Facebook
RSS

1- Tanımı

Merkantilizm, İtalyanca “tacir” anlamına gelen “Mercante” kökünden gelir. Merkantilistlere karşı olanlar, onların fikirlerini beğenmedikleri için bu adı vermişlerdir. Hasis menfaat ölçüleri ve tamahkârlık zihniyeti ile girişilen ticari faaliyet, merkantilizm terimi ile ifade edilir.[1]

Merkantilizm, Orta çağ sonlarında yavaş yavaş gelişerek ortaya çıkan tüccarlarla, devrin milli devletlerini şahıslarında temsil eden kralların iş birliği sistemi; dış ticaret ve korsanlık yoluyla zenginleşme politikasıdır. Mahiyeti ve gelişme şartları itibariyle, devlet gücüne, özel imtiyazlara muaflıklara, tekellere çeşitli himaye ve koruma tedbirlerine dayalı, planlı ve programlı bir ekonomik güçlenme politikasıdır.

2- Hazırlayan Şartlar

Merkantilist düşünceyi hazırlayan şartlar, bu çağlarda toplumların iktisadi temellerini değiştirecek bir takım faktörlerin ortaya çıkışıyla doğmuştur. Deniz aşırı ülkelerdeki keşiflerle, ticaret genişlemiş ve bunu takiben de Avrupa’ya akan altınlar fiyatları yükselterek ticari sermayeyi büyütmüş ve ticaret erbabına karlı yeni iş imkânları açılmıştır. Tarımda üretim tekniği değişmiş, geleneksel kapalı ev ekonomisi düzeni yıkılarak zirai üretim piyasaya yönelmiş ve zirai üretim ticari sermayeye bağımlı hale gelmiştir. XVI. yüzyılda modern devlet, yani ülkenin çeşitli ekonomik faaliyetlerine etki yapabilen milli ekonomiler doğmuştur. Bu yüz yıldan önce bölgesel menfaatleri korumak amacı ile ticaret ve sanayii sınırlandırılmıştı. Modern devletlerle birlikte büyük iktisadi ve siyasi zümreler teşekkül edince, bölgesel ekonomiler ve menfaatler üstünde milli ekonomiler ve menfaatler yer almıştır. [2]

İktisadi meselelerin felsefe, din ve ahlak meselelerinden ayrılmasıyla, müstakil olarak araştırılması ancak XV. yüzyıldan sonra mümkün olabilmiştir.[3] Gerek iktisadi düşüncenin ve gerekse iktisadi hayatın gelişmesi bakımından XVI. yüzyılın özel bir önemi vardır ve modern iktisat ilminin bu asırdan sonra doğduğunu söylemek mümkündür. Bu asırda matbaanın ilerlemesi, fikir değişimine yardım etmiş, Avrupa’da dinde ıslahat cereyanları bu çağda başlamış ve nihayet feodal yapının zayıflamasıyla da siyasi bir değişim meydana gelmiştir.

Kilisenin nüfuzu azalıp hükümdarların merkezi ve siyasi güçleri arttıkça, birbirine rakip devletlerin hangi yoldan ve ne şekilde para kazanarak, ordu ve donanma kurabilecekleri ve diğer devletlere karşı üstünlük sağlayabilecekleri meselesi en önemli bir konu haline gelmiştir.[4]

W. W, Rostow, iktisadi gelişme merhalelerini açıklarken bu çağda sömürgeciliğin devlet ticaretiyle nasıl meydana geldiğini şöyle belirtiyor: “XV. asırdan bu yana dünyadaki iktidar mücadelesinde Avrupa milli devletleri muhtelif deniz aşırı ülkeler için ticari rekabete, askeri avantaj ve askeri güç (kıymetli madenle, donanma teçhizatı v.s.) rekabetine girmişlerdir. Sömürgecilik kısmen bu durumların doğurduğu bir neticedir.[5]

Charles Wilson, “Merkantilizm” adlı araştırmasında belirttiği gibi, bu gibi hallerde, kar ve iktidarın bir arada mütalaa edilmesi gerekir.”

3- Fikirleri

Merkantilistler parayı servetin kaynağı kabul ettiler. Bunun için ticaret ve sanat faaliyetini memlekete mümkün olduğu kadar fazla altın ve gümüş sokacak şekilde düzenleme ihtiyacını hissediyorlardı. Onlara göre bir memleketin zenginliği, o yerin kıymetli maden stoku ile ölçülmeliydi. Gümrük himayesi, ithalatı kısıtlamaya ve dışarıya altın sızmasını önlemeye yarayacak bir çare sayılıyordu.[6]

Merkantilizm, dış ticaretin ülkeye mümkün olduğu kadar fazla altın ve gümüş kazandıracak şekilde tanzim edilmesini amaç edinmişti. Merkantilistler bu iki değerli madeni en önemli ve kararlı kıymet unsuru sayıyorlardı. Ancak ülkeye girecek olan altınları biriktirmek suretiyle milli servetin artırılması mümkün olabilirdi. Bu sebeple merkantilistler ithalatın daraltılmasına ve ihracatın teşvik görmesine taraftardırlar. Dış ticaret hesapları, ihracat fazlasıyla kapandığı sürece refah ve gelişmenin devam edeceğini düşünüyorlardı. Dış ticaret şartlarını lehe çevirmek için ağır gümrük vergileri koymak, ithalatı kontrol altında tutmak ve özellikle mamul maddeler ile lüks eşyanın sebebiyet verebileceği altın sarfiyatını önlemek zaruretine inanmaktaydılar. Gelir fazlası kavramını ilk defa merkantilistler ortaya atmıştı. Onlara göre gelir fazlası, ancak ticaretten ve ödemeler dengesi fazlasıyla doğardı. Bir ülkenin kazandığını, bu halde diğer ülke kaybediyordu. Onun için, merkantilistlere göre milletlerin menfaatleri devamlı çatışma halinde idi. Bu sebeple dış ticarette koruma, bunların savundukları ve uyguladıkları politika oldu. [7]

Merkantilistler, ihracatın gelişmesini dış piyasalarda rakiplere üstünlük sağlamasına bağlı görüyorlardı. Bu üstünlük, ancak ham maddenin ve sınai maliyetin düşürülmesiyle mümkün olabilirdi. Ucuz ham maddenin kaynağı, sömürgelerdi. Bu itibarla sömürgeler, yalnız anavatanla ticaret yapmalı ve mallarını buraya göndermeli idiler. Esirleri çalıştırmak suretiyle sömürgelerde elde edilen ürünler, milli sanayiin ihtiyaçlarını karşılamak idi. Sömürgelerin istismarı, merkantilist doktrinin ana fikirlerinden birini teşkil ediyordu.[8]

Merkantilistlerin nüfus politikası da yukarıda ifade edilen temel amaca uygundu. Mesela sömürgelerin ürettiği ham maddeleri uygun maliyet şartlan altında mamul eşya haline getirebilmekti. Sınai mamulleri dış rekabetten koruyabilmek için ucuz emek gerekliydi. Bunun için merkantilistler, nüfus artışını teşvik etmişler ve “bir ülkenin en büyük hazinesinin iyi beslenmiş insan sayısı olduğu” fikrini savunmuşlardır. Ucuz işçiliği ülke sanayiinin dış piyasalarda rekabet gücünü artıracak bir faktör olarak kabul ettiklerinden, iş arayanların çoğalması ve ücret haddinin artmaması için, nüfus artışını uyarıcı tedbirleri faydalı görüyorlardı.

Merkantilistler, memlekette altın ve gümüş veya para bolluğunu, faiz hadlerini düşürmek, ticaret ve üretim hayatını canlandırmak, yatırımları artırmak, sermaye hacmini yükseltmek için savunmuşlardır. Çağın şartları altında ticari menfaatler, para arzının genişlemesini gerektiriyordu. Merkantilistler daha büyük kamu harcamalarının daha fazla gelir ve istihdam yarattığı görüşünü ileri sürmüşlerdir.

Ekonomik düşünce Merkantilizm çağında felsefe ve din etkisinden kurtularak ulusal ve siyasal etkiler altına girmeye başlamıştır.[9]

3- İslam Hukuku Açısından Değerlendirilmesi

Merkantilizmin getirmiş olduğu fikirlerin bir kısmını İslam hukuku açısından tenkid etmek mümkündür. Hiç şüphesiz bu genel yönden bir eleştiri olacaktır. Her şeyden önce fert ve devletin her ikisinin de hukuki kişiliğe sahip bir varlık olduğunu söylemeliyiz. Bu demektir ki, ortada hiç bir sebep yok iken biri diğerinin alanına müdahale etmemelidir. Mecelle’deVelayet-i hassa velayet-i ammeden akvadır.“[10]denilmek suretiyle fertlerin yapacağı bir işte, fertlerin kamudan daha ehil ve daha kuvvetli olduğu beyan edilmektedir. Mesela bir vakıf malı üzerinde tasarruf hakkı ancak o vakfın sahip ve mütevellisine aittir. Mütevelli varken her hangi bir hâkimin o mallar üzerinde tasarruf etmeye hakkı yoktur.[11]

Merkantilistlerin milletleri sömürmek için devlete ekonomik yetki vermelerine Ali İzzet Begoviç şu ifadeleriyle güzel bir tenkit getirmiştir: “Sırf menfaat üzerine hiç bir hukuk kurulamaz. Keza kamu yararı veya kötü şöhretli devlet gerekçesi üzerine de kurulamaz. Çünkü kamu yararının gerekçesi ve fertlerin vazgeçilmez hakları tabii olarak birbiriyle bağdaşmaz. Eğer insan şahsiyet değil ise (sosyalizmde olduğu gibi sadece toplum üyesi ise) o zaman herhangi bir mutlak, apriori, tabii hakkı da yoktur. O ancak devletin ona tanıdığı bir hakka sahip olabilir. Toplum üyesinin başka herhangi bir hakkı yoktur.

Haklar ancak doğuştansa – hükümdar, parlamento veya sınıfın iradesi değilse-  Allah’ın vergisi ise, yâni insanla beraber doğmuşsa vazgeçilmezdir. Onlar insan haysiyetinin bir yönüdür ve bu özellikleriyle de zamanı, şartları ve tarihi aşıp, yaratılışa kadar uzanmaktadır. O bakımdan burada tabii haklarla din arasında, bir ilgi ve alaka mevcut; tabii haklarla materyalizm arasında ise, ayrılış vardır.[12]

İslam hukukunda malın üretimi, tüketimi ve mübadelesi tamamen serbest olup her hangi bir kamu görevlisi tarafından hiç bir sebep yok iken fertlerin bu serbestliğine müdahale edilemez. Kur’an’a göre mal Allah’ın olup onu insanlara vermiştir.[13] İnsanlar, mallarından ve canlarından sorgulanacaklardır. Ayette “And olsun ki, mallarınız ve canlarınız hakkında imtihan olunacaksınız.“[14]buyurulmaktadır.

Zaten din açısından bütün dünya hayatı imtihan alanıdır. İslam hukukuna göre ihtiyar(seçim kudreti) ve iradesi elinde olmayan ve serbestliğe sahip bulunmayan bir kimsenin imtihana çekilmesi mümkün değildir.[15] Ayrıca Allah’ın serbest yaptığı bir şeyi kısıtlamak, bir yasağı serbest yapmak veya bir serbestiyi, yasaklamak mümkün değildir. Çünkü ayette Allah, “Ey inananlar, Allah’ın size helal kıldığı güzel ve temiz şeyleri haram etmeyin, sınırı aşmayın. Çünkü Allah haddi aşanları sevmez“,[16]buyurmaktadır. “Ey Muhammed(s.a.v.) de ki, Allah’ın kulları için ziynet ve temiz rızıklan haram kılan kimdir? Bunlar, dünya hayatında inananlarındır, kıyamet gününde, de yalnız onlar içindir.”[17] Bu ayetlere göre zaruri bir sebep bulunmadıkça ekonomik hayatta kısıtlamalar yapmak doru değildir.

Merkantilistlerin temel görüşü, ister birey isterse devlet açısından olsun, memlekette altın ve gümüş stoklarını çoğaltmaktır. Hâlbuki İslam’da altın ve gümüş hakkındaki düşünce ve tavsiye onların yığılıp stok yapılması değil, tam tersine onların infak edilmesi, ekonomik anlamda kullanılmaları ve harcanmalarıdır. Bu husustaki ayetin zahiri manası çok açık bir şekilde ortadadır. Çünkü ayette “Ey iman edenler, (biliniz ki) hahamlardan ve rahiplerden birçoğu, insanların mallarım haksız yollarla yerler ve Allah yolundan Saptırırlar. Altın ve gümüşü biriktirip de onları Allah yolunda harcamayanlara can yakıcı bir azabı müjdele.“[18] buyurulmaktadır.

İslam hukukunda altın ve gümüş para olarak kabul edilmiştir.[19] Hatta bu hususta Mecelle'”Nükud, nakdin cem’i olup altın ve gümüşten ibarettir“[20] denilmektedir. Bu sebeple İslam kültüründe para ile mala farklı bir itibar uygulaması yoktur. Her ikisi de ekonomik olarak bir: değere sahiptir ve her ikisi de ihtiyaç için kullanılırlar.

Zengin olmak ve serveti artırmak uğruna başka insanları veya ülkeleri ezmek ve onları sömürmek İslam hukukunda kesinlikle yeri olmayan bir husustur. İster birey ve ister toplum olsun insanları sömürmek kesinlikle günahtır ve yasaktır. Müslümanların can ve mal güvenliklerini koruma karşılığında almış oldukları bedelleri (cizyeleri), bu görevleri yerine getiremedikleri zaman, aldıkları bu vergileri geri verdikleri tarihen sabit bir gerçektir.

Birey ile toplumun veya fert ile devletin ekonomik alanları ayrı ayrı olup biri diğerine karışmaz. Bu alanlara özel alan ve kamu alanı diye isim verebiliriz. Kamu görevlilerinin fertlerin özel işlerine karışmama hususundaki delillerden bazılarını daha önce zikretmiştik. Bu sebeple devlete ekonomiyi yönetme ve gerektiğinde istediği şekilde müdahale etme hakkı verdiğimiz zaman ferdin özel alanı daralmış, kamu alanı ise genişlemiş olur. Bu durumda ekonomik hayatta bir takım dengesizliklerin ortaya çıkması kaçınılmaz olur.

Merkantilist fikirlerin uygulanmasıyla ortaya çıkan tablo yakından incelendiğinde paranın en büyük önemi, değer ölçüsü ve mübadele aracı olduğu görülmüş, paraya gereğinden fazla önem verilerek, memlekete altın yığmanın para değerinin düşmesine ve dolayısıyla mübadeledeki dengelerin bozulmasına sebep olduğu anlaşılmıştır. Bütün memleketler satın almadan satmak politikasını güttükleri takdirde uluslararası ticaretin ortadan kalkacağı anlaşılmalıdır.

Netice olarak müdahale usulünün zararlı olduğu insanlar tarafından anlaşılınca merkantilist dönemin sonu gelmiş oldu. Özel teşebbüs kaybolduğundan dolayı, faydalı kabul edilen müdahalecilik XIX, yüzyıla doğru ortaya çıkan teşebbüs erbabına ağır gelmeye başladı ve bunun sanayiin gelişmesi bakımından bir engel teşkil ettiği görüldü. Böylece merkantilist görüşlerin itibardan düşmesinden sonra bunun yerini başka bir iktisadi ekol olan Fizyokrasi almaya başlamıştır.[21]

YAZAR:PROF. DR. OSMAN ESKİCİOĞLU

————————————————————-

[1] Bkz. Hazım Atıf Kuyucak, s. 118; Feridun Ergin, İktisat, s.43.

[2]Bkz. İbrahim Fadıl, İktisat, s.39-40; Orhan Hançerlioğlu, Ekonomi sözlüğü, s. 161-162, Yeni Türk Ans. Polat Ofset Tesisleri, İstanbul 1985, VI, 2302.’

[3]İbrahim Fadıl, İktisat, s. 39.

[4] Hazım Atıf Kuyucak, İktisat Dersleri, s, 118

[5] W.W. Rostow, İktisadi Gelişmenin Merhaleleri, Çev: Erol Güngör, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1970, s. 94.

[6] Feridun Ergin, İktisat, s. 44.

[7]Bkz. Şükrü Baban, İktisat Dersleri, s. 128-129; Feridun Ergin, Ak İktisat, s. 645

[8]Bkz. İbrahim Fadıl, İktisat, s.39-40; Orhan Hançerlioğlu, Düşünçğ Tarihi, Yükselen Matbaacılık, İstanbul 1970, s.320-323; Yeni Türk Ansiklopedisi, VI, 2302.

[9]Orhan Hançerlioğlu, Ekonomi Sözlüğü, s. 161.

[10]Mecelle,59. Madde

[11]Bkz. Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuku İslamiyye, I, 274.

[12]Ali îzzet Begoviç, Doğu ve Batı Arasında İslam, Çev: Salih Şaban, Oğul Matbaacılık, İstanbul 1993, s. 29.  s. 257.

[13]Nur 24/ 33.

[14]Al-i Imran 3/186.

[15]Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuk İslamiyye, IV, 13.

[16]Maide 5/ 87.

[17]A’raf 7/ 32.

[18]Tevbe 9/ 34.

[19]Bkz Serahsi, Mebsut, II, 191, 192; XII, 115,137; Abdullah b. Mahmud el-Mevsıli, el-İhtiyar, Mısır 1951,1, 112; Kasani, el-Be- dayi’, II, 16; İbn Abidin, II. 34.

[20]Mecelle. 130. madde.

[21]İbrahim Fadıl, İktisat, s. 41.




Sitemize yeni eklenen makale ve içeriklerden haberdar edilmek ister misiniz? E-mail adresinizi sistemimize kaydedin, sizi haberdar edelim. (Lütfen geçerli ve sürekli kullandığınız e-mail adresinizi kaydediniz.)