Facebook
RSS

“İradene hakim, vicdanına esir ol.” MEVLANA

16. yüzyıl, insanlık tarihinde, özellikle Avrupa tarihinde çok önemli bir yer tutar. Zira bu dönemde rönesans-reform hareketleri ile birlikle seküler hayat formu, eğitim, kültür, sanat, siyaset, ekonomi gibi hayatın tüm alanlarını işgal etmeye başlamıştır. Alt tabakanın, aristokrasiye ve kilise karşı kazanmaya çalıştığı ekonomik özgürlük mücadelesi, ardında insanlığa liberalizmi, kapitalizmi miras bırakmış, insanlık özgür olacağını zannederlerken, aslında mahkum olmuştur. Beşeriyet -sözde- özgürlüğün görünmeyen yüzü olan modern kölelik ile karşı karşıya kalmıştır. Tüm bu gelişmeler, vicdanının insana fısıldadığı “olması gerekenlere” karşı kulak tıkamasına, toplumsal vicdanın dahi susmasına sebep olmuştur.

Biz bu yazımızda, kapitalizmin bastırdığı vicdanın sesine karşılık, İslamiyet’in, onun özelinde İslam İktisadının vicdanlardaki yansımasına, toplumsal vicdanın canlandırılmasına ve yeniden aktif hale getirilmesine sağladığı birçok faydadan bazılarına değinmeye çalışacağız.

İslamiyet, sadece ahiret hayatını tanzim eden bir din değildir. İslamiyet, insanların dünyadaki ve ukbadaki saadetlerin diğer adıdır. Yani İslamiyet, dünya hayatında dahi insanlığın saadeti için ne gerekiyorsa hepsini va’z etmiş, hayatın bütün kurum ve kuruluşları hakkında tanzim faaliyetine girişmiş bir dindir. Bundan dolayı onu, Batılıların hristiyanlığa yaptığı gibi hayatın bütün alanlarından çekip, mabedlere tıkmaya çalışmak, bu suretle terakkiyi ve bahsettiğimiz sözde özgürlüğü elde etmeye çalışmak son derece yanlıştır, tehlikelidir ve anlamsızdır. Çünkü bu, halka kul olmayı, Hakk’a kul olmaya tercih etmenin, zaten tahrif edilerek hakikati kalmamış bir sistemin pasif hale getirilmesiyle elde edilen -sadece ekonomik- terakkiye mukabil, her yeri ilk günkü gibi saf ve hakikat olan bir sistemi ve kurallarını, medenileşmek narası ile terk etmekten başka bir şey değildir. Ayrıca bu soyutlama faaliyeti, sadece hakka, doğruya taraftar olan vicdanlara karşı da bir taarruzdur, bir susturma politikasıdır.

İslamiyet, kapitalizm gibi, eşya için vicdanın sesini bastırmayı öğretmez. Hem insanı, rasyonalite telakkisiyle, nefsin esiri bir tutum ile başkalarının acınacak vaziyetlerine karşı, vicdanın sesine kulak tıkamaya mecbur kılmaz. Çünkü İslamiyet’te, insan ile mal arasında kurulan ilişki, diğer sistemlerden çok farklıdır. İmam Gazali’den bir iktibas ile bu farkı arz etmeye çalışalım. İmam Gazali bu ilişkiyi şöyle anlatır: “İnsanın hayattaki gayesi Allah’ı bilmek, sevmek ve ona ibadet etmektir. Fakat bu gayesini gerçekleştirebilmesi için, insanın hayatını öncelikle idame ettirmesi gerekir. Bunu da yemek, giyinme, barınma gibi fiziki ihtiyaçlarını karşılamadan gerçekleştiremez.”1 Bu ifadeden açıkça anlaşılıyor ki,  Gazali’ye göre eşya, ancak mukaddes gayelere vasıl olmada bir araçtır.

İmam Gazali İktisadi faaliyetin ve üretim sürecinin başlangıcına değindikten sonra, meydana gelebilecek bir tehlikeden bahseder. Ona göre, “süreç bir kere başlayınca, her zaman başlangıçtaki gayesinin sınırları içerisinde kalmaz ve genellikle, kendisi bizatihi gaye haline gelir ve bu asıl gayeden sapış, zamanla, birçok dini ve ahlaki probleme yol açar.”2

İmam Gazali, iktisadi faaliyetler ve etkilerinden bahsederken, insanın, çevresi ile duygusal ve ruhani ilişkisinden de bahseder. Bu ilişkinin önemli tarafı İmam Gazali’nin iktisadi faaliyetlerin etkilerinin temel bir ahlaki ve dini problemler kaynağı olarak görmesidir. Burada Gazali, iktisadi hayatın insanlar üzerindeki, ruhani ve duygusal tesirlerine değinmektedir.3 Yani, yukarıda bahsettiğimiz toplumsal vicdana karşı bir yozlaştırma, bir taarruz hareketi, iktisadi faaliyetler ile pekâla gerçekleştirilebilir ve gerçekleştiriliyor.

Şayet iktisadi hayat, yukarıda değinildiği gibi, ahlaki ve dini hayat için hem bir ön şart hem de potansiyel bir tehlike kaynağı ise, iktisadi hayatı, arzu edilmeyen zararların ortadan kaldırabileceği ve nihai -kudsi- amaca bir vasıta yapabilecek bir düzene sokmak gerekir ki, aslında bahsettiğimiz İslam ekonomisinden başka bir şey değildir.

İslamiyet’in sahip olduğu eşsiz değerler, toplumsal refahın, terakkinin, dayanışmanın teminatıdır. Bu eşsiz değerlerden sadece birkaç tanesine, biraz değinmeye çalışalım.

İslam ekonomisi ne şahsı, ne de cemaati ihmal etmeyen bir yapıya sahiptir. “İslâm’ın sosyal ve iktisadî ilkelerinden en önemlisi toplumculuk (cemaat­çilik) tur. Toplum çıkarları her zaman kişi çıkarlarından üstün tutulmuştur.4 İslâm insana güvenir ve onun kişiliğini (şahsiyetini) güçlendirip toplumun hizmetine vermek ister. Hizmet ilkesi böyle dayanışmacı bir toplum oluşturmayı hedef almıştır.”5

İslam ekonomisinin diğer bir güzel yanı da infâk’a dayanmasıdır. “Yani İslâm ekonomisi biriktirmeye değil harcamaya dayanır. Daha teknik bir deyişle, gelir oluşma­sının temeline tasarrufu değil harcamayı koyar. Bütün toplum, kişinin kendisin­den başlayarak en yakınlardan dış halkalara kadar infâk ile birbirine bağlanır. İş­te bu noktada arz yönlü ekonomi gündeme gelir. Bu yaklaşıma göre ekonomi in­san içindir. Çağdaş kapitalist anlayışta olduğu gibi insan ekonomi için değildir.”6

İslâm’ın malî siya­seti ise, devletin gerekli harcamalarını sağlamakla yetinmez. Ay­nı zamanda sosyal denge ve genel dayanışmanın hâkim kılın­ması için yapılan çalışmalara da katkıda bulunur.7

İslam ekonomisinde ‘işçi’ kavramı çağdaş ‘işçi’ kavra­mından daha geniştir. Yine İslâm farklı emeğe farklı ücret ödenmesinden yana­dır. Fakat emekçi ile onun emeğini kiralayan arasında hayat standardı farkı olma­malıdır.8

İslâm ekonomisinin kâr anlayışı da, diğerlerinden farklıdır. “Kapitalistlerin sağladığı sınırsız ve anormal kârlar açıkça toplumun sömürülmesini hedef almıştır. Bu tür kârlar kapitalist ekonominin ana özelliklerinden olan tekel ve kartellerin bir sonucudur. Ama İslâm, tekeli, malın biriktirilmesini, fiyatların yükseltilmesini beklemek amacıyla üretimi piyasaya sürmeyip stokta bekletmeyi, tümden yasaklamıştır. Çünkü kapitalist ekonomide çok yaygın olan bu tür davranışlar iyilikle, bağışla, yardımlaşma duygusuyla ve toplum yararıyla taban tabana zıttır.”9

Netice olarak diyebiliriz ki, burada değinmeye çalıştığımız, İslamiyet’in, özelde İslam Ekonomisinin, toplumsal vicdandaki pozitif etkileri, insanlara kattığı dayanışma ruhu reddedilemeyecek kadar sarihtir. Toplumsal dayanışmanın yeniden sağlanabilmesi, insanların, vicdanlarının seslerini yeniden dinleyebilmesi, insan-eşya arasındaki ilişkinin sağlıklı bir şekilde yeniden anlaşılması, ancak İslamiyet’in ihyasından geçmektedir. Hiç olmazsa iktisadi faaliyetlerin, vicdanlardaki menfi yansımalarını halletmenin yolu, İslam ekonomisinin her yönüyle ortaya konulması ve tatbiki ile mümkündür. Yoksa kapitalizmin sağırlaştırdığı kulaklarımız, vicdanımızın sesini hep duymazlıktan gelecek, aklımız bahaneler üretmeye, hevamız bizi sürüklemeye devam edecektir.

Umuyor ve istiyoruz ki, vicdanlar doğruları haykırırken, yeniden kalplerimiz, aklımızın ürettiği mazeretlerin ve hevai hislerimizin üstünde bir telakki ile olması gereken yolu, hakikatin yolunu tutsun.

YAZAR: CENGİZHAN SALİH

———————————————————-

1 Prof. Dr. Sabri Orman, Gazali’nin İktisat felsefesi, insan yayınları.

2 Prof. Dr. Sabri Orman, İktisat, Tarih ve Toplum, küre yayınları.

3 İhya, III, s.224.

4“Müslümanlar, kendileri fakirlik ve ihtiyaç içerisinde olsalar bile diğer kardeşlerini kendi öz canları­na tercih ederler” (Haşr Suresi, 59/9) âyeti toplumcu yaklaşıma bir örnektir.

5 Prof. Dr. Ahmet Tabakoğlu, İslam İktisadına Giriş.

6 Prof. Dr. Ahmet Tabakoğlu, İslam İktisadına Giriş.

7 İslam Ekonomi Doktrini, Muhammed Bakır es-Sadr.

8 Prof. Dr. Ahmet Tabakoğlu, İslam İktisadına Giriş.

9 Prof. Dr. M. A. Mannan, www.islamekonomisi.org.




Sitemize yeni eklenen makale ve içeriklerden haberdar edilmek ister misiniz? E-mail adresinizi sistemimize kaydedin, sizi haberdar edelim. (Lütfen geçerli ve sürekli kullandığınız e-mail adresinizi kaydediniz.)