Facebook
RSS

Giriş

“İslam iktisadının konularını iki safhada ele almak mümkündür. Birincisi “geçiş dönemi İslam iktisadı”, ikincisi “ideal İslam iktisadı”dır. Geçiş dönemi İslam iktisadı çağdaş hayatı bir veri olarak alır ve buradan hareketle İslam ilkelerinin nasıl gerçekleşebileceğini araştırır.”[1] İdeal İslam iktisadında varlığı tartışılabilecek birçok konu, geçiş dönemi İslam iktisadı çerçevesinde yer bulur.

“İdeal İslam iktisadı, İslam’ın bütün kurumlarıyla, insanı ve toplumuyla gerçekleştirildiğinin varsayıldığı modeldir.”[2] Esasında kapitalist sınıflı bir toplumun ürünü olan işçi-işveren çatışmasının, ideal İslam düzeninde yeri bile yoktur. Fakat ideal İslam düzenine, hususen iktisadi yapısına adım atmak istendiğinde, kişi kendisini birçok problemle karşı karşıya bulur. Bundan dolayı ara çözüm ile nihai çözüm birbirine karıştırılmadan, ideal İslam düzeni modelinin ışığında hareket etmek, son derece önemlidir.

Tabakoğlu’nun da dediği gibi, bu tür çalışmalarda bazı meseleler ortaya çıkmakta­dır. Bunlardan birisi Batı kaynaklı kavramların zihin­lerimizde kurduğu hakimiyettir. Söz konusu kavramlar düşüncelerimizi modelleştirirken başlangıçta faydalı aletler teşkil edebilirler. İslam iktisadının kendi kav­ramları oluşturuluncaya kadar bu fayda devam ede­cektir. Zihinlerimizi İslam’a ve İslam’ın mantık çerçeve­sine yabancı olan kavramlardan tedricen temizlemeli­yiz.

Biz bu çalışmada bazı kavramları, işçi-işveren meselelerini; yine söz konusu tarafların hak ve borçlarını, konuların mütehassısı olan kişilerin eserlerinden yararlanarak ifade etmeye çalıştık. Daha istifadeli olabileceğini düşünerek, konumuzu yer yer mukayeseli olarak anlatmaya gayret ettik. Ve minallahi’t-tevfik.

 İşçi(Ecir) Kavramı ve Meseleleri

 İşçinin genel bir tanımı mecellenin 413. maddesinde yapılmıştır. Buna göre işçi, nefsini(emeğini) kiraya veren kimsedir. Ancak işçi(ecir), özelliklerine göre özel işçi(ecr-i has) ve ortak işçi(ecr-i müşterek) olarak ikiye ayrılmaktadır.

“İşçinin belirli bir zaman diliminde, emeğini işverenin emrine tahsis etmesi gerekiyorsa bu işçiye “ecir-i has” denir. Böyle bir işçi, emeğini tahsis ettiği zaman diliminde başka bir şey yapamaz.”[3] Günümüzdeki devlet memurları, sanayi ve tarım kesimi işçileri ile günlük işçiler bu kapsamda mütalaa edilebilir.

“Yapılan sözleşme, işçinin belli bir süre emeğini tahsis etmesini değil de, belli bir işi görmesini konu alıyorsa, o takdirde bu işçiye “ecir-i müşterek” denir.”[4] Terzi, dişçi, doktor gibi mesleklerde bu kapsamda mütalaa edilebilir. Dikkat edilirse çağdaş kapitalist işçi kavramı, sadece özel işçiyi kapsarken, İslam’da ortak işçi de işçi kavramına dahildir.

İşçi meselesi Batı’da ortaya çıkmıştır. Bugünkü anlamıyla işçi-işveren ayrımının başlangıcı sanayi devrimidir. Sanayi devrimiyle birlikte artan zenginlik, sefaletinde yaygınlaşmasına, üretimin artması sınıf çelişkilerine, teknolojik gelişmeler ise kitlevi işsizliklere ve düşük ücretlere neden olmuştur. Söz konusu olumsuzluklar ise sendikalaşmayı doğurmuştur. Türkiye de dahil olmak üzere, İslam ülkelerindeki sendikalaşmanın, Batı kaynaklı sistemlerin, Batılılaşmanın bir neticesi olduğunu söyleyebiliriz.

“İşçi problemleri diye isimlendirilen problemler İslâm’da yoktur. Çünkü bu problemler, ücretlinin ücretinin tespitinde esas alınan ölçünün en aşağı seviyede yaşam standardına göre yapılması sonucunda ortaya çıkmıştır. İşçiler gerçekten hakkı olan ücreti değil, hayatta kalıp çalışabilecekleri seviyede bir ücreti ancak alabilmektedirler. Bu uygulama sermayedarların ücretliler üzerinde baskı kurmalarına yol açmıştır.”[5] Emeklerinin ve alın terlerinin sömürüldüğünü gören işçiler, işverenlere -kapitalist sermayedarlara- karşı toplu sözleşme ve sendikalar ile karşılık verdiler.

Evet, daha önce de dediğimiz gibi İslam’da böyle bir sorun yoktur. Çünkü “işveren ile ücretli arasındaki ilişkileri düzenleyen icare hükümlerinin yanında ticaret, tarım, sanayi ile ilgili hükümler, yaşamak için nafaka ile ilgili hükümler ve işlerin gözetilmesi ile ilgili hükümler işçinin problemlerini temelden çözüme kavuşturan hükümlerdendir.”[6]

Ayrıca ücretlinin ücretinin takdirinde asgari geçim seviyesi değil ücretlinin sağladığı faydaya ait piyasada ücretlinin harcadığı emeğin faydası esas alınır. Bu nedenle ücretlilerin işverenler tarafından köleleştirilmesi ve işçilerin alın terlerinin ve emeklerinin sömürülmesi söz konusu olmaz. Bu konuda ücretli ile devlet memuru arasında bir fark yoktur. Ücretli, içerisinde bulunduğu toplumda insanlar arasında kendi emsaline göre ücret alır. Burada bir noktayı da ifade etmek gerekir ki, ücrette emeğin vasıf derecesi dikkate alınmalıdır. “Yani farklı emeğe farklı ücret ödenmesi adaletin gereğidir. Bununla beraber hayat tarzında büyük farklılıkların oluşması istenmez.”[7]

“Ücretli ile işveren ihtilaf ettikleri zaman ecri mislin[8] takdiri için uzmanlar devreye girerler. Bu uzmanlar taraflarca seçilirler. Taraflar uzman seçiminde anlaşamazlarsa uzmanı devlet (çalışma bakanlığı veya diğer alt birimler olabilir) seçer ve devletin seçtiği bu uzmanın sözü her iki tarafı da bağlayıcı olur.”[9]

Yalnız şu kadarı var ki, ücretlerin – aynı zamanda fiyatların- tespiti hususunda iki farklı görüş vardır:[10]

1-      Fiyat ve ücretlere narh konulması ve dondurulması caiz değildir.

2-      Bazı fiyat ve ücretlere narh konulmasının ve dondurulmasının zaruridir.[11]

İşçi ile işveren arasında birtakım münasebetler, karşılıklı haklar ve borçlar söz konusudur. Fakat bu hususta daha çok işçi esas alınarak açıklamalar yapıldığından, bizde ana başlıklar olarak işçinin haklarını ve borçlarını ifade etmeye çalışacağız.

İşçinin Hakları[12]

  1. İşçinin, yaptığı işin karşılığı bir mukavele ile tespit edilmelidir. Yine bu ücret en kısa zamanda ve kat’iyyen geciktirilmeden ödenmelidir. Aslolan ücretin para olarak ödenmesidir; ama anlaşma varsa aynî olarakta ödenebilir. Mukavelede, ücretlere ek olarak yemek, lojman, ilaç vb. şeylerde belirtilebilir.
  2. İhtiyarlık veya işsizlik halinde, sosyal güvenlik tedbiri gereği olarak devlete vazife düşmektedir.
  3. Ecir(işçi) ruhen yıpranmamak, her gün yeni bir azim ve gayret ile çalışmasını temin etmek için, iş yerinin sağlık şartlarına uygun olmasını talep edebilir.
  4. İşçinin ücretli izin ve dinlenme hakkı vardır.
  5. İşçi çalışırken veya çalışma sebebiyle yaralanma, felç, organlarını kaybetme vb tehlikelere maruz kaldığından, devlet ve işveren bu zararlara karşı gerekli tedbirlerini sağlamalıdır.

İşçinin Borçları[13]

  1. İşçi, işe bizzat devam etmelidir. Yalnız ecir-i müşterek ise arada bir mukavele söz konusu değilse bir yardımcısına yaptırabilir. Fakat ecir-i has ise işi bizzat yapmalıdır.
  2. Ecir-i has çalışmadan imtina edemez, ederse ücrete müstehak olamaz. İşçinin, iş müddeti esnasında işi bırakması veya o müddeti başka işlerde veya şahsi menfaati için kullanması kat’iyyen kabul edilemez. Aynı zamanda işçi, iş müddeti içerisinde greve de gidemez.
  3. İşçi(ecir-i has), işverenin malını koruma ve teçhizatının müdefaasından ve ayrıca kullandığı alet ve edevattan da mes’uldür. Fakat kendi kusuru bulunmadan bunlarda meydana gelebilecek zararı tazmin etmekle mes’ul değildir.[14] “İmam-ı Azama göre müşterek işçi de emindir. Kendi kusuru olmadan ortaya çıkan zararı tazmin etmez; fakat malın telefi durumunda ücrette alamaz.”[15]
  4. İşçi, işini en iyi şekilde yapmalıdır. Buradaki iyinin ölçüsü bir kanaate göre, o mal veya hizmet için piyasada kabul edilen kaliteyi esas almak ve buna göre hükmetmektir.

Sonuç

Kapitalist ülkeler kalkınmalarında büyük ölçüde emeği kullanmışlardır. Önce köleleri, sonra da işçileri sömürerek, emeği zenginliklerine finansal bir araç gibi kullanmışlardır. İslam ise, ferd-toplum-devlet dengesini sağlamış, sosyal adalet prensibiyle tebasının geçim ve güvenliğini esas tutmuştur. Yine İslam da, her hak sahibine hakkını vermek esas alınarak, ne eski kapitalist zihniyet gibi emeğin hakkını kırpmayı (aslında emeğin ücretini çalmayı), ne de günümüz neoliberal politikaların neticesi gibi, “esneklik” kavramı altında, ücretlerin hep aşağıya çekilmesi, işçi haklarındaki gevşemeler, işçi çıkarmadaki rahatlıklar gibi, haktan ve halktan çalıp, kapitalist sermayedarların ceplerini doldurmayı amaç edinmemiştir.

İslamda emek, çalışmak ulvi bir değer olarak görülmüş, kanaat ön planda tutulup, israfın önü alınmaya çalışılmıştır. Servet ve mülkiyetin belirli şahıslarda toplanması yerine, yaygınlaştırılması esas alınmıştır.

“İslam iktisadı emek-sermaye, işçi-işveren ilişkilerini Batı’dan farklı olarak çatışma içerisinde değil, bir işbirliği içerisinde düzenlemiştir.”[16]

İşveren işçinin yanında, işçi de işverenin yanındadır. Çünkü iki tarafta bilir ki; Allah hakkından sonra en önemli şey kul hakkıdır ve farz ibadetlerinden sonraki çalışması ibadet hükmündedir. Bu bilinç ile çalışan ve işveren olabilmek duasıyla…

YAZAR: CENGİZHAN SALİH

[1] Ahmet Tabakoğlu, “İslam İktisadında İşçi-İşveren Münasebetleri”, Çerçeve Dergisi, S. 20, Ekim 1997, s. 74.

[2] A.e.

[3] Dini Kavramlar Sözlüğü, “Ecir”, 5. Baskı, Ankara, D.İ.B. Yay., 2010. s. 132.

[4] A.e.

[5] Abdurrahman El Maliki, İdeal Ekonomi, (Çev. Muhammed H. Yağmur), Taha Yay.  s. 192

[6] A.e.

[7] Tabakoğlu, A.e., s. 83.

[8] Ecri mislin, adil iki kişi tarafından takdir, edilen ücret manasına gelmektedir.

[9] A.e.

[10] Servet Armağan, Ana Hatlarıyla İslam Ekonomisi, Timaş Yay., s. 239.

[11] Zamanımızın alimlerinin görüşü bu yöndedir. Bkz. A.e.

[12] Daha ayrıntılı bilgi için bkz: “Ana Hatlarıyla İslam Ekonomisi” eserinden özet yapılmıştır.

[13] A.e.

[14] Mecelle, 610.

[15] Ahmet Tabakoğlu, “İslam İktisadında İşçi-İşveren Münasebetleri”, Çerçeve Dergisi, S. 20, Ekim 1997, s. 83.

[16] A.e.




Sitemize yeni eklenen makale ve içeriklerden haberdar edilmek ister misiniz? E-mail adresinizi sistemimize kaydedin, sizi haberdar edelim. (Lütfen geçerli ve sürekli kullandığınız e-mail adresinizi kaydediniz.)