Facebook
RSS

G İ R İ Ş

Bilimsel araştırmalarda konu belirlemenin çok önemli bir yeri vardır. Zira konu araştırıcı için ilgi çekici olmakla beraber zamanın fikir hareketleriyle de yakından ilgili olursa faydalı olur. Bugün hala dünya izimlerin etkisinden kurtulmuş değildir. Bir zamanlar kapitalizm ile komünizmin paylaştığı iki ayrı ve düşman blok görüntüsü veren yerküresi bunların birbirine etkisi demek olan karma ekonomi esaslarını uygulamakla beraber yer yer sistem ve düzen tartışmaları olmakta ve hatta bu bazen silahlı çatışmalara kadar gitmektedir.

İslam’ın da kendisine mahsus, sui jenerist (kendine özgü) bir sistemi bulunduğu hususu Müslüman olmayan yazarlar tarafından bile ileri sürülmekte; yalnız bireyci ve yalnız toplumcu olan sistemlerin yanında hem bireyci ve hem de toplumcu yönü bulunan İslam ekonomisinin esaslarının araştırılmasının insanlık âlemi için faydalı olacağı düşünülmektedir.[1] Roma hukukunun yanında İslam hukukunun varlığını kabul edenler aslında İslam’ın da ekonomik bir sistemi olabileceğini teorik olarak kabul etme durumundadırlar. Ancak böyle bir iddianın yani İslam’ın kendisine mahsus bir ekonomik düzeninin var olduğu görüşünün İslam’ın kaynaklarına dayanılarak bilimsel delillerle ispat edilmesi ve ondan sonra İslam’ın da bir ekonomik sistemi vardır, denilmesi daha doğru olur.

İşte biz bugünkü ekonomik düzenin grev, lokavt, toplu sözleşme, enflasyon, fiyat tahdidi, kredi tahsisi, teşvik ve destekleme yolları gibi arızalarına rağmen istihdamı ve refahı sağlamaya çalışırken acaba İslam’ın ekonomik kurumları nelerdir ve bu konularda ne gibi esaslar getirmiştir diye bir araştırma yapmaya niyet edip karar verdik.

Metod olarak İslam ekonomisi tarihi bir vakıa olarak ele alınıp incelenebilir. Hz. Peygamber dönemi, Raşit halifeler, Emeviler, Abbasiler, Selçuklular veya Osmanlılar zamanlarındaki ekonomik düzen ele alınıp araştırılabilir. Fıkha yani İslam Hukukuna göre bir araştırma yapılıp bir mezhebe veya mezhepler arasındaki ayrılıklar belirtilerek birkaç mezhebe göre bir araştırma yapılabilir. Sadece Hz. Peygamber’in hadislerine dayanarak İslam ekonomisinin esaslarını tespit etmek de mümkündür. Ebu’l Ala el-Mevdudi, İslam ekonomisinin esaslarını tespit etmek için eski eserlerimizdeki alış-veriş, sarraflık ve icare gibi mali işlerin ve ekonomik kuralların çoğuna günümüz insanının pek ihtiyacı kalmamış olduğundan bu eski fıkıh kitaplarından ziyade Kuran’a ve hadislere dayanmayı tavsiye etmektedir.[2] Enver İkbal Kureşi de faiz ayetlerini iktisadi açıdan inceleyen ilk müfessirin Fahraddin er-Razi olduğunu ileri sürmektedir.[3]

Bu durumda biz Kuran-ı Kerim’e göre bir araştırma yapmaya karar verdik. Yalnız bu araştırmanın zamanımız açısından faydalı bir çalışma olabilmesi için takip edilecek olan yolun önemi çok büyüktür. Çünkü burada sadece kaynak tefsirlere dayanmak eseri kısır hale getirebilir. Bunun için biz lügat, sarf, nahiv, belagat ve fıkıh usulü yönünden ayetin konumuz açısından ifade ettiği manayı anlamaya çalıştık. Bu manalardan kaynak tefsirlerde bulunanlarını oralardan naklettik. Eğer ayetten anladığımız mananın yerini kaynak tefsirlerde bulamadıysak dayandığımız dil kuralını açıklayıp niçin o manayı verdiğimizin sebebini belirtmeye çalıştık.

Bir nevi ekonomik tefsir diyebileceğimiz bu çalışmayı hazırlarken şöyle bir yöntem ve sıra takip ettik. Önce Kuran-ı Kerim’i baştan sona okuyup ekonomi ile ilgili olduğunu kabul ettiğimiz ayetleri tespit edip bir araya getirdik. Bunların kelimelerinin kök anlamlarını lügat kitaplarından bulup bu kök mana ile ekonomik anlam arasında bir ilgi kurmaya çalıştık. Sonra kaynak tefsirlerimizde bize yarayacak bilgiler varsa elimizden geldiği kadar onları toplamaya gayret ettik. Eğer bizim kök mana ya da herhangi bir dilbilgisi kuralı yardımı ile anlayıp çıkardığımız bir esas varsa bunu bir hadis veya İslam tarihinde cereyan etmiş bir olay ile desteklemeye özen gösterdik. Böylece ayeti tefsir ettikten sonra bu yoruma dayanarak ayetten ekonomik esaslar çıkardık. Topladığımız ayetlerin tefsiri bu şekilde bittikten sonra bulduğumuz bütün esasları ayrı ayrı fişlere yazarak konularına göre tasnif ettik. Bu suretle iki bölümden meydana gelen yani deliller ve hükümler, istidlal ve esaslar kısımlarından teşekkül etmiş olan bu eser meydana gelmiştir.

Araştırmamızın konusu tefsir ile alakalı olduğu için lügat, sarf, nahiv, belagat, fıkıh İslam hukuku ve fıkıh usulü konularında yazılmış olan eserler başvurulacak kaynaklar arasında olmalı idi. Ana mesele tefsir olunca Fahraddin er-Razi, Kadı Beyzavi, İbn Kesir, Alusi, Reşid Rıza, Elmalılı Hamdi YAZIR ve Mehmet Vehbi gibi zatların eserlerini temel kabul ettik. Bununla beraber Cassas ve İbn Arabî gibi ahkâm tefsiri yazan iki zatın Ahkâm-ül Kuran’larını da faydalandığımız eserler arasında sayabiliriz. Kelime ve lügat yönünden Rağıb’ın Müfredat’ı ile Mütercim Asım Efendi’nin Kamus’u esas kaynağımız oldu.

Yer yer ihtiyaç duyulduğu zaman es-Serahsi’nin el-Mebsut’u, Kasani’nin Bedayi’i, Ebu’l-Hasen’in Kuduri’s, el-Merğınani’nin el-Hidaye’si, İbn-ül Hümam’ın Feth-ul Kadir’i, Molla Hüsrev’in Dürer’i, İbn Abidin’in Dürrü’l Muhtar’ı, Seyyid Sabık’ın Fıkh-üs Sünne’si ve Ömer Nasuhi Bİlmen’in Hukuk-ı İslamiyye Kamusu gibi fıkha ait kitaplar ilk müracaat ettiğimiz eserler arasındadır.

Ayrıca konumuz olan İslam Ekonomisi ile ilgili bulunan Ebu Yusuf’un Kitab-ül Harac’ı, Ebu Ubeyd Kasım b. Sellam’ın Kitab-ül Emvali, el-Maverdi’nin Ahkam-üs Sultaniyye’si, Ebu Yala el-Ferra’nın Ahkam-üs Sultaniyyesi, el-Gazli’nin İhya’si, İbn Teymiye’nin el-Hisbe’si ve es-Siyaset_üş Şeriyyes’si, İbn Katim el-Cevziyye’nin İ’lam-ül Muvakkıin’i ve et-Turuk-ul Hukmiyye’si, İbn Haldun’un Mukaddime’si ve el-Kettani’nin Nizam-ül Hukumet-in Nebeviyye’si gibi kitaplardan faydalandık. Yine bu konuda yazılmış bulunan yeni eserlerden ve Türkçeye çevrilmiş olan tercüme eserlerden de yararlandık.

Bu eserimizi yazarken karşılaştığımız zorluklardan birisi de terim meselesi olmuştur. Bugün dünyanın hiçbir yerinde devlet düzeninde İslam kanun ve kuralları uygulanmadığı resmi terimler İslam’ın getirdiği esaslarına aykırı düşmektedir. Mesela İslam’da sermaye vergisi, varlık vergisi veya gelir vergisi vardır, sözlerinin her biri ya eksik veya yanlıştır. Çünkü ekonomik bir terim olan sermaye zamanımızda sabit ve döner olmak üzere iki kısma ayrılmaktadır. Hâlbuki İslam’da sabit sermaye dediğimiz makine ve tesislerden vergi alınmaz. Yine oturulan ve kirada olan evlerden de bir vergi alınmaz.

Diğer taraftan “Allah” ve “Resul” kelimelerinin ifade ettikleri ekonomik anlamı terimleştirebilmek de oldukça güçtür. Toplumun sahip olduğu amme yani kamu haklarına fıkıh-İslam hukuku dilinde “hukukullah” denildiği bilinmektedir. Buna göre Allah lafzına ekonomik anlam olarak toplum, cemiyet, kamu, amme veya devlet kelimelerinden hangisi karşılık olarak kullanılır bunun belirlenmesi gerekir. Zira Kuran’da “Allah’a karz-ı hasen verin”[4] buyrulurken bu, “devlete ödünç verin” demek mi, yoksa “topluma ödünç verin” demek mi bir karar verilmesi gerekir. Biz bunu devlete veya kamuya ödünç verin manasında anlıyoruz.

Böyle bir çalışmayı yaparken bana yardımcı olan herkese, maddi ve manevi katkıda bulunanlara teşekkür ediyorum. Ayrıca daha böyle nice çalışmalar yapmam hususunda bana avn-ü inayetini esirgememesi için Cenab-ı Hakk’a niyaz ediyorum. Çalışmak bizden başarı, Tevfik ve inayet ise Allah Teala’dandır.

EKONOMİK DÖNEMLER

Ekonomik hayatın insanlıkla ilgili bir disiplin olduğu hayvan topluluklarında iktisadi olayların insanlardaki şekliyle cereyan etmediği ekonomi ilmi ile uğraşanlar ve araştırıcılar tarafından ortaya konmuş bir gerçektir.[5] Nerede bir insan topluluğu varsa orada mutlaka ekonomik kanunlar ve dolayısıyla ekonomik olaylar var demektir. İnsanoğlunun toplum halinde birlikte yaşama özelliği onun kendi benliğinden geldiği için toplumun hareket ve davranışlarının bir neticesi olarak meydana gelen bu sosyal ve ekonomik kanunları hiçbir güç yürürlükten kaldıramaz. Öyleyse yapılacak tek şey bu iktisadi kural ve kanunları ve iktisadi olayları anlamak ve ona göre hareket etmek olur.[6]

Evet, ekonomik hareket ve davranışlar yani iktisadi olaylar insanlıkla beraber yaşaya gelmiş ve o kadar da eski olan hadiselerdir. Ancak bu ekonomik olaylar her zaman aynı görüntüyü vermemiş değişik zamanlarda değişik şekiller göstermiş ve değişe değişe bugüne kadar gelmişlerdir. Belki ihtiyaçların tatmini demek olan ekonomik hareketlerin gayesi[7] değişmeyip hep aynı kalmış; ancak bu gayeye ulaşmak için kullanılan vasıtalar ve takip edilen yolların tekâmül ettiği ve değişip geliştiği açık bir gerçektir. Yalnız ekonomik hareketlerin değişmesi sadece icat ve keşiflerin etkisiyle olmamış aynı zamanda toplumun bünyesiyle orantılı olarak sosyal olaylarla birlikte gelişmiştir. Zaten ekonomik ve sosyal olaylar birbirine zıt kanunlara değil, uygun ve aynı genel kanunlara bağlıdırlar. Hatta bu ekonomik ve sosyal olayların hepsi biyolojik olaylarda olduğu gibi aynı genel kanunlara tabi olup hep aynı noktaya uyarlar. Konuyla ilgili olan Gaetan Pırou’nun şu cümlesini burada dile getirmek tam yerinde olacaktır. O şöyle diyor: “Toplumlar da biyolojik organlar gibi doğar ve önceleri aynı kanunlara uyarlar. Sonradan zihnin tasavvur ettiği bir ideale doğru yönelerek daha çok insana özel bir şekilde gelişirler.”[8]

Büyük bir İslam düşünürü olan İbn Haldun tarafından Kuran’a dayanılarak çok önceleri ortaya atılmış bulunan bu fikirler, daha sonra Montesquieu, Jan Jack Rousseau, Thomas Robert Malthus ve Auguste Comte tarafından benimsenmiş ve geliştirilerek sistemleştirilmiştir.[9] İbn Haldun sosyal olayların biyolojik bir grafik izlediğini devletlerin ve toplumların doğup geliştiğini daha sonra da yaşlanıp çöktüğünü açık açık anlatmaktadır.[10]

Kuran’ın bu konuyla ilgili ayetlerinde şöyle buyrulmaktadır. Her milletin belli bir eceli vardır. Onların eceli geldi mi, ne bir an geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler.[11] Allah, gökleri gördüğünüz herhangi bir direk olmadan yükselten, sonra Arş’a kurulan, güneşi ve ayı buyruğu altına alandır. Bunların hepsi belli bir zamana kadar akıp gitmektedir. O, her işi (hakkıyla) düzenler, yürütür, ayetleri ayrı ayrı açıklar ki Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanasınız.[12] Onlar, kendi nefisleri(nin yaratılış incelikleri) hakkında hiç düşünmediler mi? Hem Allah, gökler ile yeri ve ikisi arasındakileri ancak hak ve hikmete uygun olarak ve belirli bir süre için yaratmıştır. Şüphesiz insanların birçoğu Rablerine kavuşacaklarını inkâr ediyorlar.[13] Gökleri ve yeri hak ve hikmete uygun olarak yaratmıştır. Geceyi gündüzün üzerine örtüyor, gündüzü de gecenin üzerine örtüyor. Güneşi ve ayı da koyduğu kanunlara boyun eğdirmiştir. Bunların her biri belli bir zamana kadar akıp gitmektedir. İyi bilin ki O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.[14]

Görüldüğü gibi bu ayetlerde insanların, milletlerin, yıldız, ay, güneş ve göklerin, gece ile gündüzün, belirli bir zaman süreci için yaratıldıkları ve hepsinin belli bir ömrü olduğu bildirilmektedir. Özellikle Onlar, kendi nefisleri(nin yaratılış incelikleri) hakkında hiç düşünmediler mi? Hem Allah, gökler ile yeri ve ikisi arasındakileri ancak hak ve hikmete uygun olarak ve belirli bir süre için yaratmıştır, ayetinde insanlar ile diğer yaratıklar arasında bir bağıntı kurulması, birbirine benzetilmesi ve araştırma yapılması lazım geldiği açıklanmaktadır. Kadı Beyzavi, bu ayete insanların önce kendilerini öğrenip diğer şeyleri buna benzetmeleri gerektiğini birinci mana olarak vermiştir.[15]

Bu konu ile ilgili olarak Kuran’da daha açıklayıcı ve canlıların birbirine benzer birer toplum olduklarını ifade eden şu ayet adeta bize bilgi üretmede analoji* yolunu önermektedir. Yeryüzünde gezen her türlü canlı ve (gökte) iki kanadıyla uçan her tür kuş, sizin gibi birer topluluktan başka bir şey değildir. Biz Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonunda hepsi Rablerinin huzuruna toplanıp getirilecekler.[16]

Ekonomi tabii-doğal bir oluştur; nasıl fizik ve kimyanın kendisine mahsus kanunları varsa ekonominin de doğal kanunları vardır. İnsanoğlu bu kanunları değiştirme imkânına sahip değildir. Nasıl maddeden yerçekimi özelliğini kaldıramıyorsak ve onun düşmesini engel olamıyorsak bireyden de onun mal ve mülk edinme özelliğini ve mülkiyet eğilimini kaldıramayız ve onu bu bencillikten vazgeçiremeyiz.[17]

“Herkes kendi tabiatına göre iş yapar”[18] Bu ayetin aslında geçen “şakilet” kelimesi her ne kadar tabiat, adet, din, huy, niyet, karakter, cibilliyet, fıtrat ve tabii yol gibi çeşitli ve birbirine yakın manalarla tefsir edilmiş ise de en kuvvetli ve kapsamlı anlam olarak fıtrat ve tabii yol anlamı verilmiştir.  Yani herkes, kendi hal ve mizacına uygun olan tabii yolda hareket eder. Diğer bir deyişle özel duygularına göre iş yapar.[19]

O halde fıtratı ve tabiatı değiştirmeye kalkmaktan çok ona uymanın gerekliliği böylece ortaya çıkmaktadır. Buna göre insanın hareket tarzı şöyle olmalıdır diyebiliriz. İnsan fizik kanunlarından faydalanarak uçmayı ve aya gitmeyi nasıl başarmış ve bunu mümkün hale getirmişse o yine ekonomik kanunlardan faydalanarak insandaki mülkiyet meylini daha faydalı bir şekle sokabilir.

Diğer taraftan kim bu insan doğasında var olan doğal meyilleri (kanunları) en iyi keşfeder ve bunlardan en çok faydalanmaya bakarsa o, tabiattaki kurulu düzene uymuş ve bu düzen içersinde vazifesini yapmış olur. Kendi başına bir düzen kurmak isteyenler veya kurulu gerçek düzeni bozanlar ve ona karşı gelmek isteyenler ise hem genel düzene zarar verir, hem de kendilerini yok ederler.[20]

Şu bir gerçektir ki, hangi millet söz konusu olursa olsun, ekonomik teori esas noktaları itibariyle aynı olarak karşımıza çıkar. Türkiye, Fransa, Amerika ve Rusya’da kıymet ve fiyat konuları arz ve talebin bunlar üzerindeki etkisi para hacminde bir genişleme veya daralmanın ekonomik akisleri aynı mekanizmalara uyar. Şu halde bu mekanizmaları kaldırırken milli sınırla düşünülmesini ikinci plana bırakmak yerinde olur.[21] Yoksa tabii oluşa müdahalede bulunmuş oluruz ki, bu bize hiçbir fayda sağlamaz.

Buraya kadar ekonomik olayların karakteristik özelliklerinden bahsetmiş olduk. Bunu tarihi oluşu içersinde ele alarak, daha etraflı ve belirgin bir şekilde dönemlere ve çağlara ayırıp bu dönemleri anlattıktan sonra da sözü çalışmamızın konusuna getirmenin faydalı olacağı kanaatindeyiz.

Biz, ekonomik dönemleri daha çok mübadele şekilleri bakımından ele alacak, mübadele vasıtası, faiz yasağı ve serbestliği ayni mübadele, para ile mübadele (istihdam) gibi esaslar üzerinde duracak daha sonra çalışmamızla ilgili konulara doğru geleceğiz. Adını ettiğimiz bu konuları şu şekilde bölümlere ayırabiliriz.

1- Aile Ekonomisi Dönemi,

2- Ayni Mübadele Dönemi,

3- Para ile Mübadele Dönemi,

4- Emek Mübadelesi Dönemi.

1-    Aile Ekonomisi Dönemi:

Aile ekonomisi deyimi belki söylenmek isteneni tam olarak ifade etmemektedir. Ancak bu dönemde üretim ve tüketim işleri hep aile içersinde yapıldığından hem en küçük hem de en büyük ekonomik birlik aile olduğundan ve aile ekonomik, sosyal ve hukuk alanında önemli bir yer tuttuğundan aile ekonomisi demeyi daha uygun bulduk.

Bazı yazarlar ekonomik hayatın gelişmesini iktisadi teşebbüs şekilleri bakımından ele alarak bunun ilk basamağını ailenin teşkil ettiğini ileri sürüyorlar.

Bu dönemde aile reisi olarak babayı görüyoruz. Babanın aile üzerinde birçok hakları olduğu gibi karısı ve çocuklarına karşı da birtakım görevleri de vardır. Yani burada aile babaya bağlı pederşahi (patriarchal) bir kuruluştur.

İktisadi teşebbüs deyimine verdiğimiz bu birinci anlam ile iktisadi teşebbüsün ilk şekli aile olmuştur. Yani üretim aile içinde aile tarafından ve aile bireyleri için yapılırdı. Aile bireyleri, hem üreticileri hem de tüketicileri meydana getiriyordu. Aile bireylerinden her biri hepsi için çalışıyor ve her biri bütün diğerlerinin üretim faaliyetlerinden faydalanıyordu.[22]

İlk insanlar aile halinde yaşıyorlardı. Birey olarak yaşayanlar hemen hemen yok gibiydi. Aile içersinde basit de olsa küçük çapta bir iş bölümü vardı. Kadın evde yemek yapıyor temizlik işleri ile uğraşıyor çocuk yetiştiriyor ve evde yapılan işlerde kocasına yardım ediyordu. Erkek ise daha çok dışta çalışıyor av avlıyor, meyve topluyor ve her türlü saldırıya karşı evini ve ailesini koruyordu.

Söz konusu dönemde insan hürdü; kimseye sorup danışmadan istediğini yapabilecek bir durumda idi. Ancak bilim ve teknik henüz gelişmemiş bir durumda olduğu için büyük zorluklarla karşı karşıya bulunuyordu. İhtiyaç maddelerinin fazlalarını, daha sonraki yıllara bırakmak için depolayarak onları çürümekten akıp kokmaktan alıkoyacak imkânlara sahip değildi. Bu zorlukları özet olarak şu üç noktada toplayabiliriz.

a) Av ve meyve bulamadığı zaman ve günlerde aç kalma tehlikesi vardı.

b) Bol yiyecek maddeleri temin ettiği günlerde ise ihtiyaçtan arta kalanlarını çürümeye bırakmak zorunda idi.

c) Böylece insanoğlu bolluk zamanlarında bolluk içersinde, yokluk zamanlarında da yokluk içersinde yaşıyordu.[23]

Bu dönemde ailenin hem üretici hem de tüketici durumda olduğunu söylemiştik. Yeme, içme, giyme ve barınma gibi bütün ihtiyaçlar aile fertleri tarafından üretilen mallarla giderilirdi. Ailelerin tarlaları, bağ ve bahçeleri olduğu gibi inek, koyun, keçi ve tavuk gibi eti, sütü, yağı, kılı, yünü, derisi ve yumurtası için beslediği hayvanları da vardı. Yoksa mübadele henüz gelişmediğine göre insan bu ihtiyaçlarını nasıl giderecekti?

Bu aile ekonomisi döneminde insan, ihtiyaçlarını çok basit olarak giderdiği için geçimini temin edeceği herhangi bir meslek ve sanatın sahibi değil, ihtiyaçlarla ilgili olan bütün meslek ve sanatlardan az-çok anlar bir durumdadır. Mesela kestiği sığır ve keçinin derisinden çarık, koyunun yününden elbise yapar ve giyerdi. Mübadele kavramı hayatın uygulama alanına girmediği için de ihtiyaçlar komşudan ödünç olarak alınıp sonra malın aynı cinsinden ödeme yapılırdı.

Aile ekonomisinin en karakteristik özelliği mübadelesiz bir ekonomik hayat oluşudur, diyebiliriz.

Aile ekonomisi döneminden sonra ayni mübadele devri gelmektedir. Fakat bu dönemlerin birbirinden kesinlikle ve tam olarak ayrıldığı ve birinci devirden ikinci döneme yavaş yavaş değil de birdenbire-hemen geçildiği söylenemez. Bu dönemlerin toplumun bünyesi ile yakından ilgisi bulunduğu için zaman itibariyle farklılıklar gösterdiği gibi yer itibariyle de ayrı ayrı özelliklere sahiptir. Mesela şehirler mübadele ekonomisine geçmiş iken daha hala aile ekonomisi döneminde bulunan köyler olabilir. Hatta bugün bile bazı zaman köylerimizde ödünç mal alıp verme işi uygulanmaktadır, diyebiliriz.

2- Ayni Mübadele Dönemi:

Trampa devri diyebileceğimiz bu dönemin özelliği ailenin ve aile bireylerinin her şeyi bilir ve yapar durumdan biraz ihtisaslaşmaya doğru kaymış olmasıdır. Mesela üretim ve tüketim yine yapılır. Ancak üretim için dükkân, imalathane veya ayrılmış özel bir yer mevcut değildir. İhtiyaçları doğrudan doğruya tatmin eden tüketim ise genel olarak her devirde olduğu gibi yine aile içersinde olmaktadır. Daha henüz para bulunmadığı için zaten tedavülden da bahsedilemez. Mübadelenin de ancak malın mal ile değiştirilmesi anlamına gelen ayni mübadele, yani trampa şekli vardır.

Elde olmayan bir takım hadise ve sebepler insanları malı mal ile değiştirmeye sürüklemiştir. Bir afet sebebiyle tarlasındaki harmanını sellere kaptıran bir ziraatçı-çiftçi birkaç koyun ve sığır vererek komşusundan yıllık tüketeceği buğdayı almıştır. Bazılarının çalışmaları faydalı bir sonuç vermediğinden bunlardan biri diğeri ile işbirliği yapmak zorunda kalmış olabilir.

Belli maddelerin üretilmesi konusunda zamanla doğal olarak veya çalışıp gayretleriyle sonradan bir üstünlük kazanmış olan aileler kendi ihtiyaçlarından daha fazla bir üretim yapmayı ve bu fazla üretilen malları çeşitli düşüncelerle başka ailelere devretmeyi öğrenmişlerdir. Bu malı devretme ve verme işi başlangıçta hibe şeklinde olmuş olabilir. Fakat sonraları zamanla aileler başkalarına verdikleri şeylerin karşılığını beklemeye başlamışlar ve bu suretle de trampa meydana gelmiştir.

Adam Smith trampayı insanlar için doğal bir meleke olarak kabul etmiştir. Fakat gerçekte ilk ekonomik organ olan kendi kendine yeter ilk iktisat özelliğine sahip bulunan aile ekonomisi safhasında trampaya lüzum yoktur. Ancak yukarıda söylediğimiz gibi bir takım sebepler insanları buna sevk etmiştir. Zaten insanlar trampayı ancak uzun bir gelişme döneminden sonra bulup öğrenebilmişlerdir.[24]

Aile ekonomisinde bireyler, artan ihtiyaç maddelerinin beklemeye elverişli olmayanlarını eriyip çürümekten alıkoyamadıkları gibi kendilerine yeter derecede geçim vasıtası temin edemedikleri zaman da açlıkla karşı karşıya bulunuyorlardı. Yani onlar buldukları zaman yiyip karınlarını doyuracaklar; fakat bulamadıkları vakit de aç kalarak gezip dolaşmak zorunda kalacaklardı.

İnsan düşüncesinde ve hayatında, teori ve pratiğinde dinlerin çok önemli etkileri olduğu açık bir gerçektir. İnsanlık bu sıkıntılardan, açlık ve sefalet durumlarından yine dinin emir ve buyruklarını yerine getirmek sayesinde kurtulmuşlardır. İnsanlar çalışmak için gittikleri yerlerden akşamleyin evlerine dönerken ibadet yerlerine uğruyor, hem Allah’a ibadet ediyor ve hem de ellerindeki malları değiştiriyorlardı. Kendi ihtiyaç fazlasını veriyor ve ihtiyacı olan malları da alıyordu. Bununla beraber eğer geriye yine fazla bir mal kalıyorsa onları da bozulmaz, akıp kokmaz mallarla değiştirip evinde bunları depo ediyordu. Sonra av avlayamadığı ve meyve toplayamadığı günlerde tekrar ibadet yerlerine gidiyor ve günlük ihtiyacı olan mallarla değiştiriyordu.

Üç büyük din olan Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet’te günlük, haftalık ve yıllık ibadetler vardır.[25] Bu ibadetlerin kendi dinine mensup olan kimselerin ekonomik ve sosyal hayatları ile yakından bir ilgisi vardır. İlahi kabul edilsin veya edilmesin bütün dinlerde topluca yapılan ibadetler vardır. Totemizm’deki intişuyuma ayini, Şamanizm’deki örüssara (sürüleri otlatmaya çıkarma ayı) bayram töreni ve Hindistan’da Vedizm’in bir gereği olarak açık havada yapılan ibadetler bunun açık örnekleridir.[26]

Bu değiştirme ve mübadelenin bütün çevreyi içersine alabilmesi için haftada bir gün meydan yeri denilen alanda toplanıyor, hem haftalık ibadetlerini icra ediyorlar hem de daha geniş bir çapta mübadele alış-veriş yapıyorlardı.[27]

Bu ibadet icrası ve mübadele işinin daha geniş olarak bütün memleket halkına şamil olması için dinler senenin birkaç gününü bayram ve hac günü olarak ilan etmiştir. Böylece insanlar her taraftan gelerek yılda bir defa bir yerde toplanır, hem yıllık ibadet ve ayinlerini yaparlar ve hem de ellerindeki malları değiştirip mübadele ederlerdi.[28]

İşte bu ibadetler böyle topluca ifa edildikten sonra insanlar ihtiyaçlarını görürlerdi. Mesela tanrılara sunulan kurbanlar, halk arasında taksim edilir. Yerlere arpa ve buğday gibi bazı tahıllar serpilir ve böylece bolluk olacağı inancı ile çalışmalara girilirdi.

İslamiyet’te de haftalık ibadetleri yerine getirmek için büyük meydanlarda yapılan Cuma mescitleri[29] bir çeşit toplantı yerleri oluyordu. Hatta bir ihtiyaç için dilekte bulunan bir kişinin, fakir ve muhtaçları men etmek değil, kesilen kurbanlardan bunlara Allah için vermesi gerekiyordu.[30] İslam düzeninde de Allah için kesilen bu kurbanların etleri üç kısma ayrılır, bunlardan bir kısmı da muhtaç durumda olan fakir fukara ve garip gurabaya dağıtılması hususuna işaret ediliyordu.[31]

İster ayni mübadele olsun, ister para ile mübadele olsun haccın bunlara hazırladığı imkânlar da inkâr edilemeyecek kadar büyüktür. Kuran-ı Kerim Müslümanlar arasında doğacak fikir ve düşünce ihtilaflarına yer bırakmamak için hacda mübadelenin günah olmadığını bildirerek şöyle diyor: “(Hac mevsiminde ticaret yaparak) Rabbinizin lütuf ve keremini istemekte (alış-veriş yaparak mübadelede bulunmakta) size bir günah yoktur. Arafat’tan ayrılıp (sel gibi Müzdelife’ye) akın ettiğinizde, Meş’ar-i Haram’da Allah’ı zikredin. Onu, size gösterdiği gibi zikredin. Doğrusu siz onun yol göstermesinden önce yolunu şaşırmışlardan idiniz.”[32] Yani buna göre hac aylarında olsa bile kazanç ve ticaret ile rızıklarınızı ve kendinize lazım olan ihtiyaç ve şeyleri kazanıp elde etmekten yasaklanmış değilsiniz. Bilhassa hac için olan emir ve buyruklara uymak şartıyla hac ticaret yapmaya, alıp satmaya ve kazanç için çalışmaya mani değildir.

Cahiliyet döneminde Araplar hac mevsiminde Ukaz, Mecenne ve Zülmecaz gibi Pazar ve panayırları açarlar ve geçimlerini oralardan temin ederlerdi.[33] İslam dini gelip düşünce ve fikirde bir değişiklik olunca Müslümanlar hacda böyle bir davranıştan çalışıp kazanmaktan ve alıp satmaktan sakınmaya başlamışlardı. İşte bunun üzerine bu ayet nazil olmuştur.[34]

Fahreddin Razi’nin açıklamasına göre bu ayetin iniş sebebi şöyledir: Bir kimse Abdullah İbn Ömer’e başvurarak “Ben hem işçilik yapar, hem de hac ederim. İnsanlar bana çalışarak hac ettiğim için senin haccın olmaz, dediler. Ticaret yapmam benim haccıma mani midir? deyince Abdullah, “ihrama girer, Arafat’a gider ve ziyaret tavafını yaparsan haccın yerine gelmiş olur. Aynı senin gelip sorduğun gibi bu meseleyi gelip Hz. Peygamber’e (s.a.v) sordu. Hz. Peygamber (s.a.v) sükût buyurup cevap vermedi ve bir müddet sonra da bu ayet nazil oldu dedi. Şu halde hac ibadetinin fiil ve rükünlerine engel olmamak şartıyla hacda, yolunda, giderken ve dönerken mübadele edip ticaret yapmakta bir zarar ve sakınca olmadığı bu ayetle sabittir.[35] İnsanların hacca geldikleri zaman kendileri için birçok menfaatlere şahit olacakları şu ayetle bildirilmektedir.

“Gelsinler ki, kendilerine ait birtakım menfaatlere şahit olsunlar ve Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği (kurbanlık) hayvanlar üzerine belli günlerde (onları kurban ederken) Allah’ın adını ansınlar. Artık onlardan siz de yiyin, yoksula fakire de yedirin.”[36] Bu ayette geçen menfaat kelimesi müfessirler tarafından ticaret yapmakla açıklanmıştır.[37]

Vermiş olduğumuz bu örneklerle biz burada dinlerin getirmiş oldukları ibadet şekillerinin mübadele ve ticaret fikrine mübadele ve ticaret yapmaya ne kadar yardım etmiş olduklarını görmüş bulunuyoruz.

3- Para ile Mübadele Dönemi

İnsanlar ayni mübadeleyi kendi aralarında uzun bir tekâmül neticesi olarak gerçekleştirdikten sonra bunun daha kolay yapılabilmesi için bütün malları bir tek cins mal ile değiştirmeye başladılar. Böylece mal-para adı verilen ilk para türü doğmuş oldu. Zaten insanlar bu mal-parayı bulmak zorunda idiler. Çünkü malların ve hizmetlerin doğrudan doğruya mübadelesi demek olan trampa en ilkel bir mübadele şekli olmakla birlikte çok zor olan bir değiştirme ve mübadele biçimidir. Bu şekil bir alış veriş işbölümü arttıkça da uygulamasına imkân kalmayacak kadar güçleşir. Bir koyun vererek bir ayakkabı veya bir ay hizmet etme karşılığı bir elbise almak gibi muameleler istenildiği zaman hemen gerçekleşebilen işler değildir.[38] İşte böyle zaruretler insanları bir malı başka bir mal ile değiştirmek yerine ürettikleri mal ve hizmetlerin mübadelesinde bir araç bulmaya zorlamıştır.[39]

Paranın doğuşu hakkında fikir yürüten sosyologlar ilkel toplumlarda mübadelenin hibe şeklinde başladığını söylüyorlar. Bu anlayışa göre bu gibi toplumlarda bir birey diğer bir kişiye bir şey hediye ettiği takdirde ona karşı bir üstünlük kazanmış sayılır… Yine bu nazariyeye göre karşılıklı hediyeler bir şarta bağlanmaya yani “eğer sen bana şunu verirsen ben de sana bunu veririm” şeklindeki anlaşmalarla yapılmaya başlandığı zaman trampa usulü meydana çıkmıştır. Yukarıda da söylediğimiz gibi değiştirilebilecek malların kıymet bakımından birbirine uygun gelmeyişi, bütün mallara her zaman ihtiyaç duyulmaması ve bazı şeylerin özellikle hizmetlerin değiştirilmek üzere depo edilmeyişi gibi meseleler trampayı güçleştirmişti. Bunun için malların, her zaman ihtiyaç duyulan ve aranılan bir mal ile mübadele edilmesi daha doğru bir yol olacaktı.

Bu konuda şöyle bir nazariye ileri sürülmüştür. Mübadelelerin trampa şeklinde yapıldığı bir pazarda bazı mallar için diğerlerinden daha fazla ve daha devamlı bir talep vardır. Çünkü bunlar tuz, buğday, ziynet eşyası ve saire gibi herkesin günlük hayatında kullandığı şeylerdir… Pazarlar genişledikçe bu gibi kolayca satılan mallar genel mübadele vasıtası yerini almaya başlamış ve bu suretle de bunların satılması, yani başka mallarla mübadele edilmesi bir kat daha kolaylaşmış ve böylece para dediğimiz mübadele aracı da bu suretle doğmuştur.

İnsanlar muhtelif(çeşitli) ekonomik dönemlerde çeşitli malları mübadele vasıtası yani para olarak kullanmışlardır. Çünkü dünyanın çeşitli yerlerinde ve hatta yakın zamanlarda bile tuz, deri, sığır, koyun, zeytinyağı ve tütün gibi maddelerin mübadele vasıtası ve kıymet ölçüsü görevini yaptıkları sabit olduğu gibi bugün de ilkel kavimlerde boncuk ve diğer tüketim eşyasının para yerine kullanıldığını söyleyenler vardır.[40]

Para olarak kullanılan madde zamanla değişti ve değerli madenlerin keşfi ve özellikle büyük ölçüde üretilmesi üzerine diğer mallara tercih edilerek bunlar mübadele vasıtası oldu. İşte para daha zamanımıza kadar birçok değişiklikler geçirerek bugünkü şeklini aldı. Tabi para olarak kabul edilen madenler, ilk zamanlarda mallarda olduğu gibi terazi ile tartılıp verilirken bunun bazı aksaklıkları görüldüğünden küçük küçük parçalara ayırarak üzerlerine değerlerini bildirir birer damga basıldı. İşte sikke adı verilen paralar da bu suretle doğmuş oldu.

İnsanlar hangi madenlerden para yapılması gerektiğini araştırmışlar, para olmak için lazım gelen bütün vasıfları üzerinde toplayan altın ve gümüş madenlerinde karar kılmışlardır. İslam fıkhına göre mutlak para altın ve gümüştür.[41] Allah altın ve gümüş madenlerini paralık için yaratmıştır. Para tedavül ve tasarruf faydasını sağlar. Para bu her iki vasfıyla da nemaya elverişli bir vasıta olmuştur. Zaten paradan vergi alınmasının sebebi onun bu özelliğine dayanmaktadır. Onun için altın ve gümüş doğal olarak para kabul edilir. Kuran-ı Kerim’de de para olarak sadece bu maden zikredilmektedir. Bir ayette altın ve gümüşü para oldukları için harcamayıp istif ederek onları tedavülden alıkoymanın cezasından söz edilmektedir:

“Ey iman edenler! Hahamlardan ve rahiplerden birçoğu, insanların mallarını haksız yollarla yiyorlar ve Allah’ın yolundan alıkoyuyorlar. Altın ve gümüşü biriktirip gizleyerek onları Allah yolunda harcamayanları elem dolu bir azapla müjdele. O gün bunlar cehennem ateşinde kızdırılacak da onların alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanacak ve “İşte bu, kendiniz için biriktirip sakladığınız şeylerdir. Haydi, tadın bakalım, biriktirip sakladıklarınızı!” denilecek.”[42]

Başka bir ayette de “Böylece biz, birbirlerine sorsunlar diye onları uyandırdık. İçlerinden biri: “Ne kadar kaldınız”? dedi. (Bir kısmı) “Bir gün, ya da bir günden az”, dediler. (Diğerleri de) şöyle dediler: “Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir. Şimdi siz birinizi şu gümüş para ile kente gönderin de baksın; (şehir halkından) hangisinin yiyeceği daha temiz ve lezzetli ise ondan size bir rızık getirsin. Ayrıca, çok nazik davransın (da dikkat çekmesin) ve sizi hiçbir kimseye sakın sezdirmesin.”, buyrulmuştur.[43] Görüldüğü gibi burada şimdi siz birinizi şu gümüş para ile kente gönderin de baksın; (şehir halkından) hangisinin yiyeceği daha temiz ve lezzetli ise ondan size bir rızık getirsin, denilmek suretiyle gümüşün para olarak kullanıldığı açıkça bildirilmektedir.

Başka madenlerden para yapılmamış değil, fakat onlarda para olmaya uygun özellik ve kabiliyetler bulunmadığı için başarıya ulaşılamamıştır. Mesela Ruslar platinin özelliklerini dikkate alarak iki kez platin para denemesi yapmışlardır. Fakat değerinin yüksekliğine ve aşınmazlığına rağmen platin sikkeyi geçer akçe olarak kabul ettirmeye imkân bulamamışlardır.[44]

Para bulunup ekonomik hayattaki yerini alınca mübadele için yeni bir dönem başlamış oluyordu. Böylece malların değiştirilmesindeki zorluk tamamen kalkıyor, mübadelenin iki elamanından biri olan üretim ihtisas kazanıyor, diğeri olan tüketim ise alım gücüne göre azalıp çoğalıyordu. Ayrıca ekonomik faaliyetin merhale ve safhalarından biri olan tedavül de bu zamanda yepyeni olarak ilk defa meydana çıkmış oluyordu.

Ekonomik alanda bu değişmeler olurken sosyal hayatta da bir takım gelişmeler meydana geliyordu. Mesela toplumun bireyleri arasında sınıflar oluşmaya başlıyor; hammaddelerini dışarıdan satın alan küçük sanat erbabı, malları üreticiden tüketiciye götüren tüccar, başlıca servet kaynağı sayılan ziraatın ve arazilerin sahipleri, bu arazilerde çalışan işçiler ve köleler, faal ticaret piyasalarına sahip olan ve bu piyasalar sayesinde servet yığmış bulunan aristokrat tüccarlar meydana çıkıyordu.[45]

Tüccar sınıfının ortaya çıkması ile mallar üreticiden hemen tüketiciye geçmiyor, tüccarın eline intikal ederek üretici-tüccar-tüketici gibi bir yol izliyordu. Üretici halk malı pazara götüreceği yerde tüccar malı işyerinden alıyor ve tüketici kitlenin ayağına kadar götürüyordu. Erkek, çalışıp elde ettiği malı hemen ilk fırsatta satıyor ve eve para ile dönüyordu. Sonra Pazaryerine giderek ihtiyacı olan malı satın alıyor ve evine geliyordu. İşte böylece iktisadi hayatta ilk defa ekonomik dolaşım başlamış oldu.

Aralarında az çok farklar bulunmakla beraber bütün dinler faiz ile ödünç vermeyi yasaklamışlardır.[46] Hiçbir dinin faizi tasvip ettiği duyulmamış, tam tersine yasakladığı görülmüştür. Mesela Yahudiliğin din kitabı Tevrat’ta faiz ile ilgili şu ifadelere rastlanmaktadır. “Eğer kavmine yanında olan bir fakire ödünç verirsen ona murabahacı olmayacaksın; onun üzerine faiz koymayacaksınız.”[47] “ve eğer kardeşin fakir düşer ve senin yanında zayıf olursa ona yardım edeceksin, senin yanında bir garip ve misafir gibi yaşayacak. Ondan faiz ve kar alma ve Allah’ından kork. Ta ki, kardeşin senin yanında yaşasın. Ona gümüşünü faizle vermeyeceksin ve zahireni ona karla vermeyeceksin.”[48] “Para faizi olsun, zahire faizi olsun yahut ödünç verilen her şeyin faizi olsun faizle kardeşine ödünç vermeyeceksin”[49]

Zebur’da da bu konuda şöyle ayetler bulunmaktadır: “Fakire acıyan Rabbe ödünç verir ve karşılığını Rab ona öder.”[50] “Faiz ve kar ile malını artıran adam onu yoksullara acıyan için biriktirir”[51] Hıristiyanlığın mukaddes kitabı İncil’de de şu deyimler bulunmaktadır: “Eğer kendilerinden almayı ümit ettiğiniz kimselere ödünç verirseniz, ne mükâfatınız olur? Günahkârlar bile günahkârlara karşılığını almak üzere ödünç verirler. Fakat düşmanlarınızı sevin, onlara iyilik edin hiç ümitsiz olmayarak ödünç verin; karşılığınız büyük olacaktır.”[52]

Kuran-ı Kerim’de de daha açık ifadelerle faizin doğrudan doğruya yasak edildiği, kurtuluşa ermek için Allah’tan sakınmak gerektiği, faiz yiyen kimselerin ve toplumun şeytan çarpmış kişi gibi ekonomik krizlere maruz kalacağı, Allah’ın faizi mahveden bir araç kıldığı, sadakaları ise üretici yaptığı, faiz yasağı gelmeden önce yapılmış olan faiz anlaşmalarının bile bozulup faizin alınmayıp terk edilerek sadece sermayenin elde edilebileceği, artık bütün bu yasaklara rağmen hala faiz alıp vermeye devam edenlerin Allah ve peygamberine karşı savaş ilan etmiş olacakları bildirilmektedir.[53]

Faiz sadece dinler tarafından değil, aynı zamanda kanunlarla da yasaklanmış bir muameledir. Mesela eski Yunan ve Roma kanunları faizi kabul etmedikleri gibi, bununla uğraşmayı ve faiz alıp vermeyi kesin bir şekilde yasaklamışlardır.[54]

Faiz yalnız dinler ve kanunlar tarafından yasaklanmış değil, filozoflar da faiz alıp vermeyi ve faizle muamele yapmayı men etmişleridir. Mesela eski Yunan’da Eflatun ve Aristo gibi şahsiyetler para hakkında birtakım fikirler üretmişler ve faizi yasaklamışlardır. Ekonomik eşitsizliği önlemek, faizin kötüye kullanılmasına yer vermemek ve ideal bir düzen kurmak üzere alınması gerekli olan önlemleri açıklamışlardır.[55]

Aristo da Eflatun gibi faizle borç para vermeyi reddetmiştir. Bu tezini savunurken şöyle bir akıl yürütmede bulunmuştur. Faiz ile ödünç ve kredi verme sonucunda para bizzat üretici olmakta bu suretle asıl vazifesi olan mübadeleyi kolaylaştırma yolundan ayrılıp uzaklaşmaktadır. Hâlbuki fiyatların ve kazançların adalet esasına göre teşekkül edip elde edilmesi gerekir. Oysa faiz ile ödünç para verilmesi ve kredi dağıtılması adaletsiz bir muamele ve usuldür. Çünkü faizde işletilen para mübadeleyi kolaylaştıran bir vasıta olmaktan çıkmakta ve üretici bir kıymet mahiyetini almaktadır. Faiz geçim ihtiyaçlarını karşılamak üzere borç alanların yük altında kalmalarına ve murabahacılar ve tefeciler tarafından ezilmelerine sebebiyet vermektedir.[56] Paranın bizzat kendisi üretken olmayıp bir değere sahip olmadığı için o bir artış ve bir faiz sağlayamaz. Para yavrulayan ve yumurtlayan bir hayvan da olmadığına göre bu artış nasıl ve nereden meydana gelir?

Zaman biraz daha geçmiş, bu sefer Avrupa’da büyük sana kurulmuş, hemen hemen her alanda dev fabrikalar meydana getirilmeye başlanmış, buralarda çalıştırmak için bir taraftan geniş çapta işgücüne ihtiyaç duyulmuştu. Diğer taraftan da iş hayatında, iş ve üretimin yapılabilmesi için büyük bir sermayenin toplanması gerekli idi. İşte böyle bir sermaye birikimini sağlamak üzere sermayeye bir karşılık ve bir bedel verilmeli idi. Nitekim öyle de oldu. Bölüşüm işinde toprağa (tabiata) rant, işçiye-emeğe ücret, müteşebbise kar verilirken sermayeye de faiz alma hakkı tanındı.

Fakat uygulamada faizin zararları da ortaya çıktı. Faiz bazı ekonomik krizlerin doğmasına ve dolayısıyla ekonomik hayatta kısmi durgunluğa ve dalgalanmalara yol açmış oldu. Bu arızaların faiz hadlerinin yüksek olduğundan ileri geldiğini keşfeden uzmanlar özellikle merkantilizm döneminde çarelerin üretilmesini ve iş hayatını canlı tutmak için kanun yolu ile faiz nispetlerinin düşürülmesini teklif ettiler.[57]

“Bir mal veya hizmetin başka bir mal ve hizmet ile değiştirilmesine ekonomi ilminde mübadele denir. Çağdaş ekonomilerin önemli bir özelliği mübadele ekonomisi olmaları, yani ekonomik faaliyetlerde mal değiş tokuşunun temel olaylardan biri haline gelmiş olmasıdır.”[58]

Bazıları da ihtiyacı esas alarak mübadeleyi şöyle tarif etmişlerdir. Mübadele taraflardan birinin daha az ihtiyaç duyduğu şeyleri verip daha fazla arzu ettiği şeyleri almasından ibarettir.[59]

Zamanımızda mübadele genellikle mal ve hizmetlerin para ile değiştirilmesi şeklinde olmaktadır. Fakat para burada basit bir aracıdan ibarettir. Gerçekten mübadele edilenler ise mal ve hizmetlerdir.[60] İnsan emeği için ödenen bedele ücret denir. Böylece karşılığında bir bedel ve ücret verilen her türlü hizmetler emek tabirine dâhil edilirler.[61]

Avrupa’da Rönesans’tan sonra insan hayatında çok büyük değişiklikler meydana gelmiştir. Yeni bir buluş başka yeni bir buluşu takip etmiş, bazen bir buluş başka yeni bir buluşu doğurmuş, meydana gelen bir yeniliği başka bir yenilik izlemiş ve böylece bütün hayat değişmiştir. Elektrik, buhar, makine ve motorun keşfi de ekonomik hayatı son derece etkilemiş daha önce de söylediğimiz gibi başarılan bu büyük icat ve keşifler, çok büyük kuvvetler ortaya çıkarmakla birlikte insanları birtakım zorluklarla da karşı karşıya getirmiştir. Büyük fabrikaların kurulması zaruri olmuş, bunların çalışıp üretim yapabilmesi için geniş çapta sermaye birikimine ve işgücüne ihtiyaç baş göstermiştir. Bu sebeple o zamana kadar bütün dinler ve filozoflar tarafından zararlı görülüp yasaklanan faiz sermaye toplamak amacı ile meşru görülmeye başlamıştır.[62] Diğer taraftan da kişinin hür iradesine bağlı olan emek de artık fabrika ve makinenin çalışmasına bağlı kılınmış ve adeta bireyin elinden alınmıştır.

4- Emek Mübadelesi Dönemi

Avrupa’da meydana gelen bu makine gücü birliği ve sanayileşme süreci aynı zamanda emek mübadelesi dönemini de başlatmıştır. Bu dönemin de artıları ve eksileri vardır. Emek mübadelesi dönemi adını verdiğimiz bu devirde ekonomik hayata birtakım faydalar da gelmiştir. Mesela bunlar işbölümü, ihtisaslaşma, boş vakitlerin değerlendirilmesi, emek ve sermaye gibi faktörlerde küçük küçük ünitelerin birleştirilmesiyle büyük güçlerin elde edilmesi gibi faydalardır. “İşbölümü, toplumda üretimi meydana getiren sosyal işbirliğidir. Her bireyin ihtisası diğerlerinin ihtisası ile birleşince milli hâsıla meydana gelir. Adam Smith’e göre işbölümünün üretimi artırma, süratlendirme, zamandan tasarruf sağlama, işçinin ihtisas sahasındaki vasıf seviyesini yükseltme gibi faydaları vardır.”[63]

Her bireyin hayatını devam ettirmek için muhtaç olduğu eşya ve malların hepsini bizzat kendisinin üretemeye gücü yetmez. Birlikte yaşamanın en ilkel şekillerinde toplumun çekirdeği olan aile devrinde bile insanlar içgüdü ile çalışma ve mesailerini dağıtacak yerde bir sanat ve meslek bölümünde ihtisas yapmayı kendileri için daha faydalı bulmuşlardır.[64]

İşbölümünden maksat, emeğin verimliliğini artırmaktır. Fakat bu emeğin verimliliği yalnız işbölümü yoluyla değil, çeşitli ameliyelerden yani belli bir maksatla ve belli bir şekil ve şartlarda yapılan işlerden her birinin gerekli ilmi metoda dayanarak düzenlenmesi ve kısaltılması da ayni maddi hareketlerle daha çok verim meydana getirmek neticesini doğurur ve bunun için da ayni gayeyi taşır.[65] “İşçi emeğinden mümkün olduğu kadar fazla yararlanmayı hedef tutmuş bir üretim yöntemi olan taylorizm”[66] de bundan başka bir şey değildir.

Emek mübadelesinin çeşitli şekilleri vardır. Emeği bir malın üretilmesinde harcamakla yani emeği mala çevirmekle yapılan mübadele olduğu gibi, emeği kiralamak suretiyle de mübadele yapılır. Ayrıca bir malın üretilmesinde katkısında bulunan sabit sermaye, döner sermaye, teşebbüs ve emek sahiplerinden her biri, bir iş yapmaktadır. Emek sahibi kendi emeğini verirken buna karşılık müteşebbisin emeğinden de faydalanmakta, yani bir şekilde emeğe karşı emek almakta ve böylece emek mübadelesi yapmaktadır.

Emeğin kiralanması da tarihi bir oluş içersinde devirler geçirmiştir. Kölelik, serflik, emek ortaklığı ve işçilik devirleri diyebileceğimiz bu dönemler hep yetersizlik sebebiyle birisi ortadan kalkıp yenisi başlamıştır. Köleliğin kaynağı mahdut olup geçici olduğundan ihtiyacı tam karşılayamamış; serfliğin yani toprağa bağlı kölenin de alanı dar olup serfler üzerinde hâkimiyeti kurup devam ettirmek zor olduğu için devrini tamamlamıştır. Emek ortaklığı ise bunun idaresi bir esasa dayanmadığından çalıştırılması güç olduğu için ve emekle ortak olmaya pek rağbet edilmediğinden bu devir de pek başarılı olmamıştır. Artık bu dönemlerden sonra işçilik devri başlamıştır.

İnsan emeğinin üretimde kullanılış bakımından son aşamasını teşkil eden bu işçilik devri yukarıda da belirttiğimiz gibi bir tekâmülün neticesidir. Sosyalistlerin savunmakta olduğu tarihi tekâmül nazariyesi onların göstermekte oldukları hedef bir yana bırakılırsa olayların oluşup ve gelişmesine uygun gibi görülmektedir.

Ekonomi ilminin Adam Smith ile beraber başlayıp gelişmesinden sonra çeşitli yerlerde ve farklı zamanlarda birbirine zıt görüşleri savunan iktisadi ekoller ortaya çıkmıştır. Ekonomik sistemlerin bu mekteplerin görüş ve fikirleri üzerine kurulduklarını söyleyebiliriz. Emek mübadelesi nasıl evrim geçirip serbest işçilik dönemine kadar geldiyse sistemler de sebep netice olarak birbirini kovalamış ve en son zamanımızdaki karma ekonomi devrine kadar gelmiştir. Liberalizm, kapitaliz, sosyalizm, komünizm, devlet sosyalizmi ve teşebbüs kapitalizmi diye sayabileceğimiz bu sistemlerden biri diğerini doğurmuş mesela sosyalizm liberalizmin komünizm de kapitalizmin hemen arkasından gelmiştir. Eğer bir sistem olarak kabul edilirse karma ekonomi de kapitalizm ve komünizmin kötülükleri yüzünden meydana gelmiştir diyebiliriz. Yalnız burada iktisatçıların bu sistemler hakkında ayrı ayrı kanaate sahip olduklarını söylemeliyiz. Mesela bazıları sistemleri, kapitalizm, sosyalizm ve karma ekonomi diye üç kısma ayırıp liberalizm ile kapitalizmi bir kabul ederler.[67] Diğerleri ise ayrı kabul ederek “kapitalizm ve liberalizm kelimelerini birini diğerinden net sınırlarla ayırmak faydalı olabilir. Liberalizm, devletin ekonomik hayata müdahalesini asgari dereceye indirmek lüzumunu ileri süren bir doktrindir. Kapitalizm ise kar gayesinin ve para kuvvetinin hâkim mevkii tuttuğu bir rejimdir.”, demektedir.[68]

Kapitalizmde her alanda din, siyaset ve ekonomi alanlarında serbestlik esas olup müdahalenin her çeşidi zararlıdır. Ticaret, fiyat, faiz, ithalat ve ihracat tamamen serbesttir. Üretim ve tüketimi ayarlayacak olan piyasa mekanizması yani arz ve talep kanunları ile teşekkül edecek olan cari fiyattır. Böylece bu doğal düzen kendiliğinden çalışıp işleyecektir. Ama faiz ile artan oranla gelir vergisi sisteminin uygulanması ile tedavülde bulunan paranın sermaye sahiplerinin elinde toplanması neticesinde toplumda zengin-fakir çatışması doğarken ekonomik hayatta da krizler başlar ve iktisadi mekanizma bozulur. Buna bir çare bulmak isteyen sosyalistler faizin de ticaretin de yarı serbest olmasını isteyip bir çeşit güdümlü ekonomiyi savuna dursunlar faizin durmadan şişirdiği sermaye ve gelir vergisinin hükümetle zengin arasındaki kar ortaklığı sermayelerin daha da büyümesine ve piyasada monopollerin-tekellerin hâkim olması için şirketlerin kurulmasına yardım eder. Sonuçta üretime, piyasaya ve hükümete hâkim olan zenginin yanında hiçbir şeyi bulunmayan fakir işçi kesiminin durumu tabiatı, emeği, sermayeyi ve bütün üretim vasıtalarını, ticareti, faizi ve bütün piyasayı her şeyi kendi tekelinde toplamak isteyen bir toplum fikrini yani komünizmi ortaya çıkarmıştır.

Karma ekonomi ise kapitalist ve komünist sistemler arasında üçüncü bir yol olarak ileri sürülmüş ve günümüz dünyasında büyük bir uygulama imkânı bulmuştur. Kapitalist ve kolektivist sistemlerin bütün gerekleri ile saf bir şekilde uygulanamadıkları düşünülürse milli ekonominin temel iktisadi sorunlarına çözüm yolu bulmak amacında olan sistemlerin karma bir nitelik taşıdığını rahatlıkla söylemek mümkündür.[69]

Doğal oluşa yani ilimlerdeki determinizme-gerekircilik esasına inanan iktisatçıların sistemler arasındaki sebep-sonuç bağlantısının varlığını ileri sürdüklerini yukarıda bir ara söylemiştik. Zikrettiğimiz sebepler yüzünden bütün imkânların zenginlerin elinde toplanması ile zamanla durmadan çoğalmakta olan fakirlerin başkaldırması sonucu komünizm ortaya çıktı. Ancak toplumu benimseyen bunun için de adeta bireyi yok sayan komünizm devresi de ömrünü tamamlamıştır. Hatta iktisatçılar onun devamlı olmayacağını tekrar kapitalizme dönüşeceğini söylemişlerdir. Yalnız bireyci ve toplumcu sistemler değil karma ekonominin bile devam olmadığı ileri sürülmektedir. Böylece o bazılarına göre kapitalist sisteme bazılarına göre de kolektivist siteme geçişin bir aracıdır ve bu nedenle de daimi değil, geçicidir.[70]

Yukarıdan beri anlatmakta olduğumuz bu iktisadi ekol ve doktrinlerin yanında İslamiyet’in de bir sistemi bulunduğunu söylemek zaruri olmuştur Çağımızın iktisat profesörlerinden olan Namık Zeki Aral İslam’ın temel kitabı olan Kuran-ı Kerim’i tetkik etmiş, onun üretim, tüketim, mübadele, tedavül hakkındaki görüşlerini araştırmış, tabiat, emek, sermaye, alış-veriş, vasiyet, miras, inkısam, para, faiz ve kredi hakkındaki emir, nehiy ve tavsiyelerini tespit etmiştir.[71]

“Kuran-ı Kerim, bütün dinler ve ideolojilere temas etmiştir. Diğer dinler ve ideolojilerdeki esasların en iyi kısımlarını kendisinde toplamış, onların zayıf noktalarını belirtmiş ve noksanlarını tamamlamıştır.”[72] Kuran sadece ruhi, ahlaki ve manevi sahada değil, aynı zamanda siyasi ve iktisadi alanda da sınırlar koyup nasıl hareket edileceğini bildiren birtakım emir ve kurallar getirmiştir.[73] Bunun için İslamiyet’i demokrasi ile uzlaştıranlar faşizmin ışığı altında izah edenler, sosyalizm ile bir tutanlar vardır. Hâlbuki İslamiyet iddia edildiği gibi ne demokrasi, ne faşizm, ne kapitalizm ve ne de komünizm demektir. Belki o, bunların hepsinin iyi taraflarını sentez etmiş, belki bunlardan başka daha birçok ideolojilerin sentezi olan sûi jenerist, nev-i şahsına münhasır-kendisine has bir sistem, bir doktrin ve bir hayat tarzıdır.[74]

Burada bir örnek vermek gerekirse birey ve toplum sorununu ele alabiliriz. Bir bakıma karma ekonomi de dâhil olmak üzere hemen hemen bütün sitemler ya bireyci (individüalist) veya toplumcu (sosyalist) dur. İslam ise birey ile toplumu birlikte benimseyen bir sistem olup biri için diğerini feda etmeyip birey ile toplumu uzuv ile vücut birlikteliği gibi kabul eden ve kurallarını buna göre gelişirmiş olan bir rejimdir diyebiliriz. Tam burada şu hususa dikkat çekmek yerinde olur ki, diğer sistemlerin ideologları ile İslam âlimleri arasında taban tabana bir zıtlık vardır. Diğer sistem ve rejimleri ortaya koyan düşünürler fikirlerini kendileri söyledikleri halde İslam bilginleri kendiliklerinden bir fikir, düşünce ve bir hüküm ileri süremezler. Biz burada İslam’ın bir çeşit organik toplum önerdiğini ifade etmek isterken Hz. Peygamber’in (s.a.v) şu örnek hadisinde dayanak buluyoruz. Mesela Numan İbn Beşir Hz. Peygamberin (s.a.v) şöyle buyurduğunu haber veriyor: Mümin bir toplumun bütün bireyleri, sevmekte, merhamet etmekte, şefkat gösterip lütfetmek hususlarında aynı bir vücut gibidirler. O vücudun bir organı hastalandığı zaman vücudun diğer azaları sıkıntı ve ıstırap çekerek hasta organın elemini hep birlikte paylaşırlar.[75]

Böylece İslam’ın önerdiği bir toplum içersinde yaşayan birey Maruf Devalibi’nin ifadesiyle tahkim edilmiş büyük bir kalenin yapısındaki tek bir tuğla örneği gibidir. Bütünüyle sağlıklı bir bina için istenilen sağlamlıkta bir tuğlaya sahip olamazsak, sağlam büyük kalelerin-binaların kurulması mümkün olmaz. Böylece toplum bünyemizi ve binamızı çürük temeller üzerine oturmuş olursak bu bina çabuk çöker ve yıkılıp gider.[76] Burada bu birey ve toplum birlikteliğini dile getirirken Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ın güçlü benzetmesini söylemek tam yerinde olacaktır. O diyor ki, bireyi ve bireysel mülkiyeti boğan mutlak toplumculuk, uzuvlarının bütün duyuları felce uğrayan ve yalnız gönlü basit ve fakat heyecanlı bir hatıra ile kıvranan bir bedene benzer. Toplumu ve toplumsal mülkiyeti boğan mutlak bireycilik de organlar arasındaki ilişkileri çözülüp canı boğazına gelmiş ve gözleri havaya dikilmiş ölüm döşeğinde canı çekişen kişinin son anlarında sekerat krizleri geçiren halini andırır.[77] Bütün bu açıklamalardan sonra şu ortaya çıkıyor ki, İslam da bir sistem getirmiştir. Fakat onun getirdiği sistem, falan veya filan sisteme benzemekten çok kendisine mahsus özel bir karaktere sahip bulunmaktadır. İslam’ın da ekonomik hayat hakkında getirmiş olduğu birtakım esaslar vardır. Mübadele hakkında, emek ve üretim hakkında, tedavül, karz, para ve krediler hakkında emir, yasak ve tavsiyeler getirmiştir. Ancak İslam’ın getirdiği esaslar ve onun ortaya koyduğu fikir ve kurallar diğer sistemlerin getirdiklerinden çok farklı ve başkadır. Mesela İslam ekonomisinde faiz yasaktır. Fakat İslam faiz alıp vermeyi zaruri kılan sebepleri ortadan kaldırmış, faizli sistem yerine, zekâtlı sistemi getirmiş ve getirdiği bu sistem sayesinde faizden gelen krizleri ortadan kaldırmış, söylediklerini uyanların refaha ulaşacaklarını ve zulümden kurtulacaklarını ifade etmiştir.[78]

Konuyu özetleyecek olursak emek mübadelesi döneminde serbest, yarı serbest ve yasak olma bakımından ticaret ve faiz yani kar ve faiz çeşitli dönemler geçirmiştir. Adam Smith, David Ricardo ve arkadaşları tarafından savunulan liberalizm ve kapitalizm devirlerinde hem faiz ve hem de ticaret tamamen serbest bırakılmıştır. Prodhon, Marx ve Engels tarafından savunulan sosyalizm ve komünizmde ise ticaret ve faiz üzerine yarı serbest ve yasak formülleri işlenilmiştir. John Maynard Keynes’in savunduğunu söyleyebileceğimiz karma ekonomide güdümlü yani yarı serbest prensibi esas alınmıştır.

Faiz serbest ticaret yasak, faiz serbest ticaret-yarı serbest ve faiz yarı serbest ticaret ise yasak formülleri hiçbir kimse tarafından savunulmaktadır.

Faiz yarı serbest, ticaret ise serbest usulü bazı sosyalistler tarafından, faiz yasak, ticaret ise yarı serbest görüşü de bazı sağcı ekonomistler tarafından savunulmaktadır. Yukarıda da anlattığımız üzere faiz tamamen yasak, ticaret de tamamen serbest formülü de bütün dinler ve filozoflar tarafından savunulmuştur.[79] Hatta bu konuda İslamiyet daha da ileri giderek kendi getirdiği sistemin bütün çağlara uyacağını, her zaman ve her yerde ve her türlü şartlar altında uygulanacağını; diğer sistemlerin ise zararlı olduğunu binaenaleyh onlara karşı savaş ilan etmek gerektiğini Kuran diliyle tüm insanlık âlemine ilan edip bildirmiştir.[80]

Tarihte aile ekonomisi, ayni mübadele ve para ile mübadele devirlerinde ekonomik düzen, serbest ticaret ve faiz yasaklığı üzerine kurulmuş ve bu düzen bu özelliğiyle ihtiyaçlara yeter bir durumda idi. Zaten bütün filozoflar ve dinler de ticareti serbest bırakıyor, faizi ise yasaklıyordu.[81]

İslamiyet her devrin, her memleketin ve tüm şartların ihtiyacını karşılayacak esasları en ince noktalarına kadar ihtiva ettiğini söylemektedir. Böylece faizi sonuna kadar şiddetle yasaklamakta, ticareti ise son derece serbest bırakmaktadır.[82] Bu şekilde İslam âlimleri Kuran-ı Kerim’in bu söyledikleri ile faizsiz serbest ticaret sisteminin bugünkü istihdam ve üretim problemlerini nasıl çözdüğünü dünyaya ispat etmeleri gerekir.

YAZAR: PROF. DR. OSMAN ESKİCİOĞLU

Kaynakça..




coded by nessus

Sitemize yeni eklenen makale ve içeriklerden haberdar edilmek ister misiniz? E-mail adresinizi sistemimize kaydedin, sizi haberdar edelim. (Lütfen geçerli ve sürekli kullandığınız e-mail adresinizi kaydediniz.)