Facebook
RSS

Vakıf kelime olarak Arapça’dan dilimi­ze geçmiştir, sözlük anlamı olarak “dur­durma, alıkoyma, ayırma, bağlama, bir malı veya mülkü -satılmamak kaydıyla- bir hayır işine bağışlama, bırakma” anlamlarına gelir.[1] Yine “bir hizmetin gelecekte yapılması için bir kimse tarafından belli koşullarla ve resmi bir yolla ayrılarak bırakılan, mülk ya da para” olarak ifade edilir.[2] Diğer bir tanımlama­da vakıf, bir mülkü kamunun menfaatine veya bir hayır işine te’bîden, yani devamlı olarak terk eylemek olarak açıklanmıştır.[3]

Vakıf sistemi içerisin­de gayrimenkuller ve menkuller (para) olmak üzere iki tür mal varlığı bulunmak­tadır. Gayrimenkul mal olarak nitelendiri­len cami, medrese ve şifahane gibi hizmet binaları vakıf amacı doğrultusunda kulla­nılır. Menkuller ise belirli bir gelir elde edilmek üzere ihtiyaç sahiplerinin kulla­nımına sunulur. Elde edilen gelirler ise çalışmamız açısından finansman için kul­lanılır.

Osmanlı dönemi mali sistemi, adem-i merkezi bir yapıdadır. Kısacası bu sistem içinde devlet, kamu hizmetlerinin yerine getirilmesinden, güvenlik, sağlık ve sa­vunma harcamalarının karşılanmasına kadar her türlü finansal kaynakları bul­makla görevlidir. Bu kapsamda Osmanlı devletinin mali teşkilatı; merkezi maliye, tımar sistemi ve vakıflardan oluşur.[4]

Merkezi maliye, bütçeleri kullanarak devlete ait gelir ve giderlerin planlamasını yaparken; Tımar sistemi, devletin mülkiyetindeki toprakla­rın ücretlerini tımar gelirlerinden (vergi) tahsis eden kişilerin gözetiminde, kulla­nım hakkı sahiplerince işletilmesini sağ­lar. Vakıflar ise eğitimden sağlığa, din işlerinden bayındırlığa temel yatırım işle­rini gerçekleştiren mali sistemin üçüncü en önemli unsurudur.

Vakıfların tarihsel gelişim sürecine ba­kıldığında, vakıfların insanların varlığıyla birlikte oluşturulduğu görülecektir. Çün­kü bu kurumlar insanların ya da toplum­ların gerek ruhi gerekse bedeni, mali, dini ve ekonomik ihtiyaçları gibi her türlü ihti­yacı karşılamak amacıyla oluşturulmuşlardır. Örneğin çarşı, bedesten, han, ima­lathane, yol, köprü ve imar vb oluşumlar alt yapı ve bayındırlık hizmetlerini yerine getiren vakıflara; cami, mescit, kütüphane vb oluşumlar dini ve kültürel hizmetleri gerçekleştiren vakıflara; mahalle mektep­lerinden en üst derecedeki eğitim kurum­ları eğitim hizmetlerini gerçekleştiren vakıflara; darüşşifa ve ücretsiz tedavi giderlerinin karşılanması sağlık hizmetini gerçekleştiren vakıflara; esnaf birlikleri, işçi, işveren, mahalle ve köy halkının ihti­yaçlarının karşılanmasına yardımcı olan sosyal güvenlik ve dayanışma vakıflarına örnektir.

Osmanlı döneminde vakıfların bu kadar yaygın bir alanda faaliyet gös­termesinin bir nedeni, bu oluşumların sosyo-kültürel ihtiyaçların giderilmesindeki rolündendir. Örneğin Osmanlı döne­minde eğitim, mali bakımdan devlete bağlı değildir. Dolayısıyla devlet, eğitim faali­yetleri için hazineden bir bütçe ayırmaya ihtiyaç duymaz. Eğitim faaliyetleri medre­seler olarak ifade edilen yerlerde gerçekleşmekte, bu yerlerin gelişmesi ve devam­lılığı içinde hali vakti yerinde olanlar, sultanlar, idareciler ve ileri gelen devlet adamları bu medreselere bir vakfiye tan­zim ederek devamlılığını garanti altına alırlardı.[5] Tüm bun­ların yanında XVIII. yüzyılda Osmanlı yöneticileri, yeni iskân yerleri açmayı, harplerde yıkılan köy ve şehirleri yeniden canlandırmayı, merkezî iktidara karşı hareketlere müsait bölgelerde de asayişi sağlamayı temin etmek amacıyla vakıfları kullanmışlardır.[6]

 Para vakıfları, bir gayrimenkul malın değil de belirli bir paranın vakfedilmesiyle oluşan vakıf türleridir. Bu vakıflarda pa­ra, “mütevelli heyeti” olarak adlandırılan ilgili sorumlu kişiler tarafından işletilir, elde edilen kar, vakfın kuruluş amacına göre harcanır.[7] İşleyiş açısından para vakıflarının gayrimenkul vakıflarından pek farkı yoktur.[8] Bu vakıfların ilk ne zaman ortaya çıktıklarına ilişkin resmi bir bilgi olmamakla birlikte, Osmanlılara özgü bir araç olduğu belirtilebilir.[9] Dolayısıyla Osmanlı dönemi ilk para vakfı örneklerine II. Murat, Fatih Sultan Meh­met dönemlerinde rastlanmaktadır.

İs­tanbul Tahrir kayıtlarına göre en eski tarihli para vakfı H. 866 / M. 1461, İstan­bul Şer’i Mahkeme sicil kayıtlarına göre ise H. 888 / 1493’dür.[10] İstanbul’da Fatih’ten itibaren, 1456-1551 tarihleri arasında 1161 para vakfı kurul­muştur.[11] Bu sonuç para vakıflarının Osmanlı imparatorluğu­nun ekonomik sistem içerisindeki önemini göstermeye yeter. Ancak para vakıflarının işletilmesi sırasında bir takım tartışmalar da yapılmıştır. Yapılan bu tartışmalarda en önemli konuyu faiz (riba) almıştır. Çünkü bu vakıflar ellerindeki nakitleri belli bir oran üzerinden işletmektedirler. Dolayısıyla para vakıfları, başlangıçta, ellerindeki nakitleri ihtiyaç sahiplerine verirken, geri ödeme yapılacağı zaman % 10 – % 15 oranı arasında, anaparadan bağımsız bir ek getiri istemektedir.[12]

Belirttiğimiz hususlar yanında Osman­lı dönemi gayrimenkul ve para vakıfları­nın dağılımları bölgeler itibariyle çeşitlilik göstermektedir. Örneğin bazı bölgelerde para vakıfları tek bir vakıf olarak kuru­lurken, bazı bölgelerde de hem gayrimen­kul, hem de para vakıflarının birlikte kurulduğu görülmektedir.

 Aslında para vakıfları gayrimenkul vakıflara göre daha esnek ve hızlı işleyen bir oluşumdur. Osmanlılarda özellikle bölgesel ekonomik ihtiyaçların karşılan­masında da böyle bir oluşuma gereksinim oldukça fazladır. Bu nedenle “avarız vakıf­ları“, “eytam sandıkları”, “orta sandıkları” ve “esnaf sandıkları” gibi oluşumlar, sos­yal güvenlik ve dayanışma çatısı altında oluşturulmuşlardır. 19. yüzyılda para va­kıflarının toplam vakıflar içerisindeki oranı 0,57’yi bulmuştur.[13]

Cumhuriyet dönemiyle birlikte ise bu va­kıfların daha kurumsal bir oluşum içerin­de yer almasına ihtiyaç duyulmuş ve 2 Mayıs 1920’de, Şer’iyye ve Evkaf Vekaleti’ne devredilen para vakıfları, 3 Mart 1924’te Başbakanlığa bağlı Vakıflar Genel Müdürlüğü adını almıştır. Bu kurum, Türkiye’deki vakıfları denetlemekle yükümlü müdürlüktür. Ge­nel Müdürlük tarafından Türkiye Vakıflar Bankası T.A.O. (Vakıfbank), vakıf paraları ile gelirlerinin en iyi şekilde değerlendi­rilmesi, çağdaş bankacılığın gerektirdiği yönetim ve çalışma anlayışı ile ülkenin tasarruf birikimine katkıda bulunulması ve toplanan tasarrufların korunarak eko­nomik kalkınmanın gereklerine göre kullanılması amacıyla, 11 Ocak 1954 tarihin­de 6219 sayılı Özel Kanunla kurulmuştur.

Kuruluş sermayesi 50 milyon TL olan Vakıfbank 13 Nisan 1954 tarihinde faali­yete geçmiştir. Vakıfbank sermayesi­nin; %25.18’i, Kasım 2005 tarihinde halka arz edilmiş olup, kalan sermayenin % 43‘ü Vakıflar Genel Müdürlüğü nezdindeki mazbut vakıflara, % 15.64‘ü mülhak va­kıflara, % 16.10‘u mensuplarının üyesi olduğu Türkiye Vakıflar Bankası Emekli Sandığı‘na ve kalanı ise diğer hakiki ve hükmi şahıslara aittir.

YAZARLAR: Yrd. Doç. Dr. Cantürk KAYAHAN  ve Dr. İrfan GÖRKAŞ 


[1] DEVELİOĞLU Ferit, (1993), Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lügat, Aydın Kitabevi Ya­yınları, Ankara, s. 1134.

[2] Türkçe Sözlük, (1999), Dil Derneği yayınları, no:9, İkinci Baskı, Acar Matbaacılık, Ankara, s. 1307.

[3] ARMAĞAN Mustafa, (2006), Osmanlı: Bir vakıf Medeniyeti, Sivil Toplum Dergisi, Yıl: 4, Sayı: 15, Temmuz / Eylül dönemi, http://www.siviltoplum.com.tr/?ynt=icerikdeta y&id=570 (07.02.2009).

[4] TABAKOĞLU Ahmet, (2002), Yenileşme Dö­nemi Osmanlı Ekonomisi, Genel Türk Tarihi 7, Ed. Hasan Celal Güzel, Prof.Dr. Ali Birinci, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, s. 616.

[5] AKDEMİR M. Sadık, (2007), Osmanlı Arşiv Belgeleri Işığı Altında XIX. Yüzyıl Burdur Vakıf­ları, Review of the Faculty Divinity, University of Suleyman Demirel, 2007/1, Number:18, Isparta, s. 101.

[6] KAZICI Ziya, (2007), Vakıflar ve Anadolu’da İslamiyet’in Yayılmasındaki Hizmetleri, Ulusla­rarası Türk Dünyasının İslamiyete Katkıları Sempozyumu, İsparta. s. 349.

[7] ÇİZAKÇA Murat, (1993), Risk Sermayesi Özel Finans Kurumları ve Para Vakıfları, İslami İlimler Araştırma Vakfı Yayını, Tartışmalı ilmi Toplantılar Dizisi, İlmi Neşriyat, İstanbul, s. 67.

[8] ÖZCAN Tahsin (2008), Osmanlı Toplumuna Özgü Bir Finansman Modeli: Para Vakıfları, Çerçeve, İslam Ülkeleri Arasında Ekonomik İşbir­liği Dosyası, İstanbul, s. 126.

[9] ÖZCAN Tahsin, (2003), Osmanlı Para Vakıf­ları “Kanuni Dönemi Üsküdar Örneği”, Türk Tarih Kurumu Yayınları, VII. Dizi, Sayı: 199, Ankara, s. 10.

[10] KURT İsmail, (1996), Para Vakıfları, İslami İlimler Araştırma Vakfı, Ensar neşriyat, Tartış­malı İmli Toplantılar Dizisi: 23, İstanbul, s. 170.

[11] DÖNDÜREN Hamdi, (2008), Osmanlı Tari­hinde Bazı Faizsiz Kredi Uygulamaları ve Modern Türkiye’de Faizsiz Bankacılık Tecrübesi, Uludağ Üniversitesi, İlahiyat fakültesi Dergisi, Cilt: 17, Sayı:1, Bursa, s. 4.

[12]SİTE EDİTÖRÜ: Burada okuyucuya söylenilmesi gereken bir husus söz konusudur. Para vakıflardan temin edilen krediler muâmele-i şer’iyye usulü ile veriliyordu. Bu muamele ile yapılan işleme her ne kadar bazı ulemanın muhalefeti olsa da, dönemin şeyhül islamı Ebussuud Efendi ve daha birçok fakih cevaz vermişlerdir. Muâmele-i Şer’iyyesiz alınacak bir kâr mutlaka haramdır. Fakat muâmele-i şer’iyye suretinde İmam Ebû Yusuf’a göre riba kalkar kâr câiz olur. Bu bir şer’î kurtuluş yoludur. Çünkü yetimin veya vakfın malını velî veya mütevellî bir kimseye kârsız (ribhsiz) karz olarak veremez, fâiz alması ise haramdır. O halde meşrû bir alım-satım akdi vasıtasiyle bunların menfaatleri sağlanmış olur. Artık bu muâmeleyi gayr-i meşrû bir hiyle olarak kabul etmek doğru değildir” (Ömer Nasuhi Bilmen, Istılahat-ı Fıkhıyye Kamusu, İstanbul 1969, V, 47-48).

Ömer Nasuhi Bilmen, diğer borçlar konusunda farklı sonuca ulaşır ve şöyle der: “Ödünç para alanın üzerine, muâmele-i şer’iyye ile bir kâr (ribh) yüklemek sahih ise de, fakihlerin büyük çoğunluğuna göre kerâhetten uzak değildir. İbnü’l-Hümâm Fethu’l Kadîr’de şöyle der: Böyle bir işlemde kerâhet yoktur. Şu kadar var ki, bu tercihe şayan değildir. Çünkü bundan karz-ı hasen suretiyle yapılacak bir iyilikten yüz çevirme vardır (Ömer Nasuhi Bilmen, a.g.e., VI, 100, 101).

Hanefilerde genel olarak muâmele-i şer’iyye faiz sayılmayarak câiz görülmüş, dolayısıyla uygulama bu şekilde olmuş, fetvalar ile hükümler bu yolda verilegelmiştir. Osmanlı sultanları, hâkim ve müftîlerin, Hanefi mezhebinde sahih görülen görüşlerle hüküm ve fetvâ vermelerini emretmiştir (Ali Haydar, Dürarü’l-Hükkâm Şerhu Mecelleti’l-Ahkâm, IV, 696-700, İstanbul 1330).

[13] ÖZTÜRK Nazif, (1995), XIX. Asır Osmanlı Yönetiminde Yaşanan Batılılaşma Hareketlerinin Vakıflar Üzerindeki Etkileri, İslami Araştırmalar Dergisi, VIII/1, s. 32.




Sitemize yeni eklenen makale ve içeriklerden haberdar edilmek ister misiniz? E-mail adresinizi sistemimize kaydedin, sizi haberdar edelim. (Lütfen geçerli ve sürekli kullandığınız e-mail adresinizi kaydediniz.)