Facebook
RSS

GİRİŞ:

Ekonomideki “İnkısam” veya “bölüşüm” konusunun çok önemli olduğunu söylemek, bir gerçeği ifade etmek demektir. İktisatçılar, “hangi mallar, ne kadar, nasıl ve kimler için üretilir?” problemini, toplumların çözmek zorunda olduğunu ileri sürüyorlar.1 Çözülmesi lâzım gelen meselelerden birisi de “üretime katılanların payları” konu­sudur. Dolaylı veya dolaysız olarak, üretim faaliyetine katılmış olanların haklarını vermek de en az üretimi meydana getirmek kadar önem taşır. Çünkü üretim neticesinde ortaya çıkan artı değerin kimin hakkı olduğu hususu üzerinde, toplumcu ve bireyci görüşlerin tartış­maları daha hâlâ sürüp gitmektedir. Her iki tarafın da kazançlı çıkacakları bir şekilde anlaşmaları ve bu artı değeri emek ve sermaye arasında paylaştırmaları, bu konuda belki en doğru bir çözüm yolu olabilir.

Üretim vasıtaları arasında emek, tabiat, müteşebbis ve sermaye gibi unsurların bulunduğu malûmdur. İktisatçılar, üretime katılan bu elemanlara ücret, kira, kâr ve faiz adı altında, bir bölüştürme yapmak suretiyle, hisselerini vermektedirler. İslâm’daki bölüştürme usûlünde ise, faiz haram sayılarak, ayrı ve farklı bir yol takip edilmiştir.

Yine iktisatçılar, üretimden hisse alanlar arasına katılması lâzım gelen faktörlerden birisinin de devlet olduğunu ileri sürüyorlar. Umumi menfaatlerin idaresine memur olan devletin de, diğer faktörler gibi, bir gelire muhtaç olması son derece tabiîdir. Bu sebeple devlet de üretimden bir pay alma hakkına sahiptir. İşte devletin, üretimden, dolayısıyla gelir ve servetlerden almış olduğu bu hisseye vergi adı veri lir.2 Şu halde devlet, dolaylı veya dolaysız olarak, üretim hizmetleri ne katılmakta ve bu hizmete karşılık, üretimden vergi adı altında kendisine düşen payını almaktadır.

Üretimde hangi mallar, nasıl, ne kadar ve kimler için üretilir sorusuna karşılık; bölüştürmede üretime katılan faktörlerin ne kadar ve nasıl pay alacakları konusu karşımıza çıkmaktadır. İşte biz, bu makalemizde İslâm’da devletin üretimden alacağı payını yani vergiyi (zekâtı), modern vergi anlayışı ile mukayese ederek, incelemeye çalışacağız.

I-VERGİ KAVRAMI VE ZEKÂT

Bilindiği gibi vergi, devletin üretimden aldığı paya verilen addır. Bunun ekonomide birbirine yakın, çeşitli tarifleri yapılmıştır. Bunlardan ikisini görelim. “Vergi, kamu giderlerini karşılamak üzere, devletin tek taraflı olarak ve vergileme yetkisine dayanarak, kişilerin gelir ve mallarından aldığı ekonomik değerlerdir.”3 “Vergi, devletin özel ve tüzel kişilerden, hukukî ve siyâsî cebirle, karşılıksız olarak, yaptığı hasılattır.”4

İslâm devletinin vergisi demek olan zekâtın tarifine geçmeden önce İslâm hukukçularının, ayetlerde geçen bazı kelimelerin zekât manasına geldiğini ifade ettiklerini söylemeliyiz. Bunlardan Maverdî, eserinde “sadaka”nın zekât; zekâtın da sadaka demek olduğunu, her ne kadar kelimeler farklı olsa bile manalarının bir olduğunu yazmakta dır.5 Aşağıdaki ayetlerde geçen zekât, sadaka, hak, infâk, ihsan ve iane kelimeleri de aynı manada yani zekât (vergi) manasında anlaşılmışlardır.6 “Namazı kılın, zekâtı verin”7 “Ey Muhammed ! Mallarının bir kısmını, kendilerini temizleyip arıtacak sadaka olarak, al.”8 “Onla­rın mallarında muhtaç ve yoksullar için bir hak vardır”9, “Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda infâk etmeyenlere can yakıcı bir azabı müjdele”10, “Ey insanlar ! kazandıklarınızın temizlerinden ve size yer den çıkardıklarımızdan infâk edin”11 “İhsan edin, şüphesiz Allah ihsan edenleri sever”12 “İyilikte ve fenalıktan sakınmakta yardımlaşın (iane)”13

Şu halde zekâtın, genel manada, bütün vergileri ifade etmek üze re, bugünkü deyimle vergi demek olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim Muhammed Hamidullah, bu konuda aynen şöyle demektedir: “Zekât tabiri bir Müslüman’ın, Müslüman bir hükümete ödediği vergi manasına gelir. Gerek Hz. Peygamber ve gerekse halifeler devrinde, Müslümanlardan tahsil edilen bütün vergiler, bu tabirle ifade edilmişlerdir”14 Muhammed Ebû Zehra da zekâttan bahsederken, “Bu dînî farizaya, tabiri caizse, içtimaî vergi demek, daha doğru olur. Biliyoruz ki. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) onu topluyordu; Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer (r.a.) de toplamıştı”, demektedir.15

Zekâtın İslâm devletinin vergisi demek olduğunu böylece tespit ettikten sonra tarifine geçebiliriz. Vergiyi iktisatçılar çeşitli şekillerde tarif ettikleri gibi, zekâtı da İslâm hukukçuları, birbirine yakın tarifler yapmışlardır. Ancak biz burada bakış açımıza en yakın olan bir tarifi vererek, bu paragrafı kapatmak istiyoruz. “İslâm hukukunda zekât, belli bir malın, belirlenmiş şartlar dahilinde, hak sahiplerine temlik edilmesidir”16

II- ZEKAT – VERGİ FARKI

Biz burada zekâta vergi derken veya İslâm alimlerinin onu vergi tabiri ile ifade ettiklerini kaydederken17 zekâtın, vergiye eşit olduğunu ve dolayısıyla vergi ile zekât arasında herhangi bir farkın bulunmadığını söylemek istemiyoruz. Zekât ile bugünkü vergiler arasında şekil yönünden bazı benzerlikler bulunmakla birlikte, temelde büyük farklılıklar da vardır. Zekât, devlet tarafından alınan bütün vergileri, genel manada ifade ederken, onun İslâm devletinin vergisi olduğunu tekrar etmeliyiz. Bu yönü ile zekât, dinî-hukuki bir devletin vergisi olmaktadır.

Yeri geldikçe açıklanacağı üzere, zekât, bugünkü devletlerin gelire veya tüketime dayalı olarak, almakta oldukları alım vergisi, bina vergisi, emlâk vergisi, gelir vergisi, harcama vergisi, kurumlar vergisi, sermaye vergisi … gibi vergilerden hiçbirisine benzememektedir. Zaten İslâm vergi sisteminde tüketime dayalı veya tüketimden dolayı her hangi bir vergi mevcut değildir.18 Bu yönüyle İslâm vergi teorisi, sanki “vergi, devletin üretimden aldığı bir paydır” esasını kabul etmiş gibi gözükmektedir. Vergi mükellefi olabilmek için maldaki “nema” (üreme ve çoğalma) vasfının şart olması da bu görüşü destekler. Bundan dolayı İslâm’da şu veya bu vergi vardır, demek yerine, İslâm’da zekât vergisi vardır, demek en doğrusudur. Çünkü hangi vergi çeşidini söylerseniz söyleyin, bir benzer yönü bulunma ihtimali ile birlikte, farklı bir tarafı da mutlaka olacaktır. Meselâ İslâm’da servet veya sermaye vergisi vardır, derseniz, bu doğru bir ifade olmaz. Çünkü sermaye, döner ve sabit olmak üzere ikiye ayrılır. Bir nevi üretim araçlarını ifade eden ve sabit sermaye demek olan sabit tesislerin bizzat kendilerinden vergi alınmaz. Döner sermayeden yani fabrikalarda üretilen üründen vergi (zekât) alınır.

Ayrıca gelirler ve veraset ve intikal yoluyla elde edilen mallar, nisaba ulaştığı ve ancak üzerinden bir yıl geçtiği takdirde zekâta tabi tutulurlar. Yani gelir, veraset ve intikal, az olsun çok olsun, prensip olarak, hemen doğrudan doğruya vergiye tabi tutulmaz. Halbuki modern vergi anlayışı bunun aksinedir.19 Zekât, emlâk vergilerinden de farklıdır. Çünkü emlâk vergileri, gayrimenkûl mallardan alınır ve çoğu zaman bölgeden bölgeye değişir. Halbuki İslâm’da sahipleri tarafından kullanılan evlerden vergi-zekât alınmaz.20

Özet olarak söylemek gerekirse, zekât ile verginin birbirine benzeyen ve benzemeyen yönleri vardır. Devlet tarafından, karşılıksız ol arak, cebren alınıp toplumun yararına harcanması benzer yönleridir. Benzemeyen yönleri ise, isimleri ve bu isimlerin taşıdıkları mana; ma­hiyet ve düzenlenmeleri; matrah ve miktarları; sarf yerleri ve devlet ile alâkaları bakımından, zekât ile vergiler birbirinden ayrılmaktadırlar.21

Netice olarak, zekâtın sadece bir vergi olmayıp İslâm dininin beş esasından biri olması dolayısıyla, aynı zamanda ibadet yönü de bulunduğundan, bu sebeple de “dinî-malî vergi” veya “ibadet-vergi” demenin daha doğru olacağını söyleyebiliriz.

III- İSTİFADE TEORİSİ

Kaynakların kamu ve piyasa sektörleri arasında en münasip bir şekilde dağılımı ve vergi yükünün toplumda adaletli bir biçimde bölünmesi için iki teori geliştirilmiştir. Bunlardan birincisi istifade, diğeri ise iktidar teorisidir.

Genellikle maliyede ve özellikle vergi teorisinde istifade prensi bine dayanan bu görüş, XVIII. y.y. sonlarının hakim düşüncesini aksettirmektedir. Bu, devletin sosyal mukaveleye dayandığı doktrinin den kaynaklanır. Bu devlet anlayışına göre, hak, vazife karşılığıdır; buna göre hizmet mutlaka mukabil bir hizmetle karşılanır. Devletin vazifesi kişilerin mal ve canlarını korumak; fertlerin ki de devletin bunun için yapacağı masraflara katılmaktır. Demek oluyor ki, devletin yaptığı ve kişilere sağladığı hizmetler ile, fertlerden aldığı vergi arasında tam bir alâka bulunmakta, ikincisi birincisinin neticesini teşkil etmektedir.

İstifade teorisi, değişik şekillerde izah edilmiştir. Bazılarına göre devlet, herkesin farklı paylara sahip olduğu bir ticaret veya sanayi kurumudur. Yani devlet, bir şirket gibidir. Vergi de bu şirketteki paylara göre ödenmektedir.  Dayandığı temel fikir itibariyle istifade teorisi, düz orantılı (mütenasip) vergi tarifesine götürür.  Zira sağlanan fayda, fertlerin ekonomik durumlarıyla orantılıdır.22

Bu teorinin bizzat kendi içersinde çelişkiler bulunmaktadır. Ferdin ödediği vergi ile devletin götürdüğü hizmet arasındaki adalet, nasıl sağlanacaktır. Fertlerin devlet hizmetlerinden sağladığı faydayı ölçmek çok kere mümkün değildir. Fakir ile zengin ödedikleri vergi nispetinde devlet hizmetlerinden faydalanacağına göre, devletin millî savunma, emniyet, adalet ve eğitim gibi hizmetlerini, bu zengin İle fa kir sınıflar arasında nasıl paylaştıracağız. Vergi vermeyen kimseleri bu hizmetlerden mahrum etmek haksızlık olduğu gibi, mümkün de de­ğildir.23

Devletin ticarî bir şirket gibi düşünülmesi ve ona göre vergi alınması, İslâm’ın devlet ve vergi anlayışı bakımından, kabul edilemez bir husustur. İlgili naslar ve metinler ve bu konu üzerine yazılmış İslâmî eserler incelendiği zaman devletin böyle bir müessese olmadığı görü lür. Kaynaklarda kamu görevlerinden ve devlet başkanlığından “velayet” diye bahsedilmektedir.24Kendisine veliyyüemr, emîrülmüminin, halîfe gibi unvanlar verilen devlet başkanı ise, amme üzerinde velayeti bulunan bir şahsiyettir.25 Hadislerde devlet başkanı, kendisi ile korunulan bir kalkan ve idare ettiklerinden sorumlu olan bir çoban olarak tavsif edilmektedir.26 Peygamber Efendimiz de bir devlet başkanı olarak, ‘Velisi olmayanın velisi benim”, buyurmuşlardır.27

Netice olarak İslâm’a göre devlet, öyle sigorta veya ticarî bir şirket değil; bilakis vatandaşlara eşit muamele eden, bir baba gibi aralarında adalet dağıtan, koruyan, kollayan, amme üzerinde velayeti olan, bunun için de sorumluluğu bulunan yüce, değerli ve saygın bir makam­dır.

IV- İKTİDAR TEORİSİ

İktidar teorisi, organik devlet görüşünden hareket etmekte ve kamu harcamalarının fertlere sağladığı fayda ile, fertlerin bu harcamalara iştirakleri arasında doğrudan bir alâka olmadığı fikrine dayanmaktadır. Diğer bir ifade ile fert, kamu harcamalarından sağladığı faydadan müstakil olarak, bu harcamaların finansmanına katılma­lıdır. Bu katılma ise ferdin maddî ve malî iktidarı nispetinde olur.

Devlet, vatandaşlar üzerine vergi koyma hakkına sahip, vatandaşlar da vergi ödemeye görevli bulunmaktadırlar. Vergi ile devlet hizmeti arasında bir alâka mevcut değildir. Vergi vermek, devlete karşı yerine getirilmesi gereken mücerret bir görevdir. Böyle olunca, verginin vatandaşlar arasında dağılışının ölçüsü olarak iktidarın (yani iktisadî gücün) alınması gerekir. Ancak bu suretle vergiyi mükellefler arasında adil bir şekilde dağıtabiliriz. Bu adil vergi dağılımından maksat, vergi ödeyenlerin yaptıkları fedakarlığın eşit olması hususu dur. Yani iktisadî güçleri eşit olanların eşit vergi, farklı olanların ise farklı vergi ödemeleri gerekir. Bu teoriye göre eşitlendirilmesi gereken fedakarlık, marjinal fedakarlıktır. Gelirin azalan marjinal fayda prensibi, yani gelir arttıkça her ilave birimin daha düşük bir fayda sağlama esası, yüksek gelirli bir kimse tarafından ödenen bir vergi, düşük gelirli bir kimsenin ödediği daha az bir vergiden daha kıymetli olamaz. Bu sebeple artan oranlı (müterakkî) vergi tarifeleri, adil vergi yükü dağılımı için, vazgeçilmez bir şarttır.28

Bu teorinin prensip olarak genelde İslam’ın vergi anlayışına uygun olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü malı bulunan ve iktisadî bir güce sahip olan kişi vergi vermektedir. Müterakkî usûlün uygulanmasıyla de yüksek gelir sahibinden çok, düşük gelir sahibinden ise az vergi alınmaktadır. Bu bakımdan İslâm’ın vergileme usûlüne benzer yönleri vardır. Ancak İslâm vergi sisteminin ekonomik hayatta icra ettiği fonksiyonu gerçekleştirmekten uzaktır. Çünkü müterakkî gelir vergisi anlayışında gelir, her zaman devletle mükellef arasında paylaşılmak tadır. Meselâ belli bir noktadan sonra gelirin yüzde yetmişi devlete vergi olarak gitse bile, yüzde otuzu mükellefe kalmaktadır. İslâm vergi anlayışında ise, vergi, gelirle birlikte sermayeden alındığı ve yüzde ol arak alındığı için, belli bir noktadan sonra mükellef kişi, kendisine gelir sağlayamaz ve tamamen devlete çalışmış olur. Meselâ sermayesi ne yılda yüzde beş kazandıran tüccar, bu yıllık kazancını devletle aralarında eşit olarak paylaşmak zorundadır. Yüzde iki buçuk kazandıran bir tüccar ise tamamen devlet için çalışmış olur. Yüzde bir kazandıran kimse ise, zarar etmiş ve dolayısıyla onun sermayesi, vergi sebebiyle yüzde bir buçuk nispetinde küçülecek demektir.

Meseleye bir başka yönden bakacak olursak, farklılıklar, kendi sini yine gösterir. Meselâ İslâm’da vergiyi zengin öder; fakir ödemez. Zengin ile fakirin kısaca tarifi şudur: Örnek olarak koyun ticareti ile meşgul olan bir Müslüman’ı ele alalım. Eğer bu mükellef kırk koyuna sahip ise zengin sayılır ve vergi vermek mecburiyetindedir. Eğer otuz dokuz koyunu olsaydı, fakir sayıldığından, vergi vermekten muaf olacaktı. Onun için İslâm’da vergi zenginden alınır, fakirden alınmaz diyoruz. Nitekim Peygamberimiz, Muaz b. Cebel’i (r.a.) Yemen’e gönderirken “… vergiyi zenginlerden al, fakirlere ver”29diye emir vermişti. Bu kırk koyunu nisap olarak alma işi bizim görüşümüzdür. Yoksa bugün 200 dirhem gümüş veya 20 miskal altın onlar paralık vasfını kaybettiklerinden ölçü-nisap olamazlar diye düşünüyoruz.

Bu hadiste görüleceği üzere, fakir, sadece vergi vermemekle kalmıyor, üstelik verilen vergilerden kendisine pay ayrılmakla, devlet gelirlerinden nakden veya aynen faydalanmış oluyordu. Kur’an-ı Kerim’de de “Onların mallarından vergi al”30 buyrulmaktadır. Serahsî, bu ayete dayanarak, verginin sebebinin mal, yani iktisadî güç olduğunu şöyle açıklamaktadır: Allah bu ayetle malı (yani iktisadî gücü) verginin vücub sebebi kılmıştır. Vacipler, sebeplerine izafe edilir. Bundan dolayı zekât (vergi), mala izafe edilmiştir. Fakat her mal sahibinin vergi vermesi gerekmez. Peygamberimiz, Muâz’a ” zenginlerden al” 31, buyurduğundan, vergiyi zengin olanlar verir. Zenginlik ise belli bir mal ile meydana gelir ki, bu da şârinin tayin ettiği nisaptır.32

Zekâtın farz olması için, tayin edilen belli miktarlara nisap adı verilir.33 Vergi alınan malların nisapları Peygamberimiz tarafından tespit edilmiştir.34 Bu konuda ayrıntılara girmeden, bir misal olmak üzere, 200 dirhem gümüş, 20 dinar altın, 5 deve, 30 sığır, 40 koyun veya keçi, toprak ürünlerinden de 5 vesk (yaklaşık 1 ton kadar), adı geçen bu malların nisap miktarları olduğunu söyleyelim. Az önce geçtiği üzere, bu miktarları Peygamberimiz tayin ve tespit etmiş olup bunlar hadis kitaplarında zikredilmektedir.35

İşte belirlenen bu miktarlar, o noktadan itibaren, mükellefe zekâtın farz olduğunu göstermektedir. Bu seviyeye yükselmemiş, dolayısıyla bundan daha az olan mallarda vergi mecburiyeti yoktur. Bu sebeple fıkhı bir ıstılah olan nisaba, modern ekonominin diliyle asgari geçim indirimi veya en az geçim indirimi dersek pek hata yapmış olmayız.36 Çünkü fertlerin geçinmeleri için gerekli olan asgari gelir miktarının vergiye tabi tutulmamasına asgari veya en az geçim indirimi denir. Asgari geçim indirimi, esasını vergilemede iktidar teori sinde bulur ve bugün bütün gelir vergisi sistemlerinde rastlanan bir usûldür.37

Şah Veliyullah ed-Dehlevi, bu nisap miktarlarının hikmetini şöyle açıklamaktadır : Tahıl ve hurmanın nisapları, 5 vesk (1 ton kadar) olarak, takdir edilmiştir. Çünkü bu kadar mal, en küçük bir aileye, bir yıl boyunca yeter. Zira en küçük aile, karı, koca ve bir çocuk veya bir hizmetçiden oluşur. Bir insanın günde ortalama yiyeceği bir rıtıl (yarım kilo) veya bir müdd (yarım kilodan biraz fazla) kadardır. Her biri bu kadar yiyecek olursa, onlara, bir yıl boyunca yeter ve artar. Geri kalan mallarını da diğer masrafları için harcarlar.”38

Gümüşün ve gümüş paraların nisabı 200 dirhem olarak takdir edilmiştir. Çünkü bu miktar gümüş de en küçük bir aileye, normal fi yatlarla bir yıl boyunca yeter. Ucuzluk ve pahalılık bakımından orta derecede olan ülkelerin piyasaları tetkik edildiğinde, bu durum açıkça görülür.39

Biz de koyunun nisabı olan kırk koyun üzerinden bir hesap yapalım. Ortalama bir koyunun fiyatını yetmiş beş bin civarında olduğunu düşünecek olursak, üç milyon lira dolaylarında bir meblağ ortaya çıkar ki, bir aile için, asgari geçim indirimi olarak, bunun iyi bir para olduğunu söyleyebiliriz.

YAZAR: PROF. DR. OSMAN ESKİCİOĞLU

——————————————————————————

DİPNOTLAR 

1- Bkz. Paul A. Samuelson, İktisat, çev : Demir Demirgil, lstanbul-1970 s. 16

2-    Halil Şakir Kahyaoğlu, Umumi İktisat, Îzmir-1960, s.145, 146

3- Akif Ergin ay, Vergi Hukuku, Ankara-1977, s.3

4-    Memduh Yaşa, Ak İktisat Ansiklopedisi, İstanbul-1973, s. 213

5-    Bkz. Ebu’l Hasan Ali b. Muhammed b. Habib el-Maverdî, el-Ahkâmü’s Sültaniyye,

Mısır-1966, s. 113

6- Şemsü’l-Eimme Muhammed b. Ahmed b. Ebî Sehl es-Serahsî, el-Mebsût, Beyrut-1398/ 1978, II, 149; Alâüddin Ebû Bekr b. Mes’ûd el-Kâsânî, Bedâi’u’s Sanâi’ Fî Tertîbi’ş Şerâi’, Beyrut-1394/1974, II, 2; Muhammed Hamidullah, İslâm Hukuku Etütleri, çev : Kemal Kuşçu, İstanbul-1984, s. 103-104

7- Nur 24/56; Mücâdele 58/13; Müzzemmil 73/20
8-Tevbe9/103

9-Zâriyât51/19 10-Tevbe9/34 11-Bakara 2/267 12-Bakara 2/195

13- Maide 5/2

14- Muhammed Hamidullah, Modern İktisat ve İsâm, çev ; Salih Tuğ – Yusuf Ziya Kavakçı, İstanbul-1969, s. 17

15- Muhammed Ebû Zehra, Islımda Sosyal Dayanışma, çev : E, Ruhi Fığîah – Osman Eskicioğlu, İstanbul-1969, s. 153

16- Abdurrahman el-Cezîrî, Kitâbü’l Fıkhı Alâ’l Mezâhibi’l Erbaa, Mısır T.Y. 2.baskı, I,

590; Ömer Nasuhl Bilmen, Hukuku Islâmlyye ve Istılâhâtı Fıkhıyye Kamusu, İstanbul-1969, IV, 77; Yusuf el-Kardâvî, İslâm Hukukunda Zekât, çev: İbrahim Sarmış, İstanbul-1984,1, 51; Yusuf Vehbi Yavuz, Islımda Zekât Müessesesi, Istanbul-1972, s. 29

17- Bkz. Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, İstanbul-1935, III, 2572, VII, 5358; Ömer Nasuhi Bilmen, a.g.e.IV, 72-119; Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, çev : M. Salt Mutlu-Salih Tuğ, istanbul-1969, II, 215-231

18- Bkz. Yusuf el-Kardavi, a.g.e. II, 531

19- Memduh Yaşa, a.g.e. s. 832

20-  M.A.Mannan, islâm Ekonomisi, çev : Bahri Zengin, İstanbul-1973, s. 415

21-  Bkz. Yusuf el-Kardavî, a.g.e. II, 505-513; Hayreddin Karaman, Zekât, İstanbul-1984, s. 222-225; M.A.Mannan, a.g.e. s. 414-415

22- Memmduh Yaşa, a.g.e. s. 446
23-Yusuf el-Kardavî, a.g.e. II, 515

24-  Mâverdî, a.g.e., s. 55, 65, 77; Ebû Yâlâ el-Ferrâ, Ahkâmü’s Sültaniyye, Mısır-1966, s. 28-30; Ahmed İbn Abdulhalim, İbn Teymiye, el-Hlsbe Fi’l islâm, Kahire-1387, s. 6-8; es-Siyâsetü’ş Şer’iyye, T.Y..Y.Y. s. 10-15

25-  Ö.N.Bilmen, a.g.e., VIII, 249

26-  Müslim b. el-Haccâc, Sahîh-u Müslim, Mısır-1374/1955, İmâra, 43, 20

27-  Ahmed İbn Hanbel, Müsned, Beyrut-1389/1969, IV, 133

28-  Memduh Yaşa, a.g.e., s. 418

29- Ebû İsa Muhammed b. İsa, et-Tirmizî, Mısır-1937, Zekât, 6
30-Tevbe9/103

31-Tirmizî, zekât, 6

32-  Serahsî, a.g.e., II, 149

33-  Ö.N.Bilmen, a,g.e., IV, 76

34-  Bürhanüddin Ali b. Ebû Bekr el-Merğînânî, el-Hidâye, Mısır-1937, I, 68; Abdullah b. Mahmûd el-Mevsılî, el-Ihtiyâr Li Ta’lîli’l Muhtar, Mısır-1951, I, 99

35-  Bkz. Müslim, Zekât, 1-7; İbn Mâce Ebu Abdullah Muhammed b. Yezîd el-Kazvînî, Sünen-ü İbn Mâce, Mısır-1952, Zekât, 4,6,9,12,13; Tirmizî.Zekât, 3,4,5,7

36-  Bkz.Ahmet Debbagoğlu.lslâm İktisadına Giriş, İstanbul-1970, s.348

37-  Memduh Yaşa, a.g.e., s. 277

38-  Şah Veliyullah ed-Dehlevi, Huccettüllahi’l Bâliğa, Beyrut-T.Y. 11,43

39-  Şah Veliyullah ed-Dehlevi, a.g.e., II, 43




Sitemize yeni eklenen makale ve içeriklerden haberdar edilmek ister misiniz? E-mail adresinizi sistemimize kaydedin, sizi haberdar edelim. (Lütfen geçerli ve sürekli kullandığınız e-mail adresinizi kaydediniz.)