Facebook
RSS

Aslında memur Arapça bir kelime olup emir almış ve kendisine emir verilmiş bir kimse demektir. Yani bir kimsenin bir iş ile görevlendirilmiş olmasına denir. Fakat kelimelerin anlamları zaman ve zemine, mekân ve medeniyete göre değişir. O sebeple bugün memur demek, bir işle görevlendirilmiş kimse veya kendisine bir iş havale edilip bunu yapması istenen bir şahıs anlamına gelmiyor. İnsanlık bugün Rönesans medeniyeti sayesinde emekçilik ya da işçilik dönemini yaşadığı için çoğunlukla işçi ve memur sınıflarına ayrılmış ve bu arada da biraz serbest meslek ve esnaf grupları vardır. Artık memur şu veya bu değil, devlet hizmetinde çalışıp aylık alan kimsedir. İşçi de başkasının işinde ücretle çalışan kimseye denir. Bu demektir ki, insanların ezici çoğunluğu başkalarının işinde çalışmaktadırlar. Bize göre bu düzen yanlıştır ve bozuktur; doğrusu ise bir toplumun

yüzde 80 veya yüzde 90’ı kendi işinde çalışmalıdır. Düzen mi diyeceksiniz yoksa nizam mı, rejim veya sistem mi ne derseniz deyin, bir insan toplumunda bireyler çoğunlukla kendi işlerinde çalışmalıdırlar. Eğer niçin derseniz, hiçbir kimse başkasının işini kendi işi gibi tutmaz da ondan. Bu da milli gelir açısından büyük bir kayıp demektir. Eğer bir toplumun bireyleri yüzde 80 peşin alış veriş yerine % 80 veresiye alış veriş yapıyorlarsa, % 80 kişi kendi işinde değil başkalarının inde çalışıyorsa ve % 20 asıl üretimde çalışıyor, % 80 ise hizmet adı altında çalışıyorsa işte o düzen bozuk, o düzen zararlı ve o düzen eşyanın tabiatına aykırıdır. İşte bugün dünyada böyle bir durum vardır.

Bugün kamu görevi, ya seçilmiş veya atanmış kimseler tarafında yerine getirilmektedir. Biz bu görevlerin ve bu iş bölümünün eşyanın tabiatına pek uygun geldiği görüşünde de değiliz. Bir yerleşim biriminin başkanı seçilir. Artık o, o yörenin herkesi ilgilendiren bütün işlerinden sorumludur ve o, işleri danışma ile yürütür. Yapılacak bir işi de bir kişiye havale eder. Görev almış olan bu kişi o iş hakkında her türlü yetkiye sahip olup görgüsü, bilgisi ve becerisi sayesinde üzerine aldığı bu işi yapıp teslim eder ve böylece görevi sona ermiş olur. Halkımızın “sallabaşı al maaşı” diye alaylı bir şekilde kapalı olarak eleştirdiği bugünkü memurluk anlayışının yanlış olduğu bir gerçektir. Bizim her zaman söylediğimiz şey şudur: Bir kimse yaptığı işin kar ve zararına, getirisine ve götürüsüne, medih ve zemmine, günah ve sevabına ortak olmalıdır. Hâlbuki bugünün memurluk anlayışı böyle değildir. Güzel, iyi ve rantabl çalışan bir memur ile öyle olmayan memur arasında hiçbir fark yoktur. Sanki insanlar yani memurlar birer robot, bütün işler de öyle aynı şekilde standart böylece bu görevliler de fotokopi usulü ile çalışıyorlar. Evet, işte bu çok yanlış, eşyanın tabiatına aykırı, şahsi özellik ve güzellikleri, kabiliyet ve yetenekleri sıfırlayan hayvanlara mahsus bir sistemdir. Hayvanlar ve bitkiler âlemi programlanmış bir hayatın aktörleri olabilirler; fakat insan asla böyle olmamalıdır. İnsan, her gün, her gün ama her gün ilerleyen, gelişen yükselen ve yücelen bir sisteme sahip olmalıdır. İnsan ve toplum her gün tekâmül etmelidir. İşte bunun için Hz. Peygamber(s.a.v) “iki günü eşit olan aldanmıştır” buyurmuşlardır (Deylemî, Firdevs, III, 611).

Sistem öyle kurulmalıdır ki, her işte ve her çalışmada yarışma olmalıdır. Yarışma imkânı olmayan ve yarışın cereyan etmediği alanlar olsa bile çalışanlar oralarda kendileri ile yarışmalıdırlar. Onlar, ben bu gün dünden daha çok kazanacağım, bugün dünden daha güzel iş yapacağım, hem kendime ve hem de toplumuma şimdi daha faydalı oluyorum ve olacağım diyebilmelidirler. Ama zamanını satan ve zamanını sattığı için ücret ve maaş alan memurlar dünyasında bunu yapmak mümkün değildir. Çünkü sistem ona göre kurulmuş, iş ve üretim yok ama orada oturup ve orada bulunduğu için, daha doğrusu zamanını orada geçirdiği için ücret ve maaş alma anlayışı yani kelimenin tam anlamıyla memurluk zihniyeti var. Hülasa bu yol çıkmaz sokaktır, bu düzen bozuktur. Gelin yarış, müsabaka ve çalışıp kazanma düzenini, çalışan kazansın, çalışmayan kazanmasın düzenini kuralım.

Bu zaman satma sisteminin ve memurluk zihniyetinin getirdiği formun insan fıtratına ters düşen başka bir zararlı tarafı daha vardır. Eğer bir memur bir işte çalışırken artan zamanını özel bir kurumda veya başka bir işte değerlendirmek isterse kendiliğinden bunu yapamaz. Bir köle gibi efendisinden izin almak zorundadır. Mesela üniversitede çalışan bir profesör bile herhangi bir fakültede ders verme durumunda kalsa bağlı olduğu yönetimden izin almak zorundadırlar. Eskiden köleler de öyle yaparlardı. Mesela bir köle ancak sahibine çalışır, o, sahibinin dışında hiçbir kimseye çalışamaz. Faraza köle ticaret yapmaya falan kalksa bunu yapamaz. Onun ticaret yapabilmesi için efendisinden yani sahibinden izin alması gerekir. Bana öyle geliyor ki, tiyatro aynen devam ediyor. Sadece isimler, sahne ve oyuncular değişmiştir, o kadar.  Evet, bize göre bugünkü işçilik ve memurluk anlayışı ve uygulaması modern kölelikten başka bir şey değildir.

Onun için işçi ve memurların yapacakları işleri belli olmalı ve her kes kendi işi ile meşgul olup o işi yapmaya çalışmalıdır. İş bittikten sonra da artan zamanda her zaman ve her yere gidebilmeli ve başka yerde ve işte çalışabilmelidir. Güzel çalışmayan ve güzel iş üretemeyen kimselerin de işine her zaman son verilebilmelidir. Bu gün o kadar yanlış kural ve kanunlar, uygulama ve tatbikat var ki, bir memur suç işlemiş, kişi haklarına saldırmış bu suçlu efendisi izin vermedikçe yargılanamıyor. Allah aşkına bana izin verirseniz ben buna köle koruması gibi bir isim takmak istiyorum. Böyle bir şey olabilir mi? Bunun arka planında birey ve toplum adına yatan düşünce nedir.

Bugün memurlardan güya vergi alınıyor, öylemi? Peki, memurlardan alınan bu vergiler nereye gidiyor, hangi kalemde ve nerede toplanıyor? Yoksa onlardan aslında vergi alınmıyor da vergi alınıyormuş gibi mi gösteriliyor veya memurlar vergi veriyormuş gibi mi sunuluyor ve öyle tanıtılıyor. Tam bir vergi felsefesinin olmadığı ve verginin ne olduğu bilinmeyen toplumlarda zaten bundan başka bir şey yapılamaz. Tam zamanı gelmişken burada bizim vergiler hakkında klişeleşmiş cümlemizi bir daha tekrar edelim. Bu vergilerin bir tanesi bile dışarıda kalmamak üzere hepsi yani tüm vergiler, sadece bu ülkedeki değil, dünyadaki tüm vergiler ne adaletli, ne doğru, ne bilimsel, ne akli, ne mantıksal, insani ve ne de insafidir. Bir defa herkesten vergi alma anlayışı yanlıştır. Vergi, ancak vergi verebilecek kimselerden alınır. Kan veremeyecek kimselerden kan almaya kalkmak ne kadar zararlı ve tıbben mümkün değilse, fakirlerden de vergi almak da o kadar yanlış ve o kadar zararlıdır. Öyleyse fakirden vergi alınmamalıdır. Çünkü vergi alınmayacak yerden ve kimseden vergi almak zulümdür. Zulüm ise vatandaşlık kardeşliğini öldürür, devlete olan sevgi ve saygıyı ortadan kaldırır. Eğer böyle yaparsanız vücutta kötü huylu hücreler meydana gelmeye başlar. Bunlar çoğala çoğala vücudu çökerttikleri gibi toplum da her gün yıkılışa ve çöküşe gider. Evet, burada bir başka cümlemizi de tekrar edelim, bir ülkede zengin vatandaşlar vergi verir ve fakirler vermez. Bugün dünyada da zengin ülkeler fakir ülkelere dünya hepimizin olduğu için, üretim fazlası yardım yapmalıdırlar.

Şu halde memurlardan vergi alınmamalı ve zaten alınmadığı da böylece hem söylenmeli ve hem de herkese bildirilmelidir. Dünya hayatının bir oyun ve eğlence olduğunu bildiren ayetler vardır. Bu Rönesans medeniyetini birey-toplum, fert ve devlet anlayışı ve uygulamaları da bize bir oyun ve eğlence, mizansen, dolap ve kandırma, aldatma ve aldatmacadan ibarettir.

Ben, 40 yıldır birey-toplum, fert ve devlet zerine çalışıyorum. Ekonomi politik, sosyoloji ve aile üzerine çalışıp çözüm üretmeye çalışıyorum. Onun için yönetimdeki açık ve boşlukları, sistemdeki eksik ve aksaklıkları sanki görüyor gibiyim. Mesela benim düşündüğüm toplumda birey ile toplum fert ile devlet arasında en önemli olan şey vergi ile hizmettir. Devlet, bir taraftan zengin vatandaşlardan vergi alırken, diğer taraftan da tüm vatandaşlara hizmet götürür. Ama bu vergi vergi olmadığı gibi, bu hizmet de hizmet değildir.

İnsan biyolojisi ve bünyesi, insan sosyolojisine benzer. Normalde öyle olmalıdır; fakat bu gün uzaktan ve yakından alakası yoktur. İnsan bedeninde yani biyolojisinde hücreler dokuları, dokular organları, organlar da organizmayı meydana getirir ve organizmada bu kademeler arasında tam bir ahenk ve uyuşma vardır. Sosyal hayatta ise böyle bir yapılanma ve hizmet anlayışı olmadığı için uyum ve ahenk de yoktur. Habis ruhlu anarşist hücreler organizmada isyan çıkartmaktadırlar. Yani bozuk düzen kendi düşmanını bizzat kendisi üretmektedir. Yoksa insan kendisinin düşmanı olur mu?

Evet, bu yapı yeniden yapılanmalıdır ve bu memurluk anlayışı ve uygulaması da yanlış olduğu için yeniden kurulmalıdır. Sosyoloji ile ekonomi arasında da bir ahenk ve uyum olmalıdır.

YAZAR: PROF. DR. OSMAN ESKİCİOĞLU




coded by nessus

Sitemize yeni eklenen makale ve içeriklerden haberdar edilmek ister misiniz? E-mail adresinizi sistemimize kaydedin, sizi haberdar edelim. (Lütfen geçerli ve sürekli kullandığınız e-mail adresinizi kaydediniz.)