Facebook
RSS

İslam toplumu sıklıkla bazı soru ve tenkitlerle karşı karşıya kalır. İslam Toplumuna yöneltilen ve bazen Müslüman akıllara düşen birkaç soru ve tenkitin kısaca cevaplarını vermek üzere bu yazıyı neşrediyoruz. Ve zaman içerisinde bu yazı serisine devam edeceğiz.

İlkin ve sıklıkla Müslümanlara yöneltilen hatta Müslümanların bile doğruluğuna meylettiği tenkit şudur ki, Müslümanların dinlerine sıkı bir şekilde sarılmaları, İslam Alemi’ni geride bırakmıştır. Avrupa ise, dinin bağlarından kurtulduktan sonra hızla gelişmiştir. Dolayısıyla İslam Âleminin de terakkiyi temin etmesi ancak onlar gibi bir politika ortaya koymasıyla gerçekleşebilir. Çünkü asrımız da medeni bir şekilde yaşamak, gelişmek ancak dinin bağlarından kurtulmakla olabilir.

Müslümanların düştüğü bir başka varta da şudur ki, gayri Müslim’ler nimetler içerisinde, refah içinde yaşıyorken, İslam Âlemi ise sefalet içerisinde. Batı bu kadar ileri gitmişken, İslam Alemi hala onlardan çok geride. Hatta bazen gayri Müslimler bile bu düşünceyle kendi dinlerini, politikalarını haklı bularak, İslamiyet’i batıl olarak telakki ediyorlar. Sözgelimi “eğer İslamiyet hak din olsaydı Müslümanlar bu halde olur muydu?” düşüncesi güya inançlarının haklılığının esaslı bir delilidir.

Maalesef bu düşüncelerle ve yöneltilen bu tür suallerle, İslam Alemi dininde gösterdiği zafiyetinden dolayı, bu tarz sualler karşısında çaresiz kalmış, şevki kırılmış, dinine olan güveni azalmış ve Batıyı örnek almayı, onlar gibi yaşamayı, düşünmeyi, terakkinin temini için meşru görmeye başlamıştır.

Halbuki tarih şahiddir ki, İslam Alemi ne zaman dinine tam sarılmışsa, o zamana kıyasen terakki etmiş, ileri gitmiştir ve ne vakit dininde zaaf göstermişse manen ve maddeten, zamanına nispeten geri düşmüş, gerilemiştir. Başka dinlerde ise aksine, dinin kuvvetli olduğu zamanda vahşet, zulüm, haksızlıklar ortaya çıkmış; zaafı zamanında ise terakki ve medenileşme temin edilmiştir.

Nasıl ki Batı medeniyeti Rönesans ile başlayan kalkınma hamlesinde kültür köklerini, kaynağa dönüş fikriyle Roma-Yunan kültür ve medeniyetine dayandırmaya çalışmış ve bunda muvaffak olmuş ise, İslam ülkeleri de bugün İslam’ın temel prensiplerine dönmelidir. Yanlış bir politika ile metodun alınması gerekirken, Batının kendi kültür kökenlerine dayanan sistemi alınınca, İslam Âlemi ancak emekleme hızında gelişebilmiştir. Sözgelimi İslam da faiz haram kılınmışken devletin kabul ettiği Batı tarzı ekonomik sistemin faizle işlemesi, mütedeyyin cemiyetin bir kısmının faize bulaşmamak için piyasadan uzak durması yahut küçük yatırımlarla yetinmesi, diğer kısımın dahi istemeyerek işlerini faizle halletmek zorunda kalması, yatırım ve tüketim şevkini kırmış, azaltmış ve ciddi bir atıl kapasiteye yol açmıştır. Malumdur ki ülkemizde birçok işletme yatırım ve tüketimini kredi ile temin etmektedir. Dolayısıyla ciddi bir atıl kapasite ile karşı karşıya kalınmaktadır. Ve maalesef bereket sırrından mahrum kalındığı da çok açıktır. “Allah faizin bereketini giderip onu mahveder.” Bakara Sûresi [276]

En doğru kelam ve hüküm sahibi olan Cenab-ı Hak, tüm zamanlara seslenen Kuran’ı Kerimin Meryem suresinde, İslam Alemi’ne karşı yöneltilen “eğer İslamiyet hak din olsaydı Müslümanlar bu halde olur muydu?” sorusuyla ilgili bakın ne diyor: “Âyetlerimiz kendilerine apaçık okunduğu zaman, o inkâr edenler, iman edenlere dediler ki: “Bu iki zümreden (Mümin ve kâfirlerden) hangisi mevki bakımından daha iyi, meclis ve topluluk itibariyle daha güzeldir?”[73]Halbuki biz, kendilerinden evvel, mal ve gösterişçe daha güzel nice asırlar halkını helak etmişizdir.[74] Onlara de ki: “Kim sapıklık içinde ise, Rahmân ona mal ve evlatça ziyadelik ve azgınlığında mühlet verir. Nihayet kendilerine vaad edilen azabı, yahut kıyamet günü cehennemi gördükleri vakit, artık bilecekler kimin mevkii daha fena ve yardımcıları daha zayıfmış.[75]

Görüyoruz ki kâfirlerin üstünlük ve refah bakımından övünmesi ve söyledikleri şu söz 1400 yıl öncesinin bir sorusudur ve sanki bugün o zamanın tekrarı gibi yaşanmaktadır. Evet, tarih de diğerlerinden daha güçlü, zalim, kafir ve zengin devletlerin şimdi yerlerinde yeller estiğini hepimiz görüyor ve biliyoruz. Bu sözleri söyleyen Mekke müşrikleri; aradan çok zaman geçme­den Mekke’nin fethedildiğini gördü. Malları hakkındaki hüküm ise, fa­kir gördükleri Allah’ın kulu ve Resulü olan Hz. Muhammed’in (s.a.m) kararına kaldı.

Şu yaşanan tarihten sabır ve kanaat ile çalışmanın, Allah’a güvenip onun dininde sebat göstermenin neticeleri net olarak görülmektedir. Şu halde ihlas ile dinde sebat edip onun nuruyla önümüzü görüp, rotamızı çizmeliyiz. O gün olduğu gibi bugünde manen ve maddeten terakkinin hızla gerçekleştiğini katî bir şekilde elbette göreceğiz.

Yine Al-i İmran suresinde: “Kâfirlerin diyar diyar dolaşmaları sakın seni aldatmasın.[196]Bu, az bir geçimliktir. Sonra onların varacakları yer cehennemdir. Ne kötü bir yataktır orası!”[197]

Bu ayetler, Müminlerin, tica­retle uğraşan Mekke müşriklerinin nimetler içerisinde yaşadıklarını görünce, “Al­lah’ın düşmanları refah içinde yaşıyorlar, biz ise açlıktan ve takatsizlikten ölüyo­ruz” demeleri üzerine inmiştir. Bunların zengin yahudilere imrenenler hakkında indiği de söylenmiştir.

Dikkat edilirse asrımız sanki tarihin tekrarı gibidir ve tarihte İslam Âlemi için çok ciddi dersler vardır. Bugünde kafirlerin mal varlıklarına, refah seviyelerine bir özenti söz konusudur. Ve yine yapmamız gereken bize Allah tarafından bildirilmiştir.

Bu ayetlerde Hz. Peygamber’in (s.a.v) şahsında müminleri teselli etmekte ve kâfirlerin yeryüzünde nimetler içerisinde dolaşmalarına aldanmamalarını tavsiye etmektedir. Çünkü onlara verilen nimetler ne kadar çok olursa olsun geçici olup yok olmaya mahkûmdur; bu sebeple Allah katında hiçbir değeri yoktur.

Nitekim 197. ayette kâfirlere verilen nimetlerin az bir dünya metaı olduğu ifade edilmiş, daha sonra da varacakları yerin cehennem ol­duğu bildirilerek dünya metaının kâfirler için cehennem azabına sebep olduğuna işaret edilmiştir.

Yine  178. ayette de “Onlara verdiğimiz fırsat ancak günahlarını arttır­maya yarıyor” buyrulmuştur. Oysa 198. ayette ifade buyrulduğu gibi Rablerine karşı içtenlikle kulluk eden müminlere ahirette sürekli olarak içinde yaşayacakla­rı cennet nimetleri verilecektir. Şüphesiz ki bu lütuf dünyada kâfirlere geçici ola­rak verilen nimetlerden çok daha iyidir.

Hiç şüphesiz ki en güzel cevap Allah’ın sözüdür. Bu cevapların Müslümanları da, gayrını da tatmin edeceği düşüncesiyle, daha söylenebilecek çok şey varken burada kısa kesiyoruz.

İslam Alemi elindeki hazinenin değerini bilmelidir. Aradığı cevaplar ve çözümler elinin altında olan Müslüman devletler, Batıyı körü körüne taklitten vazgeçmeli, o şaşalı günlere yeniden kavuşmak için Hak olanın değerini bilip, onda sebat etmelidir. Bireylerde olduğu gibi, milletlerde ancak ve ancak doğrularla, gerçeklerle hareket ettiği zaman gelişmeyi temin edebilir. Hangi hakikat ve söz var ki Allah kelamından, Peygamberinin (s.a.m) sözünden doğru, isabetli ve muteber olsun. Tüm zamanları ve insanları kapsasın, tüm zamanlar ve insanlar için en güzel, en saadetli çözümü sunsun. Elbette terakki ve saadet, rehberimiz Kur’an-ı Kerimde ve Peygamberimizin (s.a.v) sünnetinde İslam Alem’ine ve insanlığa sunulmuştur.

Bir başka mevzu da şudur ki, insanlardan bazısı bazısına karşı daha zengin ve üstün kılınmıştır ve burada güya bir adaletsizlik ve eşitsizlik durumu söz konusudur. Bu ise bazı rejimlere, sistemlere göre kabul edilemez bir durumdur. Buna karşın bazı sosyo-ekonomik rejimler herkese ekonomik eşitlik vaad eder.

Evet, dediğimiz gibi tüm bunlar hep dindeki zafiyetin bir sonucudur. Elbette ki bazısının bazısına üstün olarak kılınmasında Cenab-ı Hak belli amaçlar gütmüştür. Bunlar hep imtihanın sırrıdır. İsra Suresi’nde şöyle denilmektedir: “Gerçekten senin Rabbin, kullarından dilediğinin rızkını genişletir ve dilediğini kısar. Şüphesiz ki Allah, kullarının durumlarından haberdardır, her şeyi görendir.”[30]

Bütün Müslümanlar Yüce Allah’ın kullarını imtihan etmek üzere bazılarına rızkı daralttığı, bazılarına da bol rızık verdiğini bilmeli­dir ve unutmamalıdır. İlâhî takdir gereği, maddî nimetlerin taksiminin bir nedeni de imti­handır. Bazen de, insanların yanlış davranışları gereği, Yüce Allah rızkı­nı daraltmaktadır. Yüce Allah verdiği nimeti doğru kullanamayanlardan o nimeti alır ve böylece onlar muhtaç duruma düşebilirler. Hem herkesin zengin ve aynı seviyede olduğu yerde kimse kimseye iş yaptıramaz, sosyal hayatta işler doğru dürüst yürümez, sürekli aksaklıklar meydana gelirdi. Dolayısıyla şu eşitsizlik hali sosyal hayatın ahenkli bir şekilde yürümesinde tam bir rahmettir. Çıkan aksaklıkların ekonomik eşitsizlikten değil, mevcut rejimlerin maddiyatla insanlığa terakki sağlamayı öngörürken, maneviyattan insanlığı soyutlaması saikinden kaynaklanmaktadır.

Bazıları için ise nasıl kullanacak diye bol rızık verir. İnsanın hayatın­da darlık ve bolluk bir deneme vesilesi olarak gerçekleşmektedir. Yani Yüce Allah bir insana bazen az bazen da çok rızık verebilir. İki halde de insan, şunu bilmelidir: Yüce Allah rızık taksimini kullarının du­rumlarından haberdar olarak, bilerek ve onları görerek gerçekleştirmek­tedir

Ve yine RA’D suresinde:”Allah, dilediği kimseye rızkı genişletir de, daraltır da. Onlar ise dünya hayatı ile ferahlanmaktalar. Oysa dünya hayatı ahiret hayatının yanında bir yol azığından ibarettir.”[26]

Allah, dilediğinin rızkını genişletir, dilediğininkini de daraltır. Onlar, dünya hayatıyla sevinirler. Halbuki dünya hayatı, ahirete göre ancak gelip geçici bir maldır. Kâfirler, Allah’ın, dünyada kendilerine vermiş olduğu mallarla sevinip kendilerini mutlu hissederler. Oysa Allah bu malları onlara, imtihan için vermiştir. Ve Allah, dilediğini zengin, dilediğini fakir kılar. Kâfirlerin zengin olmaları, kendi meziyetlerinden dolayı değildir. Ayrıca kâfirlerin dünya hayatındaki üstünlükleri, gelip geçici bir şeydir. Ahiret nimetleriyle karşılaştırıldığında, geçici bir azıktan başka bir şey değildir. Bu itibarla kâfirler, dünya hayatına mağrur olmamalıdırlar.

İslâm’ın ilk dönemlerinde Hz. Peygamber’e (s.a.v) genellikle maddî bakımdan za­yıf kimseler inanmıştı. Mekke’nin varlıklı müşrikleri bunları gördüklerinde “Al­lah’ın kendilerine lütufta bulunduğu kimseler bunlar mı? “diye­rek müminleri küçümsüyor, “Onlar Allah’ın sevdiği kimseler olsa, Allah onları böyle sıkıntılar içinde bırakmaz” diyorlardı. Kanaatlerine göre Allah’ın kendileri­ne zenginliği lâyık görmesi onları sevdiğinin bir alâmetiydi. Oysa Allah Teâlâ hik­meti gereği kullarından dilediğinin rızkını bol, dilediğininkini de kıt verir, Allah’ın bir kimseye bol rızık vermesi onun Allah katında değerli olduğunu göstermediği gibi, herhangi birinin rızkını daraltması da onun Allah katında sevilmeyen biri ol­duğunu göstermez. Dünya varlığı, insanlar katında bir değer olmakla birlikte Al­lah’ın rızasına uygun olarak kullanılmadığı takdirde Allah katında bir değer ifade etmez; fâni dünyanın nimet ve ziyneti cennette olanlarla karşılaştırıldığı takdirde dünyadaki çok sönük, renksiz ve tatsız kalır.

Netice olarak İslamiyet’in hangi hükmüne, iznine bakılsa elbette altında bir nur ve gayet güzel bir hikmet bulunacaktır. Böyle harika bir nura sahip olan Müslümanlar ondan koparak değil ona sahip çıkarak, ona yapışarak bu zulümat karanlığını delebilir ve muassır medeniyetler seviyesine çıkabilir. Ve kısa sürede artık başkasını taklit etmez, kendini takip ettirir konuma gelebilir. Hiç unutulmamalıdır ki gayr-ı meşru bir yol ile bir amaca ulaşılmak istense, maksadının tersiyle tokat yenilecektir. Avrupa muhabbeti, taklitçiliği, gayr-ı meşru bir muhabbettir. Bu vasıtalarla terakkiyi temin etmeye çalışmak, elbette maksadımızın tersiyle tokat yememize sebep olur ki, hal ortadadır. Alem-i İslam’a İslam nuru yeter, liberalizm, kapitalizm, sosyalizm, komünizm gibi başka ekonomik rejimlerde saadet aramaya ihtiyaç yoktur. Tek ihtiyacımız el ele verip kendi sistemimizi ortaya koymak ve herkese tanıtmaktır.

Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer(gerçekten) iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz.(Al-i İmran Suresi, 139)

Gayret göstermek bizden, Tevfik Allah’tandır.

YAZAR: CENGİZHAN SALİH




Sitemize yeni eklenen makale ve içeriklerden haberdar edilmek ister misiniz? E-mail adresinizi sistemimize kaydedin, sizi haberdar edelim. (Lütfen geçerli ve sürekli kullandığınız e-mail adresinizi kaydediniz.)