Facebook
RSS

İslâm devletin, müslüman toplumun bireylerinin geçimini garanti altına almasını farz kılmıştır. Devlet başkanı olarak; “Hz. Ömer (R.A.)in ihtiyar kadına sırtında taşıyarak un vs. yiyecek götürüp, daha sonra da beyt’ül mal’dan bu ihtiyar kadına maaş bağlaması” (1) bunun en önemli delilidir.

İslâm devleti normal olarak bu görevi iki aşamada yürütür:

Birinci aşamada devlet, bireyin çalışmasını, semereli ekonomik faaliyetlere katkıda bulunma imkân ve fırsatlarını hazırlar. Ki kendi emek ve çabasına dayanarak geçimini sürdürebilsin. Eğer birey, çalışmaktan ve geçimini tam olarak sağlayabilmekten aciz ise veya devlet anormal şartlarda iş imkanı verecek güçte değilse ikinci aşama söz konusu olur. Birinci aşamaya delil olarak yine Hz. Ömer’den bir örnek verelim “Hz. Ömer devrinde kıtlık başgösterdi, devlet kıtlıkla mücadelede kurumsal boyutta başarılı oluncaya kadar, ihtiyaçlarını temin edemeyenleri tesbit ve ihtiyaçlarını temin için görevliler atardı.” (2) İşte İslâmda devletin yapacağı iki aşama budur.

İkinci aşama da; devlet bireyin ihtiyaçlarını karşılamak için yeterli miktarda eşyayı tüketicilere sunulacak hale getirerek sosyal garanti ilkesini uygulamaya başlar.

Bakır es-SADR; Sosyal garanti ilkesinin iki esasa dayanmakta olduğunu belirtir. (3)

1-Genel dayanışma

2-Toplumun, devlete ait umumi servet kaynakları üzerindeki hakkı.

Sosyal garantinin birinci esası, bireyin zaruri ve hayati ihtiyaçlarından gayrı, konfor ihtiyaçlarının karşılanmasını gerek görmemektedir. Buna mukabil ikinci esas, daha fazla toleransla davranmakta, konfor ihtiyaçlarının ve daha üst seviyedeki bir yaşantıda gerek duyulan ihtiyaçların karşılanmasına müsaade etmektedir. Devlet her iki esasın öngördüğü seviyede ve kendi imkânları dahilinde sosyal garanti ilkesinin gereklerini yerine getirmekle mükelleftir.

Şimdi bunları teker teker inceleyelim.

1. Genel dayanışma;

Sosyal garantinin birinci esası genel dayanışmadır. Sosyal veya iktisadi yönden, hangi seviyede olursa olsunlar, sağlam ve dayanışma içinde bir toplum kurabilmek için insanların karşılıklı yardım ve ilişki içerisinde olmaları gerekir. (4) ki bunu İslâm farzı kifaye kılmıştır.

Yani bir kısmı diğer kısmının ihtiyacı için kefil olacaktır. Peygamber (S.A.V.) bunun en çarpıcı ifadesini kullanarak “Bütün mü’minlerin. birbirlerini sevmekte, birbirlerine merhamet etmekte, birbirlerine şefkat ve lütuf eylemek hususlarında misali, vücud misâlidir. O vücûddan bir uzuv hastalanınca vücûdun diğer azaları birbirlerini hasta azanın elemine, uykusuzlukla ve hararetle iştirake çağırırlar.” (5) İslâmi dayanışma ilkesinin ana temasını ortaya koymuştur.

Devletin bu genel dayanışma ilkesine dayanarak müslümanlar arasında uyguladığı sosyal garanti aslında devletin, kendi tebasını korumasını ifade etmektedir. Bu hak gereğince devlet, vazifesi icabı müslüman fertlere vekaleten onların hayatlarını güvence altına alır. Kendi yetkisi dahilinde müslümanların bu işe yetecek kadar mal vermelerini zorunlu kılar. Böylece müslümanlara farizelerini ifa etmiş ve Allah’ın emrine itaat etmiş olurlar. (6)

İslâm, müsiümanlar arasındaki genel kardeşlik ilkesiyle bu dayanışma prensibini birbirine bağlamıştır ki, bu prensip gereği yapılan yardımların sadece gelirdeki artışın bir vergisi olmadığını ispatlasın. Yapılan bu yardım aslında genel kardeşliğin pratiğe yansımasıdır. Bu yolu izleyen İslâm, kendi hükümlerine “ahlâki” bir görünüm kazandırmaktadır ki, bu da İslâmi kavram ve değerlerle uyuşmaktadır. Peygamber (S.A.V.) “Hiçbiriniz kendisi için arzu ettiğini, kardeşi için de arzu etmedikçe iman etmiş olmaz” (7) dayanışmayı imanın bir unsuru olarak belirtiyor.

Bu çerçevede bir noktayı daha belirtmemiz gerekiyor, bu ilke ile aklımıza şu soru takılabilir, islam bu ilkesi ile acaba insanları tembelliğe teşvik etmiş olmuyor mu? Tabi ki cevabımız hayır olacaktır. Bu ilke çalışmak için tüm şartlarını kullanan, fakat buna rağmen ihtiyaç sahibi olanlar için geçerlidir. Bununla ilgili olarak dayanışmaya giren dokuz sınıf vardır. (8) Bunlar:

1-Fakirler ve Düşkünler

2-Hastalar

3-Körler

4-Kötürümler

5-Yaşlılar

6-Barınaksızlar

7-Buluntu çocuklar

8-Yetimler

9-Esirler

Yani öncelik bu dokuz sınıfın içine girene aittir. Olayın bir başka yanı ise bu kadar vermeyi emreden İslâm, diğer yandan istemeyi de reddediyor.

Peygamber (.S.A.V.) “Her kime kendimden gönül hoşluğu ile arzu ederek verirsem, o mal kendisi için bereketlendirilir. Her kime de istemesinden ve harisliğinden dolayı verirsem o hırslı kimse daime yiyen ve asla doymayan bir obur gibidir.” (9) buyurarak isteme olayını da bitiriyor.

2 – Toplumun devlet mallarındaki hakkı

Sosyal garantinin ikinci unsuru da; toplumun devletin servetindeki hakkıdır. Bu şu anlama gelmektedir. Birincisi bütün toplumun tabii devlet imkanlarından istifadesi, eğitim, sağlık, dinlenme vs. gibi diğer ikincisi ise devletin hem bireyin özel yaşamını içine alması, hem de kurumsal yaşamını içine almasıdır.

Dayanışma ilkesinde belirttiğimiz gibi “devlet” teba’sını korumak zorundadır. Yalnız birinci ilkede geçerli olan zaruri ihtiyaçların sağlanmasıdır. Bu ikincisinde ise bireyin yaşam seviyesini yükseltmesidir. Buna imkan hazırlamasıdır. Cenab-ı Hak Haşr suresinde bu gerçeği şöyle ifade ediyor: “Onların mallarından Allah’ın peygamberlerine verdiği şeyler için siz ne at ve ne deve sürdünüz. Fakat Allah peygamberlerine, dilediği kimselere karşı üstünlük verir. Allah her şeye kadirdir. Allah’ın fethedilen memleketler halkının mallarından peygamberlerine verdikleri fey; Allah, peygamber, yakınlar, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. İçinizdeki zenginlikler arasında elden ele dolaşması için değildir. Peygamber size ne verdiyse, onu alın. Size neyi yasakladıysa ondan sakının ve Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı şiddetlidir.”(10)

İslâm’da devletin gelirlerinden bir tanesi de “fey”dir. Fey, kâfirlerin mallarından ganimet ve haraç kabilinden müslümanların eline geçen şeylerdir. Ganimet ise, müslümanların kâfirlerden aldıkları maldır. Ayette belirtilen “O mallar Allah’a ve Resulüne aittir” ifadesi, bize onun hükümlerini yaşamak ve yaşatmak için var olan bir otoriteden bahsetmektedir ki bu da İslâm devlettir. Devamında “o maldan……….ların hakkı vardır” anlamı ise de, devletin malından müslüman toplumun hakkının olduğu belirtilmektedir.

Elmalı Hamdı Yazır bu ayeti tefsirinde konuya şu şekilde yaklaşmaktadır. “Hz. Peygamberin vefatından sonra onun için ayrılan hisse artık, ortadan kalkmıştır. Ondan sonra ise resulde yoktur. Resulullah bunu alması, tebligatına karşılık ücret almadığını göstermek için onun hak ettiği malı, peygamber olması sebebiyle değil devlet başkanı olması yönüyle düşünmek gerekir. O halde bu beşte birlik hisse, Müslümanların yararına olan işlere sarf edilir ki, sınır bekçileri, ülke kadıları, dini ilimler ve onların vasıtalarıyla uğraşan ilim adamları, Öğrenciler, ayrıca imamlar, müezzinler ve müslümanların umumi menfaatlarıyla ilgili işlerle meşgul olup da herhangi bir kazanç elde edemeyen diğer kimseler ve bunlara ek olarak kazanç temininden aciz olanlar da bu cümledendir…, “zenginler arasında dolaşan devlet olmasın derken de” “malın zenginler arasında dönen bir servet halinde kalmaması için ganimeti, tek başlarına olan ve iş başında bulunanlar arasında paylaşmayın da, zikredildiği şekilde fakir ve ihtiyaç sahibi sınıflara da Allah için birer hisse veriniz.” (11)

Gerek ayet-i kerimenin ifadesi, gerekse tefsiri yukarıda belirttiğimiz tezimizi doğrulamaktadır.

İkinci ilkede, bireyle birlikte kurumsal boyutunda olduğunu belirtmiştik. İslâm devletinde “beyt’ül mal” var. Beyt’ül mal’ın değiş varyasyonda gelirleri mevcuttur. İşte İslâmi yapıda bu beyt’ül mal’dan iş sahibi ferdin de işini ilerletmesi için veya borçlanmışsa borcunu ödemek için kredi almak gibi bir hakkı vardır. Muhammed Hamidullah konuda şunu ifade etmekte: “Borca batmış olanlara yapılan bu yardım Halife Ömer (R.A.) tarafından geliştirilmiştir. O bu imkânlardan geçici bir ve zaruret içine düşen müreffeh ve zengin kimselere dahi yardım şeklinde değil, fakat sadece ödünç para vermek suretiyle istifade ettirmiştir. Halife bu ödünç paraları Bey’tül maldan olmak üzere faizsiz meselâ altı aylık taksitler halinde ödenmek üzere bir esasa bağlamıştır. Bizzat Hz. Ömer dahi bu şekilde ödünç para almak âdetindeydi. Bey’tül mal (Hazine) de onların ticaretinden husule gelen kârın yüzde muayyen bir nisbetine iştirak ederdi. Fakat bu iştirak yalnız kara değil aynı zamanda muhtemel zarara da şamildi.” (12)

Bu da gösteriyor ki İslâm devleti, muhtaç olan olsun, olmayan olsun, her bireyin sosyal garantisidir. Bu garanti müslüman olan veya olmayan her İslâm devletinde yaşayan birey için geçerlidir. B. Es-Sadr bununla ilgili olarak Hz. Ali’den şu örneği veriyor.

“Hz. Ali dilencilik yapmakta olan âma bir ihtiyara rastlar ve “Bu ne” diye sorar. “Hıristiyan biri” diye cevap verirler. Hz. Ali de şöyle der: “Yaşlanıncaya kadar onu çalıştırdınız. Sonra da onu saf dışı ettiniz. Ona bey’tül maldan yardımda bulunun.” (13)

YAZAR: M.TEVFİK GÖKSU

———————————————————————–

(1)M. Yusuf  Kandehlevi “Hadislerle Müslümanlık” Çev: Ahmet M. Büyükçınar, A. Ömertekin, Ö. Tarık Harman – Kalem Yayınevi 1980 C: 2 S: 790

(2)Kandehlevi a.g.e. C: 2 S: 787

(3)Es-Sadr a.g.e. C: 2 C: 321 vd.

(4)Beşer a.g.e. S: 37

(5)Sahih-i Müslim ve Tercemesi “Kitâbu’l birr …” Çev: Mehmed Sofuoğlu – İrfan Yayınları -İST- 1970. C: 8 S: 52 H. No: 65

(6)Es-Sadr a.g.e. C: 2 S: 322

(7)Müslim “İman” C: 1 S: 105 H. No: 71 (Sofuoğlu)

(8)İzeddin Belik “Ayet ve Hadislerle İslâmi Hayat” Çev: İbrahim Cücük, Dr. Vecdi

Akyüz, Dr. Salim Öğüt- iklim Yay. – İST – (Tarih Yok) C: 3 S: 81.

(9)Müslim “Zekat” C: 3 S: 226 H. NO: 98 (Sofuoğlu)

(10)Haşr -6-7

(11)Elmali M. Hamdi YAZIR “Hak Dini, Kuran Dili” sadeleşmen: Komisyon Azim Dağıtım – İST – Tarih yok – C: 7 S: 489 vd.

(12)Muhammed HAMIDULLAH “İslâm Peygamberi” Çev. M. Sait Mutlu – Salih Tuğ-İrfan Yay-İST.- 1966 C: 2 S: 266

(13)Es-Sadr a.g.e. C: 2 S: 329




Sitemize yeni eklenen makale ve içeriklerden haberdar edilmek ister misiniz? E-mail adresinizi sistemimize kaydedin, sizi haberdar edelim. (Lütfen geçerli ve sürekli kullandığınız e-mail adresinizi kaydediniz.)