Facebook
RSS

Kuran ve ekonomi adını vermeyi uygun bulduğumuz bu makalemizde önce Kuranı sonra ekonomiyi tanıtmaya ve sonra da bu ikisi arasında ne gibi bir irtibatın var olduğunu aramaya ve anlamaya çalışacağız. Hemen söylemeliyim ki, muhatabı insan olmakla beraber Kuran-ı Kerim, Allah, melek, Peygamber, ahiret, insan, hayvan, bitki ve cansız varlıklardan bahseden ve kâinatı tanıtan ilahi bir kitaptır. Yani Kuran, var olan, varlığı duyularla anlaşılabilen her şeyden söz ettiği gibi, duyular ötesi varlık ve varlıklardan da bahseder. Bu bakımdan Kuran’da ekonomi var mı, yok mu gibi soru sormanın abesle iştigal olduğu görüşündeyim.

Ekonomiye gelince, yerli ve yabancı kaynaklarda ekonominin onlarca tarifi yapılmakla beraber biz ekonomiyi, ilgili olduğu şeyleri bünyesinde toplayan, başkalarını ise dışarıda bırakan bir tarif olarak, “çalışma ve yaşama ilmi” ya da “çalışma ve yaşama düzeni” diye tanıtmak istiyoruz. Ekonomi, bugünkü medeniyet tarafından bağımsız bir bilim dalı olarak ayrılmakla birlikte, bize göre, daha henüz onun kanun ve kuralları tamamlanamamış, belki eksik ve aksaklıkları daha çok olan bir alandır, diyoruz ve bunu iddia ediyoruz. Zaten bizce Rönesans medeniyeti eşyada başarılı olurken, insan ve insan bilimlerinde başarısız kalmıştır. Burada ekonomiden bir örnek vermek gerekirse, bugün ülkemizde olsan dış dünyada olsun, uygulanmakta olan vergilerin hiçbirisinin bilimselliği, mantık ve akılcılığı, insaf ve insaniliği yoktur, diyebiliriz.

Burada konuya girmeden önce bakış açımızın iyi anlaşılması ve bu bizim anladığımız ekonomik dünyanın yörüngesinde faydalı bir şekilde dönebilmesi için, bazı ön kabullerimiz olacaktır. Bu bakımdan dünya veya kâinat, doğal-ilahi bir düzene sahiptir. Sanki insan, sahibi Allah olan ve tüm kanun ve kuralları ve her türlü tüzük ve yönetmelikleri Allah tarafından konulmuş olan bu kâinat fabrikasında bir işçi olarak çalışmaktadır. Bu işçiye düşen, araştırmalar yaparak, fabrikanın çalışma düzenini anlamak ve şartların öngördüğü doğrultuda çalışıp üretmektir. İnsan için bilgi edinme vasıtası ve alanı, din ile bilim kaynaklarıdır. Bilim, duyularımıza hitap eden, laboratuara girebilen madde ve olayların kanun ve kurallarıdır. Din ise içimize hitap eden ve kabullerimize dayanan hareket ve davranışlarımızın kaide, kanun ve kurallarıdır. Onun için insan, din ile bilimin kesiştiği noktadan geçen bir düzlemde yaşayan varlıktır. Çünkü insanın bünyesinde iradeli ve iradesiz hareket ve davranışlar toplanmış bulunmaktadır. İnsan acıkır, terler, yorulur ve üşür yani onda irade dışı olaylar cereyan eder. Bunlar din değildir ve din açısından bir sevaplığı ve günahlığı yoktur. Fakat yemek, içmek, giymek, çalışmak ve üretmek hep irade ile yapıldıklarından dinin alnına girer ve dinin sevap günah, doğru yanlış faydalı ve zararlı diye değerlendirmesine tabi tutulur. Çünkü dinin, bir başka tarifi de iradeye dayanır; onun için irade ile yapılan her türlü hareket ve davranışlar dinidir ve adeta bunlar, dinin bir toplamından ibarettir. İnsan irade ile yapmış olduğu fiillerinden, hareket ve davranışlarından öbür dünyada sorguya çekilecektir.  Bu eylemler ise faydalı ve zararlı oldukları gibi, doğru ve yanlış, sevap ve günah da olabilirler. İşte insan, ekonominin madde ve eşyaya bakan tarafını ilimden, insana, birey ve topluma bakan tarafını da dinden öğrenerek bunları, birleştirir ve böylece çalışma ve yaşama düzenini kurar. Din ile bilim kuralları, Allah tarafından konulmuş olup insana düşen görev, sadece bunları bulup uygulamaktan ibarettir.

Onun için birey ve toplum olarak insanın, bu kurulu düzene iğne ucu kadar bir yerde bile keyfince müdahale etmeye, ne hakkı, ne gücü ve ne de yetkisi vardır. İnsanların istek ve arzuları din olmadığı gibi, bilim de olmaz. Çünkü insan hayatı, kâinatın bir parçası, ekonomi de insan hayatının bir parçasıdır. Zira kâinat, bir kanunlar ve kurallar toplamının bileşkesinden ibarettir. Bunlar hep birlikte birbiriyle bir şekilde irtibatlıdırlar. Zira güneş bile insana musahhar (yani bedelsiz, ücretsiz ve karşılıksız bir şekilde üretim yapmakla görevli) kılınmıştır. İnsan vücudu, nasıl dengelerden ibaretse, insan hayatında da doğal-ilahi dengeler vardır. Maalesef bugünkü medeniyet, insan hayatındaki alanların ayakta kalması ve denge kurulması için yapay sınıflar ve suni taraflar oluşturmaya çalışmış, fakat bunlar, ekonomide fayda yerine zarar da getirmiştir, diyebiliriz. Onun için bize göre bilhassa sosyal bilimlerde terim, tarif ve tasnifler yeniden ortaya konmalı, kâinat kitabı yeniden okunmalı ve onun alfabesi yeniden yazılmalıdır.

İnsan vücudunda, aynı kâinat ve ekonomik hayatta olduğu gibi üretim, tüketim, iş bölümü ve paylaşım bulunmaktadır. Üretime tüm solunum, sindirim, kan dolaşımı ve boşaltım sistemleri birlikte katıldıkları için tüketime de yine birlikte katılmaktadırlar. Mesela üretilmiş bir mal olan kan, öyle bir şekilde paylaşılmaktadır ki, kavga-dövüş olmadan, sınıf düşmanlığı yapılmadan, grev ve lokavt gibi hak alma savaşlarına hacet kalmadan, bu sayede herkes kendi ihtiyacını en güzel bir şekilde tatmin etmektedir. İşte Müslümanlar da ilim ve din ışığında, Kuran ve sünnet aydınlığında bu vücut misali böyle bir ekonomik düzeni inşallah yeniden kuracaklardır.

Kuranda “Allah, alış-verişi helal, faizi ise haram kılmıştır” (Bakara 2/ 275) buyrularak, İslam ekonomisinin hem kapitalizm ve hem de komünizmden farklı olduğu, birisinde bunların her ikisi de serbest iken, diğerinde ise her ikisi de yasak olduğu halde, bu ayette İslam’da kar ve ticaretin serbest, faizin ise yasak olduğu bildirilmiştir. Böylece İslam ekonomisi, diğerlerinden ayrılmış bulunmaktadır. Başka bir ayette de “Ey iman edenler, mallarınızı aranızda karşılıklı rızaya dayanan bir ticaret dışında haksız sebeplerle yemeyin” (Nisa 4/ 29) buyrularak, serbest piyasa ekonomisine işaret edilmiştir. Çünkü mal alım satımında taraflarda karşılıklı “rıza” şartı aranmaktadır. “Rıza” ise Taberi’nin dediği gibi, gönülde meydana gelen hoşnutluktur. (İhtilaf-ul Fukaha, s. 146) Bu ise ancak arz talep dengelerinin kendiliğinden kurulduğu, üretim ve tüketime müdahale edilmediği bir sistemde ve piyasaya baskı yapılmayan, hele taban ve tavan fiyatlarını belirlemeyen ve hükümetler tarafından narh konulmayan bir serbest ekonomi alanında gerçekleşebilir. Ancak burada serbest piyasa ekonomisi derken de İslam ekonomisinin bütün alan ve katmanlarıyla nevi şahsına münhasır (süi jenerist) bir sistem olduğunu söylemeliyim.

İslam’da üretimde mülkiyet esastır. Çünkü Kuran-ı Kerimde “İnsan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur.” (Necm 53/ 39), buyrulmaktadır. Onun için herkes ürettiğine sahip olacak ve sahibi olduğu malı da mesela bir tüccar, ihtikâr yapmadan, piyasa fiyatı ile satacaktır. İnsan emeğine de sahiptir; onun için işçilerin emeklerini pazarlayan işçi sendikalarının İslam düzeninde yeri yoktur. Yalnız burada önemli olan bir nokta daha vardır. Üretimi gerçekleştirenler, ürettikleri mallara sahip olurken, tüketim ise o üretimin yapıldığı topluma aittir. Yani bu demektir ki, bir malda, o malın üretilmesinde çalışsın veya çalışmasın herkesin hakkı bulunmaktadır. Onun için İslam Toplumunda herkesin yaşama hakkı vardır. İşte Hz. Peygamber, zıt gibi görünen iki hadisinde bunu ifade buyurmuştur. Hz. Peygamber, bir taraftan devletin hukuki olarak, cebir ve zor ile alacağı hakkı ifade ederek “Gerçekten malda zekâttan başka hak yoktur.” (Ibn Mace Zekât, 3) buyururken, diğer taraftan da bireyin kendiliğinden dini, ahlaki ve vicdani bir hak olarak vereceği bir sadakayı kasdederek de “Gerçekten malda zekâttan başka bir hak vardır.” (Tirmizi, Zekât 27, No: 659; Darimi, Zekât, 13) buyurmuştur. Ahmed Naim, bu iki hadisin uyumunu şöyle sağlamıştır. Tirmizinin hak vardır rivayeti, sadakaya (yani Allah rızası için fakirlere yapılan karşılıksız yardım ve her türlü iyilik), İbn Macenin de hak yoktur rivayeti zekâta (yani İslam devletinin aldığı vergiye) hamledilir. (Ahmed Naim, Tecrid-i Sarih, I, 314).

Muhammed Hamidullah, zekat kelimesi hakkında “ İslam kültüründe ise zekat tabiri, her yıl devlete verilen vergi anlamında kullanılmıştır” (Modern İktisat ve İslam, İstanbul–1963, s. 17) demek suretiyle, zekâtın İslam devletinin bir vergisi olduğunu ifade etmiştir. “İslam ve Çağdaş Vergi Anlayışının Eleştirisi” adlı araştırmamda da bahsettiğim gibi, vatandaşla devlet arasındaki en önemli bağ ve irtibat vergidir. Çağımızda çocukların evcilik oynadıkları gibi devlet yönetmek moda olduğu için, vergiler de hükümetlerin elinde bir oyuncak enstrümanına dönüşmüştür. Acı bir itiraf olarak söylemeliyim ki, bu Rönesans medeniyeti, devleti ve onun fonksiyonlarını tam tanıyamadığı için, devlet ticari bir şirket mi, para ve ücretle çalışan bir kuruluş mu, yoksa doğal bir aile olarak vatandaşlarına karşılıksız hizmet eden bir uzviyet mi bilemediği için, ekonomi kitaplarında verginin doğru dürüst bir tarifini ve sebebini ve niçin alındığını açıklayıp anlatan doğru ve faydalı cümleler bulamadık. Biz Hz. Peygamber’in, “Mü’minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.” (Riyazu’s Salihin (Buhari, Edeb 27; Müslim, Birr 66) hadisine dayanarak, toplumun ve devletin sosyal sözleşme ile değil, organik bir toplum olarak, devletin aile gibi doğal bir uzviyet olduğunu kabul ediyoruz. Nasıl bir aile, üyelerine hizmetini karşılıksız götürüyorsa, devlet de vatandaşlarına görev ve hizmetlerini, ücretsiz ve bedelsiz olarak verecektir. İşte buradan çıkacak netice şudur ki, devlet vatandaşlara vergi aldığı için değil, veli olduğu için ve devlet olduğu için karşılıksız ve bedelsiz hizmet eder. Eğer devlet ücretle çalışan ticari bir kuruluş veya para ile çalışan bir kurum olmuş olsaydı, vergi ile hizmet arasında bir eşitliğin bulunması gerekmez miydi? Hâlbuki böyle bir şey asla düşünülemez. İslam anlayışında devlet velidir; üretime katkıda bulunduğu için vergi alır ve o, bu vergileri toplumun hizmetinde harcar. İslam Ekonomisinde bütçenin giderler faslı, Tevbe Suresinin 60. ayetinde 8 sınıf olarak açıklanmış bulunmaktadır.

İslam ekonomisinde verginin sebebi, üretimdir ve vergi üretimden alınır. Bu, İslam hukuku kitaplarında, fıkıh kitaplarında açıkça ifade edilmiştir. Bu demektir ki, devlet, üretime yapmış olduğu katkı karşılığı olarak paylaşımdan kendi hissesine düşen payını vergi olarak almaktadır. Hâlbuki bugün vergi adı altında hem üretimden ve hem de tüketimden vergi alınmaktadır. Böylece bilgi toplumu terimlerinin üretildiği bir ortamda zıt iki şeyden aynı neticenin çıkarılması, bilime ve mantığa daha doğrusu mantıksızlığa uygun gelmektedir. Bu anlaşılır bir şey değildir. Bu kadar çelişki, bilgi toplumunda uygulanıyor, hem de devletler tarafından uygulanıyor ve ekonomistler de susuyorlar.

Her sistem kendi bünyesi içersinde çalışır dediğimiz zaman bundan anlaşılacak şey, ekonomi kendi alanında ahenkli olduğu gibi, toplumu meydana getiren hukuk, ahlak ve ekonomi gibi alanların da kendi aralarında uyum sağlamaları gerekir. Bunun içindir ki, ekonomik olarak üretilecek malların dinen de meşru ve mubah olması ve hatta ahlaka da uygun gelmesi gerekir. Burada çok önemli bir meseleye değinmek istiyorum. Rönesans medeniyetinin veya kapitalizmin ekonomi anlayışı ahlak dışıdır. Bu konuda Şükrü Baban, İktisat Dersleri adlı serinde aynen şöyle demektedir: “İktisat hadiseleri sırf fayda zaviyesinden mütalaa eder. Hâlbuki aynı hadiseyi adalet bakımından tetkik edersek hukuk olur. Ahlak bakımından düşünürsek “ahlak” olur. Bir esrarkeş için afyon faydalıdır. Bu anlayış, -iktisatta ihtiyacı karşılayan her şey faydalıdır- prensibine uyar. Fakat ahlaken bu doğru olmayabilir.” (s. 7). Bu düşünce tarzı çok yanlıştır. Çünkü insan bünyesindeki sistemler, birbirlerine ters düşmezler, uyum ve ahenk içinde çalışırlar. İşte toplumdaki alanlar da aslında böyledir veya böyle olmalıdır. Ekonominin evet dediğine bilim veya din hayır diyorsa, hukukun olur dediğine din veya ekonomi olmaz diyorsa böyle bir toplumda alanlar arası mücadele var demektir. Neticede bu toplumda sağlıklı bir ekonomi, sağlıklı bir hukuk ve sağlıklı bir dini hayat olmaz. Zira bir organ hasta olduğu zaman bütün vücut ve bünye hasta olur.

Eğer ekonomik hayat, dinin emir ve nehilerine uyum sağlamazsa İslam’a göre böyle ekonomi sağlıklı olmaz. Mesela insanlar, iş buluyor, alıp satıyor ve kazanıyor diye İslam ekonomisinde içki müslümanlar tarafından üretilemez. Çünkü Kuran’da “Ey iman edenler; şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal okları şeytan işi birer pisliktir. Bunlardan kaçının ki, kurtuluşa eresiniz. Şeytan şarap ve kumar yolu ile aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak istiyor. Artık vazgeçtiniz değil mi?” (el Maide, 5/90–91), buyrulmaktadır. Mesela Hz. Peygamber de bir hadislerinde içkiyi üretenin, ürettirenin, içenin, taşıyan ve taşıtanın, dağıtanın, satanın, bundan gelir elde edenin, satın alanın, ikram edenin ve parasını yiyenin lânetlendiğini bildirerek bu grup insanları ağır bir şekilde kınamıştır (Ebû Dâvûd, “Eşribe”, 2; Tirmizî, “Büyû‘”, 58; İbn Mâce, “Eşribe”, 6). Bu ayet ve hadiste görüldüğü üzere içki, yasaklanmıştır; öyleyse bunların üretim ve tüketimi Müslümanlar tarafından gerçekleştirilemez, neticesine varıyoruz.

Uygulamalardan açıkça gördüğümüz gibi, bugünün ekonomi pratikleri hep paraya endekslidir. Onun için çağımız ekonomilerinin hep paraya dayandığını söyleyebiliriz. Hâlbuki bu, çok yanlış ve zararlı bir şeydir. Çünkü bilindiği gibi bugün tedavülde kâğıt paralar hâkim bir şekilde yürürlüktedir. Hâlbuki bu kâğıtların bizzat kendilerinin hiçbir değeri yoktur. Zira onların kendileri ile bir ihtiyacınızı gidermezsiniz. Bunların itibari değerinden başka bir şeyleri yoktur. İtibari değer ise gerçek olmayan, varsayılan ve öyle sanılan sanal bir değerdir. Böyle olunca bizzat değere sahip olmayan bir araç, adına para denildiği için değer ölçüsü olabilir mi? Böyle bir para, malların kıymetini ölçmekte ne kadar gerçekçi olabilir, ne dersiniz? İşte paraya dayanan bu ekonomilerin temelden ne kadar arızalı olduğu böylece ortadadır.

İslam ekonomisinde para vardır. Kuran-ı Kerimde para olarak “varık” tan başka “dirhem” ve “dinar” kelimeleri geçmektedir. “Şimdi siz, içinizden birinizi, şu gümüş paranızla şehre gönderin” (Kehf 18/ 19) Varık kelimesi, ister basılı olsun isterse olmasın, gümüşe verilen addır. Yine, darbolunmuş dirheme, paraya da rika, el-veriku, denilir. Müfessirler şöyle demiştir: Onların yanında, kendi zamanlarındaki, yani bu gün Tarsus denilen şehirdeki krallarının resmi bulunan paralar bulunuyordu. (Bkz. Fahreddin Razi)

“Onu (çocuk iken Yusuf peygamberi) ucuz bir fiyata, sayısı belli (birkaç) dirheme sattılar” (Yusuf 12/ 20). Rağıb, bu “dirhem” kelimesini alış verişin yapıldığı basılmış (gümüş para) olarak açıklamıştır. (Müfredat mad). Diğer taraftan Kuranda altın para anlamındaki “dinar” kelimesi de geçmektedir. (A. İmran 3/ 75)  Hasan Basri Çantay, bu kelimenin geçtiği ayetin tercümesinde “ona emaneten bir altın versen, onu ödemez”  şeklinde bir cümle kurmuştur. (Kuranı Hâkim ve Meali Kerim, I, 94). Kuranda böylece altın para ve gümüş para kelimeleri kullanıldıktan sonra bir de genel anlamda altın ve gümüş madenleri olarak da kullanılmıştır ve bu “zeheb” (altın) ve “fidda” (gümüş) madenlerinin basılmış ve basılmamış külçe veya para halinde olsun bunlardan vergi alınır. Büyük İslam hukukçusu Kasani “Bedayi” adlı eserinde (I, 16) mutlak para olan altın ile gümüşün zekâtı (vergisi), bunlar 200 dihem ağırlığına ulaştığı zaman 5 dirhem vergisi verilir, demiştir. Ayette “Altın ve gümüşü biriktirip de onları Allah yolunda harcamayanlar için acıklı bir azabı müjdele…” buyrulmaktadır. (Tevbe 9/ 34). Şu halde netice olarak Kuranda altın ve gümüşten para diye bahsedildiği için, hukukçular altın ve gümüşe mutlak para demiş, Elmalılı da eserinde (Hak Dini Kuran Dili, IV, 324) “altın ve gümüşün hakkı, insanlığın faydası açısından yaratılış hikmeti, mübadele vasıtası olması, yani para olarak alış verişi kolaylaştırması ve Allah kullarının gerçek ihtiyaçlarına harcanmasıdır, diye bir açıklama getirmiştir. İşte biz de bütün bunlardan dolayı altın ile gümüşün eskiden olduğu gibi tekrar para olarak tekrar tedavüle kullanılmalarında ekonomik hayat için çok büyük faydalar görüyoruz. Bugün ekonomik hayatta baş gösteren krizlerin, hele son zamanlarda küresel kriz diye adlandırılan ve bütün dünyanın gündeminde olan krizin genellikle para politikasından kaynaklandığına kaniyiz. Altın ve gümüş paralar, ağırlıkları miktarınca bizzat kendilerinde değer taşırlar. Gümüş paralar milli para olurken, altın paralar da beynelmilel ve evrensel para olarak kullanılır ve para denilen bu kâğıt parçalarının üzerinde oynanan oyunlar da böylece son bulmuş olur. Çünkü bu kâğıtlar, hükümetleri karşılıksız para basmak gibi yanlış bir işe sürüklerken, diğer taraftan da piyasaya sahte para sürmek gibi kalpazanları sahtekârlığa sevk etmektedir.

Ayrıca bugün hemen, hemen dünyanın çoğunda teori ve pratik olarak yürürlükte olan kapitalist sistemin gelir dağılımında para da kiraya verilmektedir. Hâlbuki bu, kira bedeli olan ve faiz denilen bu şey, hiçbir şeyin karşılığı değildir. Neden mi, hemen söyleyelim: Kâğıt para denilen şeyin bizatihi değeri yoktur; o, bir mal gibi bir ihtiyacı giderme özelliğinden uzaktır; ikinci olarak da para kullanılmakla yıpranmaz. Kira bedeli denilen şey ancak yıpranmanın karşılığıdır. Kapitalist anlayışların baş göstermeye başladığı XVI. Y.Y gelinceye kadar faiz, hiçbir din, hiçbir felsefe, hiçbir şahıs ve hiçbir kurum tarafından meşru görülmemiş, yasaklanmış ve haram kılınmış olduğu halde, ilk defa dünyada bir Fransız din reformcusu, kalvenizmin kurucusu ve (1509–1564) yılları arasında yaşamış olan Jean Calvin tarafından meşru sayılmıştır. Calvin’in faizi meşru saymasından sonra Calvinistlerin beşiği olan Cenevre medeni kanunu, faizi yasallaştırdı. John Knox İskoçya’da ve 8. Henry İngiltere’de faiz yasağını kaldırdılar… Calvin’den 50 yıl sonra Calvinist liderlerden Claudius Salmosius ise faizin önündeki bütün engelleri kaldırdı.

Faizi meşru göstermeye çalışan batı ekonomistleri, bu konuda çok uğraş vermişlerdir. Enver İkbal Kureşi, “Faiz Nazariyesi ve İslam” adlı yapmış olduğu doktora tezinde bunların en makulü gibi görünen şu düşünceyi ileri sürdüklerini anlatır. Kişi, bir miktar parasını birisine veya bankaya mesela bir yıl süreyle verdiği zaman, o, bu zaman zarfında o parasını kullanma hakkından vazgeçmiş demektir. İşte bu kişi, parayı kullanma hakkını bir yıl ona vermiş ve kendisi bu zaman boyunca kullanmadan mahrum kalmıştır. İşte faiz, bunun karşılığıdır, demişlerdir. Makul ve mantıklı gibi görünen bu açıklama, aslından para kullanılmakla yıpranmadığı ve dolayısıyla değerinden bir şey kaybetmediği için bu açıklama yetersizdir. O zaman biz de şöyle deriz, bu para öyle bir araçtır ki, kendisine bir eylem, bir risk veya buna benzer bir şey ilave edilmedikçe bir değer meydana getiremez. Bu parayı veren kişi, bunu birisine veya bankaya değil de kendi dolabına koysa, bir yıl sonra dolabını açıp baksa parası üreyip çoğalacak mıdır? Burada parayı dolaba koymakla, bankaya koymak arasında ne fark vardır, hiçbir fark yoktur. Öyleyse dolaptaki para bankada olduğu zaman niçin artıp çoğalsın ki? Faizli düzenlerin bu faiz sebebiyle epilepsi hastalığına tutulmuş insanların kriz geçirdiği gibi krize tutulacaklarını Kuran haber vermiştir. “Faiz yiyenler tıpkı şeytanın çarptığı kimsenin kalkışı gibi kalkarlar. (Yani kriz geçirerek ayakta durular) Bu, onların “Alış veriş de faiz gibidir.” demelerindendir. Hâlbuki Allah alış verişi helal, faizi ise haram kılmıştır.”(Bakara 2/ 275)

Para hakkında İslam ekonomisinde bir başka şey daha vardır. Bilindiği gibi para basma, İslam geleneğinde devletin işidir, paranın (altın ve gümüş para olduğu için onun) gramı, değeri ve değerinin korunması hep devletin denetimi ve gözetimi altında düşünülmüştür. Böylece para hakkındaki tasarruflar, devletin olurken mal da adeta milletin ve bireylerin olmaktadır. Yani malları millet kendisi hiçbir yer ve makamdan izin ve ruhsat almadan arz ve talep, üretim-tüketim dengesi içersinde eker, diker, üretir ve pazarlayıp satar. Mallar hakkında onların ne üretiminde, ne narhında, satımında ve ne de planlamasında devlet görevli olmadığı gibi, para hakkında da bireyler ve halk görevli değildir; devlet görevlidir. Çünkü Kuranda “namazı kılınız, zekâtı-vergiyi veriniz ve Allah’a güzel bir şekilde borç (karz-ı Hasen) veriniz” (Müzzemmil 73/ 20) buyrulmuştur. Burada “Allah’a veriniz” ifadesi, mecazi bir deyimdir. İslam hukukunda “hukukullah” demek “amme hukuku” demektir. Şahıslara ait olmayıp kamu yararı bulunduğu için bazı haklara bu ad verilmiştir. Bir toplumun nizam ve düzeni, şeref ve bekası, ilerleyip yükselmesi de bu haklara bağlıdır. Bunlara, önemine binaen böyle denilmiş ve Allah’a nispet dilmiştir. (Ö. N. Bilmen, Hukuk-ı İslamiyye, I, 226) Yani buradan netice olarak şu çıkıyor ki, bankacılık sisteminde faizsiz banka esas olduğu gibi, özel banka olamaz, ancak devletin resmi bankaları olacaktır.  İslam ekonomisi, bir bakıma dengeler ekonomisi olduğundan bir taraftan, birey-toplum fert ve devlet alanlar itibariyle birbirini dengelerken, diğer taraftan da mal ile para da birbirini dengelemektedir; mal milletin ise para da devletindir.

Hz. Şüayb, hem Medyen, hem de Eyke halkının peygamberi idi. (Kurtubi, XIII, 135). Medyen halkı puta tapardı. Şüayb Peygamber, onları tevhide davet etti. Onlar, ölçüleriyle, tartılarıyla, kesik, silik ve vezni eksik (enflasyonlu ve fiyatı düşük) paralarıyla daima halkı aldatırlardı. (Tecrid, VII, 295–296). Şüayb Peygamber, halkına şöyle demişti: “Ey kavmim, Allah’a kulluk edin. Sizin onda başka hiçbir tanrını yoktur. Ölçeği ve tartıyı eksik tutmayın. Ben sizi gerçekten bir nimet (ve refah) içinde görüyorum ve bir gün hepinizi kuşatacak bir azabın gelmesinden korkuyorum. Ey kavmim, ölçüde ve tartıda adaleti yerine getirin. İnsanların eşyasını (mallarını ve paralarını) eksiltmeyin. Bu ülkede bozgunculuk yaparak kötülük etmeyin.” (Hud 11/ 84–85) Bu ayetler Şüayb peygamber, insanların mallarını alıp satarken bilhassa adalete riayet etmelerini böylece terazi, metre, litre ve hürlü ölçeklerde haksızlık yapılmaması için uyarmıştır. Ayrıca bir de bilhassa zamanımızdaki enflasyonu da içine alacak şekilde insanları eşyasının (yani mal ve paralarının) değerlerinin düşürülmemesi konusunda da açık, açık emirler vermiştir. Hud suresinde geçen bu ayetlerin bir benzeri Araf suresinde ve Şuara suresinde geçmiştir. Oralara da bakıp karşılaştırabilirsiniz. (Araf 7/ 85–93; Şuara 26/ 176–191)

Bu ayetlere bakıldığı zaman Şüayb Peygamberin, bozulmuş olan bir ekonomiyi düzeltmek üzere gönderilmiş olduğu, yaptığı tavsiyelerden ve aldığı önlemlerden anlaşılmaktadır. Onun yaptığı en önemli şeylerden birisi de enflasyonla mücadeledir. Enflasyon, her türlü haksızlığın ve ahlaksızlığın kaynağı olduğu için, altın ve gümüş paraların etraflarından kırpmak suretiyle enflasyona ve tabii ki haksızlığa sebebiyet verdiğinden bunu yapanlara Şüayb Peygamber tarafından yasak getirilmiştir. Zeyd b. Eslem’in rivayetine göre, Medyen halkı, dirhem ve dinar gibi altın ve gümüş paraların etrafından kesip kırparak, bu değeri eksik paraları halka sayı ile verirler, halktan alırken de bu paraları tartarak alırlardı. Yine halkın sağlam paralarını alırken sayı ile alıyor; kesilmiş, kırpılmış ve gramajı-değeri düşük paralarını ise tartıya tabi tutuyorlardı. Bu ise insanların mal ve paralarında eksik ve noksanlık yapmak demekti. Onların dirhem ve dinarları yani gümüş ve altın paraları böyle yapmaları mala zayiat vermek ve dolayısıyla haksızlık etmekti. Medyen halkı bu işe son vermedikleri için Allah, onlara azabının gönderip cezalarını verdi. (Taberi Cami’ul Beyan, XII, 102; Ayni XII, 246; Tecrid, VII, 295–296). Yani kaynakların bu ifadesini günümüz deyişine aktaracak olursak, Medyen halkının enflasyondan helak olduğu söyleyebiliriz.

Makelenin tamamı için tıklayınızı…

YAZAR: PROF. DR. OSMAN ESKİCİOĞLU




coded by nessus

Sitemize yeni eklenen makale ve içeriklerden haberdar edilmek ister misiniz? E-mail adresinizi sistemimize kaydedin, sizi haberdar edelim. (Lütfen geçerli ve sürekli kullandığınız e-mail adresinizi kaydediniz.)