Facebook
RSS

Bu bizi, İslam ekonomi biliminin dünya görüşünün hakim ekonomiden önemli faklılıklar taşıyıp taşımadığı şeklindeki çok yerinde bir soruya götürmektedir. Çok temel dünya dinlerinin, özellikle İslamiyet, Hıristiyanlık ve Yahudiliğin, dünya görüşleri arasında büyük benzerlikler olmasına karşın, aynı benzerliği İslam ile hakim ekonomi anlayışının dünya görüşü arasında bulabilmemiz mümkün değildir. Bu iki disiplinin dünya görüşleri birbirinden tamamen farklıdır. İslâm’ın dünya görüşü sekülerist, değer konusunda yansız, materyalist veya sosyal-Darwinist değildir. O daha çok bu doktrinin çizgisinde bir dizi düşünce temeline dayanmaktadır. İslâm, moral değerlere, insan kardeşliğine ve sosyo-ekonomik adalete özel bir önem vermektedir ve vizyonunu gerçekleştirmede yönetime ve pazar güçlerine bel bağlamamaktadır. Herkesin yararını gerçekleştirme şeklindeki vizyonunu hayata geçirmek için o, daha çok değerler, kurumlar, pazar, aileler, toplum ve devletin birleştirici rolünü bir bütün olarak değerlendirmektedir. O, pazar ve devletten kaynaklanabilecek haksızlıkları gözden uzak tutmadan, birey ve toplumunun bir reform içerisinden geçerek sosyal değişimi gerçekleştirmesine önemli vurgu yapmaktadır.

Temel İslâmî inanca göre, kainat ve insan da dahil içerisindeki her şeyin bir ve tek olan Allah tarafından yaratılmıştır. Bütün insanlar Allah’ın halifesi ve birbirlerinin kardeşidir. Kimsenin ırk, cinsiyet, milliyet, zengin ve fakir olma bakımında diğerine üstünlüğü yoktur. Onların bu dünyadaki ikametleri geçicidir. Son varılacak yer, Allah katında hesaba çekilecekleri ahirettir. Ahiretteki mutlulukları, bu dünyada bütün insanların mutluluğunun gerçekleşmesine yardımcı olacak tarzda bir hayat yaşayıp yaşamadıklarına, birbirlerine karşı sorumluluklarını yerine getirip getirmediklerine bağlıdır.

Bütün herkesin mutluluğunu ciddi bir biçimde etkileyen şeylerden birisi, Allah’ın bir emaneti olan kıt kaynakların kullanım biçimidir. Bu kaynakların yaratıcısı ve gerçek sahibi olan Allah, bu kaynakları kullanması ve birbirleriyle etkileşim içerisinde olması beklenen insanların bir yapı içerisinde hayatlarını sürdürürken uymaları gereken kesin değerleri, davranış kurallarını ve kurumları önceden belirlemiştir. Bu değerler sadece özel bir insan grubuna verilmiş değildir. Aksine (hepsi de insan olan) İbrahim, Musa, İsa ve son peygamber Muhammed’in(s.a.v) de içerisine alan peygamberler halkasıyla tarih içerisinde farklı zamanlarda bütün insanlara gönderilmiştir. Bu yüzden İslâm’a göre, mesajı asırlardan beri kaybolmadan ve bozulmadan devam eden noktalarda vahye dayalı dinlerin değer sistemleri arasında bir süreklilik ve benzerlik bulunmaktadır.

Peygamberler sadece değerleri getirmediler. Onlar toplumlarını yeniden şekillendirmek için de mücadelede bulundular. Sosyo-ekonomik ve siyasi reform, bu yüzden İslâm mesajının ana hamlelerinden birisi olmuştur. Olanı kabul etmek ve bu vizyonun veya olması gerekenin gerçekleşmesi için mücadelede bulunmamak, mevcut haksızlıkların onayıdır ve onu değiştirmek için bir şey yapmamaktır. Bu tür bir duruş İslâmî dünya görüşü içerisinde savunulamaz. İnsanın görevi sadece bireysel olarak İslâmî değerlere göre hareket etmek değildir. Bunun yanında, bu değerler doğrultusunda toplumunun şekillenmesi için mücadele etmektir. Erdemli bir yaşamdan kastedilen de budur.

Erdemli yaşam, bilindiği gibi, bireysel ve toplumsal yarar arasında bir dengenin oluşumunu ve mekâsidü-şerîa (şeriatın maksatlarının uygulanmasını veya İslâm’ın vizyonunu temsil eden en önemli iki unsur olan sosyo-ekonomik adalet ve Allah’ın yarattıklarının tümünün refahını sağlamaktır. Adaletsizlik, hakiki mutluluğun gerçekleşmesini engellemekten, gerilimi ve sosyal huzursuzluğu tırmandırmaktan, bireylerin yararlı şeyler ortaya çıkarma hususundaki cesaretlerini kırmaktan ve böylece gelişmeleri yavaşlatmaktan öte bir şey değildir. Hakim ekonomi bilimi çıkarcılığa dayalı davranışların uygulamadaki hakimiyetinin bireylerden kaynaklandığını varsayarken, İslâm ideal davranışların uygulamadaki hakimiyetini kabul etmemektedir. İslâm, bazı insanlar ideal davranış kalıplarına göre hareket etse de, çoğu insanın bencillik ve özgecilik gibi iki uç davranış biçimi arasında bir yerlerde olabileceğine ve böylece ahlaki açıdan yükseliş için hem fertlerin hem de bireylerin rolleri konusunda bir mücadeleye ihtiyaç olduğuna inanmaktadır.

İslâm moral değerlerin yükseltilmesinde güç kullanımına karşı çıkmaktadır: “Dinde zorlama yoktur” (Bakara, 2/256) ve “De ki, Hak Rabbinizdendir. Öyleyse dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin” (Kehf, 18/29). O, daha çok özenli bir eğitim, mantıki kıyas ve dostça bir diyalog (Nahl, 16/125) ve bireyleri, doğru olanları yapmaya ve yanlış olanlardan kaçınmaya motive edecek bir çevre oluşturarak, ikna etmeye çalışmaktadır. Bu tek başına elbette yeterli değildir. Bireyleri, kendilerine olduğu kadar başkalarına da yararı olabilecek şeyleri yapmaya ve başkalarına zarar verebilecek şeylerden kaçınmaya motive etmek için maddi ve manevi dürtü ve önleyicileri sağlamak gerekmektedir. İnsanların kendi çıkarlarını öne alarak birbirleriyle etkileşim içerisine girdikleri düzenli fonksiyonlar icra eden rekabetçi pazarlar, maksimum verimi sağlamada gereklidir. Ancak, rekabet belirli bir boyutta sosyal yararı güvence altına almaya yardımcı olsa da, her şeyi pazardan beklememek gerekmektedir. Çünkü bazı insanlar, sadece kendilerini zenginleştirmek için haksız kazanç elde etme araçlarını kullanabilirler. Bu yüzden yönetimler, bir takım hukuki düzenlemelerde bulunmaya ve bunları uygulamaya çalışmaktadırlar. Ancak, hangi tür bir uygulamanın doğru olduğu şeklindeki bir anlayışa sahip olmadan hukuki düzenlemelerde bulunmak, mümkün değildir. Bu yüzden biz, değeri yadsıyan bir duruş sergilememeliyiz. Öyleyse, sadece hukuki düzenlemelere bağlı kalmak akıllı bir davranış olmayacaktır. Çünkü, hukuki düzenlemelere karşı hilelerde bulunulabilir ve daha etkili zorlayıcılara ihtiyaç olabilir. Eğer, kişilerin kendi kendilerini kontrol etmeleri konusunda daha etkili olabilecek bazı mekanizmalar varsa, insanları zorlayan dış etkenlerin görevi o oranda azalmış olacaktır.

İç kontrollerin iki kaynaktan geldiğine inanılır. Bunlardan birisi, insanın doğasında var olan iyilik duygusudur. İslâm inancına göre, Allah insanları fıtrat üzere (Rûm, 30/30) yarattığı için, onlar yaratılış itibariyle iyidirler. Kişi her zaman kendi çıkarı doğrultusunda hareket etmez. O, başkalarının yararını da gözeterek hareket eder, hatta bir ahlaki sorumluluk içerisinde kendi çıkarını başkaları için feda eder. İnsanlar özgür olduğundan ve davranışları baskı altında olmadığından, doğuştan gelen bu iyilik vasfını koruyamayabilirler ve doğalarına ters düşecek bir tarzda hareket edebilirler. Bu durum kendilerine ve toplumlarına zarar verebilir. Bu yüzden, uygun bir çevre kadar, özendiren ve engelleyen unsurları oluşturmak kaçınılmazdır. Problem, bu dünyaya ait maddi birkaç özendirici ve engelleyici unsurla bu konunun üstesinden gelmeye çalışılırken, bunların yetersiz kalabileceği ve adil bir uygulama olamayabileceğidir.

İç kontrolün ikinci kaynağı, ahirette karşılaşılacak olan mükafat ve cezaya inanmaktır. Eğer yanlış bir şey yapmaktan sakınır ve maddi çıkarımı başkaları için feda edersem, ahiretteki mutluluğumu elde etmiş olacağım. Ahiret kavramı, kişinin bu dünyadaki yaşam süresini ötelere uzatarak, yarara uzun vadeli bir bakış açısı kazandırır. Bir bireylerin ahlaki açıdan doğru olanları yapmasını ve yanlış olanlardan kaçınmasını, diğerleriyle işbirliğinde bulunmasını ve başkaları için özveride bulunmasını sağlamada, pazar rekabetinin ve devletin devreye girmesi her zaman mümkün olmayabilir. Yönetim, rekabeti kontrol altına almak ve sosyal yararı korumak için yasal düzenlemelerde bulunmaya çalışabilir. Yakalanmadan rekabeti engellemenin ve başkalarını hileli bir biçimde yönlendirme ve sömürmenin pek çok gizli şekli vardır. Pazardaki işletmeciler üzerinde doğru olanları kendiliklerinden yapmalarını, akitlerini ve diğer taahhütlerini sadakatle yerine getirmelerini ve rekabeti sakatlamaya veya haksız kazanç elde etmeye kalkışmamalarını sağlama hususunda devreye girecek olan bir iç saik olmadan, yönetimlerin bunların üstesinden gelmesi zor olabilir. Son tahlilde moral değerler, etkin bir motivasyon ve bunların hayata geçirilmesinde gerekli olan uygun bir ortam olmadan, sosyal yararı etkili bir biçimde korumak mümkün olmayabilir. Bu yönetim üzerindeki sosyal yararı koruma yükünü azaltabilir.

Tarihsel Bağlantı

İslâm ekonomisi, disiplinler arası bir konu olarak müfessir, fakih, tarihçi ve felsefecilerin eserlerinde İslâmî dünya görüşü dikkate alınarak bir süreç içerisinde geliştirilmiştir. Aralarında Ebû Yûsûf (ö. 798), el-Mes‘ûdî (ö. 957), el-Mâverdî (ö. 1058), İbn Hazm (ö. 1064), es-Serahsî (ö. 1090), et-Tûsî (ö. 1093), el-Gazâlî (ö.1111), ed-Dımeşkî (ö. 1175’den sonra), İbn Rüşd (ö. 1198), İbn Teymiye (ö. 1328), İbnü’l-Uhuvve (ö. 1329), İbnü’l-Kayyim (ö. 1350), eş-Şâtıbî (ö. 1388), İbn Haldûn (ö. 1406), el-Makrizî (ö. 1442), ed-Devvânî (ö. 1501) ve Şah Veliyullah (ö.1762)’ın da bulunduğu çok sayıda alim, yüzyılları aşkın bir süre içerisinde, çok değerli katkılarda bulunmuşlardır. Bu alimler tabi ki ekonomi biliminde uzman kişiler değillerdi. İlimler arasındaki kesin çizgiler, o zamanlarda oluşmamıştı. Onlar bir dizi farklı alanlarda uzmanlaşmışlardı ve onların görüşleri geniş bir literatür içerisine yayılmış durumdaydı. O görüşlerden bazıları zamanın değişmesi ve savaşlar, özellikle Moğollar tarafından yapılan istila, sebebiyle kaybolmuş durumdadır (Rosenthal, 1947, 19; Sarton, 1927, I, 662). Onların eserlerinin pek çok bilimsel disiplini içerisine alacak şekilde hazırlanmış olmasının nedeni, muhtemelen, insan yararının sadece ekonomik değişkenlere bağımlı ayrı bir fenomen olarak tasarlanmamasıdır. Bu durum ahlaki, fiziki, sosyal, demografik ve politik olduğu kadar bir dizi ekonomik faktörlerin birbirlerini bütünler bir tarzda oluşturdukları ortak bir sonuç olarak görülmüştü. Bütün bu faktörlerin değerli katkıları bir araya getirmeden insanlığın ortak yararının gerçekleştirme mümkün değildi. Adalet bu yapıda çok önemli yer tutmaktaydı. İslâmî dünya görüşü içerisinde can alıcı özelliğinden ötürü bu bekleniyordu.

Yüzyılları aşan bu değerli katkılar, İbn Haldûn’un Mukaddime veya Tarihe Giriş adlı eseriyle zirveye ulaşmış gözükmektedir. İbn Haldûn bu eserinde ahlaki kuralların, fiziki, siyasi, ekonomik, sosyal, demografik ve tarihi faktörlerin, üç nesillik veya 120 yıllık bir zaman dilimi içerisinde, devlet ve medeniyetlerin yükseliş ve çöküşlerindeki karşılıklı etkileşimini analiz etmeye çalışmaktadır. Bu yüzden onun tahlili, durağan ve sadece ekonomik değişkenlere bağlı değildi. O, İslâm toplumunun çöküş sürecine yeni girdiği bir dönemde yaşamış olması (1332-1406) ve samimi bir Müslüman olarak bu gidişe bir dur demek istemesi sebebiyle, böyle bir tahlilde bulunma ihtiyacı hissetti. Elbette onun yaptığı sadece bundan ibaret değildi. Mukaddime ekonomik prensiplerle ilgili önemli tartışmaları ve hiç kuşkusuz, İbn Haldûn’un ekonomik düşünceye orijinal katkılarının önemli bir bölümünü de içermektedir .

Onun katkıları maalesef, İslâm dünyasında geliştirilmedi ve ilerletilmedi. Doğru bir şekilde geliştirdiği teoride vurguladığı gibi, bilimler ancak toplumun ilerlemesine paralel olarak kendiliğinden gelişmektedir (İbn Haldûn, ts, 434). Müslüman tarihçiler bu teoriyi açıkça desteklemektedir. 8. asrın ortalarından 12 asrın ortalarına kadar geçen süre içerisinde ilimler, İslâm dünyasında hızlı bir şekilde gelişmiştir. Gelişme, yavaş adımlarla iki yüzyıl daha devam etmiştir (Sarton, 1927-1948; Sezgin, 1984 ve devam eden yıllar). Bundan sonra, gelmediği durumda heyecan taşımaktan uzak olması kaçınılmaz olan bir gök kubbede, nadiren rastlanan bir parlak bir yıldız gözüktü. Ekonomi bilimi bunun dışında değildi. O, İslâm dünyasında unutulmasını sürdürdü. el-Makrizi (ö. 1442), ed-Davvai (ö. 1501) ve Şah Veliyullah (ö. 1762) gibi tecrit edilmiş ışıklar dışında, İbn Haldûn’dan sonra temel katkılar oluşturulmamıştır.

Sonuç olarak, hakim ekonomi bilimi Batıda 1890’larda, Alfred Marshall’ın Principles of Economics (Schumpeter, 1954, 21)adlı büyük bilimsel eserinin basımından sonra bağımsız bir ilmi disiplin haline gelmesine ve o zamandan bu yana gelişmesini devam ettirmesine rağmen, İslâm ekonomi bilimi, İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar, aynı kategoriye dahil olan İslâm sosyal bilimler ve ahlak felsefesinin ayrılmaz bir parçası olmayı sürdürdü. Savaştan sonra pek çok İslâm ülkesinin bağımsızlığını kazanması ve İslâmî vizyonu gerçekleştirmeye yardımcı olacak tarzda ekonomilerini geliştirmeye ihtiyaç duymaları, İslâm ekonomi biliminin ortaya çıkmasını hızlandırdı. Bu ihtiyaç, hakim ekonomi bilimi ve uzantılarınca yapılan iyi ve değerli çalışmaları gözden uzak tutma konusunda hiç kimseye baskıda bulunmamıştır. Blaug’ın (1980) şu görüşüne katılmamak mümkün değildir: “Ekonomi biliminin bugün itibariyle ulaşmış olduğu kazanımların üzerine sünger çekme ve her şeyi onun başlangıç çizgisinden yeniden başlatma ile aynı anlama gelen herhangi bir metodolojik talep, kendi kendine zarar vermiş olacağından dolayı daha baştan davayı kaybetmiş olabilir.”

YAZAR: Dr.M.UMAR Chapra( Tevhid Ayengin)




coded by nessus

Sitemize yeni eklenen makale ve içeriklerden haberdar edilmek ister misiniz? E-mail adresinizi sistemimize kaydedin, sizi haberdar edelim. (Lütfen geçerli ve sürekli kullandığınız e-mail adresinizi kaydediniz.)