Facebook
RSS

BÜYÜK SELÇUKLULAR (1038-1194)

Abbasî hilafetinde Türkler önemli mevkilerde bulunmuşlar ve bu arada As­ya ve Afrika’da devletçikler kurmuşlardı. Fakat en önemlisi, 1040’tan itibaren et­kinliklerini iyice arttıran Büyük Selçuklulardı. Özellikle Alparslan ve Melikşah devirleri ilim, fikir ve sanat bakımından çok gelişmiş devirlerdir. Nizamiye med­reseleri bu zamanda kurulmuş, Gazâli ve Ömer Hayyam bu devirde yetişmişti.

Orta Asya’ya sığamayan nüfus kitleleri Anadolu’ya göç ettiler. Bu hareketi Büyük Selçuklu devleti organize etti. Göçmenler arasında sayısız ilim, fikir ve gönül adamı sayesinde Anadolu’nun vatan edinilmesi için gerekli kültürel şartlar hazırlanmıştı.

Eski Türk aşiret yapısı, siyasî ve iktisadî bütünleşmeye engel olan en önem­li etkendi. Sufiler bu göçebe kitlelere İslâm’ın birlik (vahdet, tevhid) şuurunu aşılıyorlardı. Öte yandan, Büyük Selçuklu devleti’nin özellikle askerî bakımdan da­yanmakta olduğu bu göçebelerin bölünmeci hareket tarzından uzaklaşması gere­kiyordu. Yine onları devam edegeldikleri yağma ve çapul hareketlerinden vazgeçirerek devlete bağlı istikrarlı bir bütün haline getirmek gerekiyordu.

Ordunun toprağa bağlanması iktisadî ve askerî nizamın en esaslı vakıasıydı. Selçuklular türlü şekillerde göçebelere arazi tevdi edip askerî iktâ’ları genişletir­lerken eski Türklerden intikal eden bölünmeci eğilimleri de engellemek gereği duyacaklardı. Yine bu faaliyetler esnasında, asker ve idareci unsurlar ile köylü arasında uyum sağlanmaktaydı.

Alparslan ve Melikşah’ın büyük veziri Nizamülmülk zamanında Selçuklular Ortaasya’dan getirdikleri göçebe feodalizminden sıyrılıp elde ettikleri İslâm ahlâkına ilaveten bu ilkelerden hareketle üç-dört yüzyıllık uygulamayı devam et­tirerek hukukî ve iktisadî nizamlarını kurarken Bizans’tan arta kalan feodalizmi de ortadan kaldırıyordu.

Abbasîlerin son zamanlarında iktâ’ sistemi bozulmuştu. Askerlerin maaşları aynî olarak ödeniyordu. Selçuklular sistemi ihya edip geliştirdiler. Nizamülmülk hem çökmekte olan Abbasîler sahasında, hem de Bizans feodalitesinin tesiri al­tında bulunan sahalarda toprak sisteminin verimsizleştiğini ve vergi toplanmadı­ğını görmüştü. Bunun üzerine, topraklan askerî ve idarî rütbelere göre iktâ’ etmeye başladı. Kuvvetli bir merkezî otoritenin çevrelediği bu küçük muhtar böl­gelerdeki topraklar daha itinalı ve akılcı işlenebileceğinden, topraklar doğrudan devlet tarafından işletilmekten daha fazla mamur hale gelecekti. Nitekim bu sa­yede memlekette imar ve istihsal hakikaten artmıştı.

İktâ’ rejimi Büyük Selçuklu devletinin her tarafına yerleştikten sonra, diğer kurumlar gibi, aynı kültür ve medeniyete dahil olan ülkelere de yayılmıştı. Bun­lar türlü Atabeylikler, Harzemşahlar ülkesi ve biraz tadil ve tekamül geçirerek Anadolu’dur. İktâ’, bu yol ile Osmanlılarda tımar sistemi olarak devam edecektir.

Yine sistem Musul Atabeyleri (XII. yüzyılın ikinci yarısından XIII. yüzyılın ikinci yarısına kadar) vasıtasıyla Mısır’a geçmiş, Eyyûbî ve Memlûk devletlerin­de Selçuklulardaki önemi kazanmış ve hatta Selçuklular idaresinde kalmış toprakların ilhakı suretiyle Gurlulara (1175-1526) ve bu kanal ile de Aybeg zama­nında Hindistan’a kadar yayılmıştır.

Fars eyaletindeki köylerden bir kısmı da özel mülk iken, maslahat gereği, iktâ’ haline getirilmişti. Diğer İslâm ülkelerindeki iktâ’ sistemi böylece hukukî vaziyeti muhtelif olan topraklar üzerinde kurulurken, savaşla fethedilen Anado­lu toprakları mîrî yani devlet mülkü sayıldığından, buradaki iktâ’ toprakları sağ­lam bir hukukî gerekçeye dayanıyordu.

Bütün bu alanlarda İslâm’ın esnek mülkiyet anlayışına uygun olarak toprak­ta mutlak ferdî mülkiyet geçerli olmamıştır. Rakabesi yani soyut mülkiyeti dev­lete ait olan toprakların intifa yani kullanım hakkı çiftçilere aitti. İktâ’ sahipleri denen askerler ise hizmetlerinin devamı ve toprağa nezaret etmek şartıyla geçim­lerini daha doğrusu maaşlarını buradan elde eden memurlar idiler.

İktâ’larda özel mülkiyet olmadığından, hibe, vakıf ve satış da söz konusu de­ğildi. İktâ’a nezaret eden askerîn ölümünden sonra büyük oğlu nezareti devralı­yordu. Bu zamanla bir örf haline gelmişti. Fakat bu teamülün umumiyetle küçük iktâ’larda söz konusu olduğunu görüyoruz. Büyük iktâ’larda ise iktâ’ sahipleri bunu çok defa, özellikle ilk devirlerde hayatları boyunca bile ellerinde tutamıyorlardı. Çünkü devlet feodal güçlerin belirmesini şiddetle önleme temayülündeydi ve saltanat kavgalarına karışan iktâ’ sahipleri tuttukları tarafın mağlubiyeti ile İktâ’larından oluyorlardı.

Yine iktâ’ hizmet ile mütenasip olduğundan, büyük iktâ’ sahiplerinin ve bil­hassa merkezdeki yüksek devlet adamlarının çocukları babaları kadar ehliyetli ve liyakatli olamadıklarından babalarının iktâ’larma nezareti tevarüs edemiyorlardı. Başka sebeplerden dolayı da büyük iktâ’lar sık sık sahip değiştiriyorlardı. İktâ’ını iyi idare edemeyen, zulme ve haksızlığa yeltenen yahut itimadı kaybeden küçük iktâ’ sahipleri de iktâ’larını kaybediyorlardı.

İktâ’lar idarî ve malî muhtariyete sahiptiler. Selçuklu büyük dîvânından ta­mamen ayrılmışlardı. Merkez tahsildar göndermemekte, vergiler bizzat iktâ’ sa hiplerinin kendileri tarafından maaşlarına karşılık olarak toplanmaktaydı. Maaş karşılığını aşan kısım ise senelik maktu bir vergi olarak devlete intikal ederdi.

Büyük Selçuklular devrinde topraklar öşrî, harâcî ve mîrî idi. Anadolu dışın­da, hiç bir zaman Büyük Selçuklu ordularına yetecek şekilde mîrî arazi mevcut değildi. Ferdî mülk halindeki öşrî ve harâcî topraklar da bu sebepten dolayı zaman zaman iktâ’ haline getirilmiş yahut dîvân idaresine geçirilmiştir. Bu gibi tasarruf­ların meşru olmadığı da ileri sürütebiliyordu. Bu iddialara rağmen nazarî olarak devletin toplumun maslahatı için giriştiği bu işlemlerde haklı olduğunu savunabi­liriz. Kaldı ki, toprağını işleyenin elinden bu hakkın alınması söz konusu değildi.

ANADOLU SELÇUKLU DEVLETİ (1075-1318)

XI. yüzyıl sonlarında kurulan Anadolu Selçuklu Devleti XII. yüzyılın sonla­rında en güçlü rakipleri olan Danişmendlileri ortadan kaldırdıktan sonra Mengücüklüler, Saltuklar gibi merkezî bir otorite için tehlike teşkil edebilecek mahalli hanedanları tesirsiz bırakmayı başarmışlardı. Güneydeki Küçük Ermenistan ise devlete vergi ve asker vermekteydi.

Gıyaseddin Keyhüsrev I.’in Antalya’yı (1207) ve İzzeddin Keykavus I.’un Sinop’u (1215) zaptetmeleri ile devlet Akdeniz ve Karadeniz’de iki Önemli liman elde etmiş ve doğrudan Karadeniz, Akdeniz ve Avrupa ticâretine açılmıştı. Daha sonra, Alaeddin Keykubad I. devrinde Anadolu’nun Güney kıyılarında Anamur, Alanya gibi müstahkem mevkilerin zaptı, Kırım’ın mühim bir limanı olan Soğdak’a askerî kuvvet gönderilmesi, Kahta, Çemizgezek, Erzincan, Erzurum, Ah­lat gibi çok önemli askerî ve ticarî merkezlerin zaptı, iktisadî bütünlüğü kuvvet­lendiren faaliyetlerdi. Bunun yanında ülke içersinde birçok imaretler ve bayın­dırlık eserleri meydana getirilmekteydi.

Bu devrin son zamanlarında Anadolu sınırlarında beliren Moğol tehlikesi Babaîlerin isyanı ile birlikte etkin bir şekil aldı; Erzurum zapt ve tahrip edildi (1242). Kösedağ savaşında da Selçuklular mağlup oldular (1243).

Bir yandan hükümdarı ve Selçuk kumandanlarını beslemek, diğer yandan Mo­ğol ordusunun ve ricalinin ihtiyaçlarını ve arzularını tatmin etmek, ayrıca da Mo­ğol ilhanına yıllık vergisini ve hediyelerini göndermek malî zorlukları durmadan arttırıyordu. Ağırlaşan vergiler halk üzerindeki baskıyı dayanılmaz hale getiriyor; isyanlar, savaşlar ve tedipler birbirini kovalıyordu. Buna rağmen İlhanlı askerî ida­resi Anadolu’da özellikle ticarî ve askerî yollar üzerinde bulunan başlıca merkez­lerde mutlak bir hakimiyet kurmuştu. Fakat bu hakimiyet dağlık bölgelerde, ulaştırma imkanlarının uzağında bulunan mıntıkalarda nadiren hissediliyordu.1

Anadolu Selçuklu Devleti de iktâ’ nizamına dayandığı için fethedilen top­rakların vergileri askerlere maaş olarak bağlanıyordu. Sipah denilen bu askerler, kumandanından erine kadar vergisi kendilerine bağlanan köylerde otururlar ve devletin çağrısı halinde gösterilen hizmeti görürlerdi. Bir takım vergilerin tahsi­lini ise devlet bizzat üzerine almıştı. Bu durum Osmanlılarda serbest olan ve ol­mayan tımarlar şeklinde devam edecektir. İlhanlı, Şam Atabeyliği )ve Harizmşah iktâ’lannda devlet, vergilerden pay alıyordu.

İktâ’ sahipleri ihtiyarladıkları veya öldükleri zaman, çocuklarına ancak vazife­lerinde ilk kademeyi teşkil eden iktâ’lar intikal etmekte, terfilerle kazandıkları kı­sımlar ise devlete geçmekte yahut o vazife ile yeni tayin olunana verilmekteydi.

Bir takım askerlerin mülkiyelini elde etmeden sadece nezaret ettikleri top­rakları vakfetmeleri yasal değildi. Bu vakıf mütevelliliğinin veya belli bir vakıf hasılatının sonraki nesillere bırakılarak onlara menfaat sağlanması anlamına ge­liyordu. Yine bir kısım iktâ’ toprakları da özel malikaneler haline getiriliyordu. Bu tür uygulamalar iktâ’ sistemini zayıflatmaktaydı. Böylece sistemin beslediği askerî teşkilat da dayanağını kaybetmiş oluyordu. Kösedağ muharebesi (1243) sıralarındaki Selçuklu ordusu artık büyük bir çoğunlukla ücretli askerlerden ibaretti. Böylece iktâ’lı sipahi ordusu önemini kaybetmiş, bunun sonucunda da dev­let hem iktisadî, hem de askerî yönlerden zaafa düşmüştü.

Moğol istilası da, ilk anda, iktâ’ sistemine büyük bir darbe vurmuştu. Bütün bunlara karşılık, nizam yine de beylikler tarafından muhafaza edilmiş ve Osman­lı devleti tarafından devralındıktan sonra ihya ve inkişaf ettirilerek tımar nizamı vücut bulmuştur. Zaten Müslüman olan Moğollar da İslâm teşekküllerinin varisi olmuşlardır. Nitekim Gazan Han zamanında 1303’te iktâ’ nizamı İlhanlılar tara­fından kabul edilmişti. Böylece Osmanlı hakimiyetine kadar iktâ’ nizamında bir kesiklik görülmemektedir.2

Anadolu Selçuklu Devleti Doğu ile Batı’yı birbirine bağlayan ticâret yolla­rına sahip bir transit ticâret bölgesinde kurulmuştu. Bu coğrafî konum Osmanlı devletinin de en büyük avantajlarından biriydi.

Selçuk sultanları Anadolu’da yeni bir şehir ve bölgeyi fethettikleri zaman ilk iş olarak orada cami, medrese ve zaviye inşa ediyorlar, tüccarlar ve hocalar ön­de olmak üzere Türk nüfusu buralara yerleştiriyorlardı. Anadolu’nun yurt edinil­mesi sırasında güçlerini iskan ve kolonizasyon işine, ziraata, hayvancılığa ve asayişi temine veren şehirlerdeki ahiler, XII. yüzyılın sonlarından itibaren, esnaf teşekküllerini oluşturmuşlardı.

Her sanat erbabı ayn ayn birlikler halinde teşkilatlandığı gibi, bir teşekkülü besleyemeyecek kadar az miktarda olan muhtelif meslek sahipleri de bir teşekkülde toplanabiliyorlardı. Büyük şehirlerde sanayi ve ticâret erbabının belirli yer­lerde açık veya kapalı çarşıları vardır. Esnaf buralardaki dükkanlarda çalışırdı.

Meslek ahlâkının dayanışmacı ve başkasını gözetmeci (diğergam, altrüist) olması fütüvvetten gelmektedir. Selçuk esnaf birlikleri üretim faaliyetleri yanın­da, devlet teşkilatı ile esnaf birlikleri arasındaki ilişkileri düzenlerdi. Ücretlerin tayini, fiyat, kalite ve standartların denetimi hep birliğe aittir. Bu birlikler Os­manlı esnaf birliklerinin temelidir.

YAZAR: PROF. DR. AHMED TABAKOĞLU

———————————————————————————————————————————————

1 Köprülü, 1972,77

2 Selçuklu İktâ’ nizamı hakkında bkz. Turan aynı yazı ve Akdağ, 1974,1, 36-39.

Sitemize yeni eklenen makale ve içeriklerden haberdar edilmek ister misiniz? E-mail adresinizi sistemimize kaydedin, sizi haberdar edelim. (Lütfen geçerli ve sürekli kullandığınız e-mail adresinizi kaydediniz.)