müslümanların banka anlayışı demek arasında hiçbir fark olmaz. Çünkü temel İslam olup her birey ve her toplum kendine göre bu kaynaklardan hüküm çıkarabilir. Zaten Müslümanlar birlerini taklit etmek yerine ictihad ederek ve meşveret yaparak işlerini yürütürler. Ayetlerde bu konularla ilgili emir ve tavsiyeler vardır.[6] Onun için Kuran, her zemin ve zamanda, her asır ve şartlarda, ikbal ve idbar dönemlerinde ve her çağda yeniden ve yeniden anlaşılan bir kitaptır. Hayat, nasıl akan bir nehir gibi akıyor, akıyor ve akıyorsa, ayetlerin şartlara göre ihtiyaç duyulan anlamları da âlimlerin kalplerine öylece akar da akar. Kuran, varlık âlemine ısı ve ışık veren güneşe benzer. İnsanlar da herkes kendine göre ve şartlarına göre Kurandan çeşitli şekillerde faydalanır.

İslam’ın dini yönü inanca, imana ve içsel duygulara dayanıp ibadet, dua, zikir, oruç, tavaf, ihram… ve sa’y olarak tezahür eder. İslam’ın, hukuk, sistem ve düzen tarafı ise akla, mantığa, sebeplere ve duyulara dayanıp hayat olarak; yeme, içme, giyme, çalışma ve yaşama, iş hayatı, sosyal ve siyasal hayat olarak; para, banka ve kredi olarak… ve toplumlar arası, ülkeler arası münasebetler olarak tezahür eder. Onun için İslam’ın iman ve ibadet yönü dini, amel yönü, hukuk, iktisat… ve yönetim tarafı ise bilimseldir.

Bu girişten sonra bankacılık konusuna gelecek olursak, hemen söyleyelim ki, tabii ki, İslam’ın da bir bankacılık anlayışı vardır. Çünkü İslam ve Kuran, zaman ve mekân üstü, çağlar üstü, hem ta dünyanın sonuna kadar tüm insanlığın hayatına ışık tutacak ve çare bulacak olan bir din ve bir kitaptır.

Kuranda Müslümanlara “Allah’a güzel bir ödünç verin”[7] diye emredilirken, “namazı kılınız” ve “zekâtı veriniz” emirlerinden sonra bu emrin verilmesi gerçekten dikkat çekicidir. Müslümanlar geçmişte namazı ve zekâtı sistemleştirip bir kurum haline getirmişler, fakat “ödünç verme” işini ise bugüne kadar hala tam bir kurum haline getirmemişlerdir. Hâlbuki “namazı kılın”, “zekâtı verin” ve “Allah’a güzel bir ödünç verin” emirleri arasında hiçbir fark olamaz. Bana öyle geliyor ki, ayette ödünç yerine kullanılan “karz” kelimesi batı dünyasına “kredi” olarak geçmiştir. Karz kelimesi için Rağıb’ın Müfredat’ına baktım, o bu kelimeyi almamış, sonra Kasım Efendi Kamus’una baktım orada “karz” kelimesi farz kalıbında “kesmek” manasınadır, denilmiştir. Karz kelimesinin türevlerinden olan mukaraza ise mufaale kalıbında mudarabe tarzında yapılmış olan muameleye denir ki, bir kimseye ticaret yapmak için bir miktar sermaye verip aralarında şart koştukları biçimde zarar ve ziyan sermayeye ait olmak üzere karına ortak olmaktan ibarettir, diye yazılıdır. İslam Hukukunda mevcut olan “selam akdi” ile “mudaraba akdi” gibi konuların esaslarından İslam bankacılığı için faydalanılabilir.

Bugünkü dünya şartlarında Müslümanlara güzel ödünç vermeyi yani karz-ı haseni kurumsallaştırmaları, bu bir emir olduğu için, faizsiz bankayı kurmaları onların üzerine farzdır, diyebiliriz. Yoksa ekonomik ve sosyal tufan diyebileceğimiz krizler gelecekte tüm insanlığa çok zararlı olacaktır. Bunu bugünden hissediyor ve görüyor gibiyiz.  Yani İslam dünyasının, kapitalist dünyanın faizli bankalarına karşı faizsiz bankaları kurulup geliştirmeleri onlar için hem dini ve hem de iktisadi bir görevdir. Şu halde İslam’da faizsiz banka var mı, yok mu diye soru sormak değil, faizsiz bankayı kurmanın Müslümanlara bir vecibe olduğunu söylememiz gerekir. Çünkü bu, aynı namaz ve zekâtta olduğu gibi emir kalbı ile gelmiş ve “…ödünç veriniz”, buyrulmuştur.

Burada ayette “Allah’a ödünç verin” buyrulurken bunun kamuya, topluma ve devlete verin demek olduğunu da hemen söylemeliyiz. Bunun içindir ki, bizim İslam anlayışımıza göre bankalar devlete aittir. O sebeple bize göre İslam düzeninde özel banka olamaz.

Bu İslam bankası nasıl çalışacak, sermayesi ne olacak, çalışma masrafları nereden karşılanacak, kredi verme esasları nasıl belirlenecek, yani bugünkü normal faizli düzenin bankalarından farkı ve benzerlikleri nelerdir, bütün bunlar yaşayan müslüman âlimler tarafından ortaya konulmalıdır. Burada hemen yine söyleyelim ki, İslam’ın ekonomi, sağlık, eğitim ve öğretim, ticaret ve siyaset yani hayatın tüm alanlarında kendi nevi şahsına münhasır, su-i jeneris bir sistemi vardır.

1960 ve 1970 li yıllardan beri başta Ebul Ala el-Mevdudi, Hurşid Ahmed, Muhammed Hamidullah, M. N. Sıddıki, Afzalurrahman, Ziyaüddin Ahmed, Münevver İkbal, M. Fehim Han … ve Sabahaddin Zaim gibi şahıslar İslam Ekonomisi ve bankacılık üzerinde çalışmalar yapıp birtakım düşünce geliştirmişlerdir. Epey zamandan beri Pakistan ve Mısır gibi ülkelerde küçük çapta da olsa zekat sandıkları gibi, bazı uygulamalar yapılmıştır. Şimdilerde de bizzat ülkemizde uygulanmakta olan, katılım bankacılığı veya kar-zarar ortaklığı adı verilen bu bankaların isimleri, aslında fıkıhtaki şirket-i mudaraba teriminin Türkçeye aktarılmış bir tercümesinden başka bir şey değildir.

Bu isimler, aslında fıkıhtaki  İslam dünyası bankacılık konusunda böylece bu mudaraba şirketini geliştirmeye çalışmıştır. Bugün ülkemizde faizli sistem hâkim olduğu için katılım bankalarının tüm faaliyetlerinin İslam’a uygun olduğunu söylemek mümkün değildir.

Şirketlerin kazanma ve ticaret yapma amaçları vardır. Mudaraba  şirketi de böyle bir ortaklıktır. Ancak az önce de söylediğimiz gibi, İslam’da banka devletin olduğu için, devlet de vatandaşlara hizmeti karşılıksız götürdüğünden İslam’da banka kar amaçlı olmaz. Devlet aynı bir aile gibi olup nasıl aile, üyelerine hizmet ederken çalışan çalışmayan, kazanan ve kazanmayan, gelir getiren ve getirmeyen ayrımı yapmıyor ve herkese hizmeti karşılıksız yapıyorsa İslam’daki devlet de öyledir. O sebeple biz, fıkıhtaki sadece mudaraba şirketine dayanarak bir bankacılık sistemi geliştirmenin yetersiz kalacağı görüşündeyiz.  Zaten İslam’da banka bir şirket veya kar ve kazanç amacı taşıyan bir ortaklık değil, bir kamu kurumudur. İslam bankacılığı denildiği zaman bunun içine bütçe, vakıflar, hayır ve sadakalar ve vatandaşların vadeli mevduatları da bir bileşen olarak katılmalıdır.

Bilindiği gibi İslam’da faiz, milyarda 1 lira olsa da haramdır. Bazıları, evin kirası olur da paranın kirası olmaz mı diyorlar. Bu yerinde olmayan bir benzetmedir. İslam Hukuk metodolojisinde buna farklı iki şeyin mukayesesi denir ki, geçerli değildir. Burada mal ile para yani ev ile para birbirine benzetilmiştir. Hâlbuki mal ile para birbirine benzemez; zira bunlar aynı şeyler değildir. Bizim zaman zaman yazılarımızda ifade ettiğimiz gibi, İslam hukukçuları mal, para ve emeği ayrı ve birbirinden farklı kabul ettikleri için, bunları ayrı konularda işlemişlerdir. Mal ile para, para ile emek, emek ile mal birbirinden tamamen ayrıdırlar. Mal depo edilir, fakat emek depo edilmez. Mal bir ihtiyacı bizzat giderdiğinden bizatihi değerdir; para ise bizzat kendisi bir ihtiyacı tatmin etmez. Para yenilmez, içilmez ve giyilmez. Yani o, bizatihi değer değildir. Yani paranın sadece kendisi bir yarar sağlamaz. Onun faydalı olması için ek bir şeye mesela emeğe, risk almaya veya bu gibi şeye ihtiyacı vardır. Onun için eskimiş bir kâğıt para ile gıcır gıcır yeni olan bir para, değer bakımından farklı değil, aynıdır. Hâlbuki aynı iki arabadan birisi yeni, diğeri eski olsa, bunların fiyatları aynı olmaz. Onun için para kiraya verilemez ve onun bir rantı olamaz. Çünkü bu, faiz olur. Faiz ise karşılığı olmayan bir fazlalık olduğu için, dolayısıyla başkasına ait olan bir kazancın zimmete geçirilmesi demek olduğundan haramdır ve zararlıdır. Zaten işte böyle küresel kriz gibi ekonomik krizlere sebep olur. Ayette bu husus açıkça söylenmiş ve faizli sistemlerin şeytan çarpmış, epilepsi hastalığına tutulmuş insanlar gibi olacakları ve dolayısıyla kriz geçirecekleri bildirilmiştir. (8)

Bir defa daha ifade edelim ki, İslam’ın bütçe anlayışı, vergi, para, banka ve kredi anlayışı, yerleşim birimleri anlayışı hep farklıdır. Bunu şunun için söylüyorum: Banka denildiği zaman sermaye açısından bunun bir ayağı vergiler, diğer ayağı da bütçedir. Bize göre bankada sermayenin birikimi için üç kaynak vardır. 1-Bütçeden gelen kısım, 2- Vadeli olarak yatırılan kısım ki, bankaya vadeli olarak para yatıranlar, kendi paraları bankada ne kadar yatmışsa, o kadar kredi hakkına sahip olurlar. Yani mesela bankada 1 milyar lirası 1 sene kalmış olan bir kimse, isterse parasını çektiği zaman kendisine bankaca 1 milyar ile kredi açılır ve o bu parayı 1 yıl kullanır. 3- Banka çok önemli bir kurum, kamusal bir kurum ve vakıf hükmünde bir devlet kurumu olduğu için müslümanlar buraya hayır olsun, yardım olsun ve başımızın gözümüzün sadakası olsun diye bağışta bulunurlar. Böylece bankanın sermayesi bu üç kaynaktan meydana gelmiş olur.

Bilindiği gibi İslam’da beşte bir, onda bir, yirmide bir ve kırkta bir vergiler-zekât vardır. Yirmide bir vergiler, ürünlerden alınmayıp üretim vasıtalarından alındığı için yirmide birden kırkta bire düşürülmüş böylece 3 çeşit vergi türü kalmıştır. Biz, bütçenin giderler kanadını düzenleyen ayette(9) geçen “sadakat” (zekâtlar-vergiler) kelimesi çoğul olmakla, çoğullar en az üçe delalet ettiği için İslam düzeninde 3 çeşit bütçe olduğuna kaniyiz. Bunlar devlet, il ve bucak bütçeleridir. Beşte bir gelir devletin, onda bir gelirler illerin ve kırkta bir gelirler de bucakların olur. İşte bucak bütçesinin 8 çeşit harcama kaleminden birisi olan “borçlular” (ğarimin) faslını bucaktaki İslam bankasına aktarabiliriz. İşte böylece bankanın sermayesi meydana gelmiş olur.

İfade ettiğimiz gibi bankalar, bir devlet kuruluşu olduklarından vatandaşlara kar amacı gütmeksizin hizmet ederler. İşte bunun için, o yöre halkının bankaya bağışladığı vakıflar sayesinde banka çalışanlarından tutun, bankada başka ihtiyaçlar ve yapılacak her türlü masraflar vakıf gelirleri ile karşılanacaktır.

Diğer taraftan para sistemi de altın ve gümüş esasına dayandığından, yani karşılıksız para basılmadığından ve bütçede de tam bütçe esası uygulandığından yani gelirler kadar gider olacağı için kapitalizm denilen bu bozuk düzenin meydana getirdiği enflasyon da olmayacağı için bankanın sermayesi zamanla erimeyecektir ve para durduğu yerde değer kaybına uğramayacaktır.

Özetleyecek olursak İslam’ın kendine mahsus bir banka anlayışı ve uygulaması vardır. Bankalar, ekonomik ve siyasi kişiliği olan, kırkta bir vergileri toplayan ve kendi kendine yöneten bucaklarda kurulur. Her bucağın ekonomik şurası, ekonomik olaylar hakkında kararlar aldığı gibi, bankanın çalışma şartlarını ve kredi verme esaslarını zaman ve zemine göre ayarlar. Bankanın sermayesi, bütçeden gelen gelir, bucaktaki oturan kimselerin yatırdığı emanetler ve yaptığı bağışlardan meydana gelir. Bankanın tüm masrafları, banka için kurulmuş olan vakıf gelirleri ile karşılanır. Geleceğin İslam düzeninde bankanın da yer alacağını düşünüyor ve ilgili Müslümanların bu hususta fikir üretmelerini diliyorum.

YAZAR: PROF. DR. OSMAN ESKİCİOĞLU

——————————————————————————

DİPNOTLAR

[1] Bakara 2/ 1–2

[2] Bakara 2/ 121, 285; Nisa 4/ 136; Enfal 8/ 2.

[3] Nisa 4/82;Nahl 16/89;Muhammed 47/24;Kamer 54/17.

[4] Fussilet 41/ 44.

[5] Bakara 2/ 2.

[6] Nisa 4/ 59; Ali Imran 3/ 159; Şura 42/ 38

[7] Müzzemmil 73/ 20

[8] Bakara 2/275

[9] Bak Tevbe 9/ 60




coded by nessus

Sitemize yeni eklenen makale ve içeriklerden haberdar edilmek ister misiniz? E-mail adresinizi sistemimize kaydedin, sizi haberdar edelim. (Lütfen geçerli ve sürekli kullandığınız e-mail adresinizi kaydediniz.)